Bulutlar Pamuk Şekeri
oplus_28311584
Kara trenin uğultuları arasında, saçları iki yana örgülü küçük bir kız çocuğu duruyordu. Sarıya çalan saçları, iri kahverengi gözleri, pembe fistanı ve kurdeleli ayakkabılarıyla göz alıcıydı. Elinde ise kendisine benzeyen, iki örgülü saçlara sahip oyuncağını sıkı sıkı tutuyordu. Bu esnada kompartımandan yükselen horultu sesleri, vagonun yoğun dumanına karışıp gidiyordu.
Güneş gökyüzünde tepede konuşlanmış, yeryüzüne çelik parlaklığında keskin bir ışık hüzmesi bırakıyordu. Tren rayların üzerinde ağır aksak ilerlerken, vagonun gıcırdayan sesi içerideki sohbetlere ve hararetli konuşmalara eşlik ediyordu. Hava öğle sıcağının kavurucu nefesiyle yoğrulsa da açık pencereden içeri süzülen hafif bir esinti, yolcuların terleyen yanaklarını bir nebze olsun serinletiyordu.
Ahşap vagonun kaplamaları çoktan cilasını yitirmişti; gün aşırı gelip geçen yolcuların ruh hâllerini sineye çekmişçesine, üzerindeki ufak tefek çizik ve izlerle yaşanmışlığın izlerini dışa vuruyordu. Lokomotif raylardan sektiğinde, bagaj raflarından sarkan bavullar ritmik bir şekilde sallanıyor; içlerinde özenle sarılmış bohçaları ve anı kokan valizleri saklıyordu.
Yaşlı bir adam, başında yamalı şapkası ve elinde bastonuyla yerini çoktan almış, yanındaki genç delikanlı ise kabı yıpranmış bir kitabın sayfaları arasında kaybolmuştu; elbisesi ütüsüz ancak temiz, saçları ise özenle taranmıştı.
Cam kenarında oturan örgülü saçlı küçük kız, kucağındaki oyuncağıyla pencereden dışarıyı seyre dalmıştı. Bir süre tabiatı izledikten sonra, gözleri parıldayan bulut kümelerine kaydı. “Anne,” dedi merakla, “bulutlardan heykel yapmak istesem, bunu nasıl yapabilirim?”
Kadın, alnında biriken ter damlalarını silerken şefkatle gülümsedi. “O bulutlar zaten birer heykel kızım, yeter ki hayal etmesini bil. Bak, şuradaki buluta iyi bak bir yüzü var, değil mi? Tıpkı bir insan gibi; burnu uzun, kulakları ise küçücük…”
Küçük kız neşeyle gülerek annesinin işaret ettiği yöne baktı. “Evet, evet! Şuradaki de minik bir kedi, çok tatlı kedi, kuyruğunu kıvırmış uyuyor!”
Konuşma esnasında, vagonun diğer ucundan gür bir kahkaha yükseldi. Uzun boylu, iri yarı bir adam, başındaki geniş kenarlı şapkayı çıkarıp saçlarını karıştırarak örgülü saçlı kıza seslendi: “Hey çocuk! Bak hele, o bulutlar aslında şaha kalkmış atlar!”
Tüm bakışları üzerine çeken güleç yüzlü adam, vagonun içindeki durgun ve dingin havayı bir anda dağıtıvermişti.
…
Tren duracağa istasyona yanaştı. Burası Samurçay tren garıydı. Tokat’ın Turhal ilçesinde yer alan. Elinde hasır bir sepetle genç bir kadın vagonun kapısından içeri adım attı. Buğday başaklarıyla zarifçe süslenmiş sepetten, etrafa mis gibi taze ekmek kokusu yayılıyordu. Kadın, yüzünde sıcak bir tebessümle örgülü saçlı küçük kıza doğru yaklaştı. “Ekmeklerim var, fırından yeni çıktı. İsterseniz size de bir parça ikram edeyim,” diyerek teklifte bulundu.
Küçük kız çekingen gözlerle annesine baktı; annesi de aynı zarafetle gülümseyerek genç kadına şükranlarını sundu. “Bu taze ekmek kokusunu içe çekmek ne kadar da güzel, bana çocukluk günlerimi hatırlattınız,” diye ekledi.
Köşede oturan yaşlı adam, bastonunu hafifçe yere vurarak söze dahil oldu: “Ah, o kokular eskiden neredeyse her haneden yükselirdi. İnsan o ekmekten bir lokma yese, hem karnı hem de ruhu doyardı.”
Tren tekerlekleri yeniden dönmeye başladığında, vagonun içindeki yabancılar arasındaki bağ kuvvetlenmiş, sohbet iyice koyulaşmıştı. Küçük kız, gözlerini gökyüzünden ayırmadan yanındaki delikanlıya döndü. “Peki, sen bulutlara bakınca ne görüyorsun?” diye sordu.
Delikanlı bu soru karşısında gözlerini kıstı, ardından bakışlarını sonsuz mavi gökyüzüne çevirdi. “O bulutlar, azgın dalgaların üzerinde yelken açan muazzam gemileri andırıyor. Belki bir gün ben de o gemilerden birine binip uzaklara giderim. Sen hiç deniz gördün mü?”
Küçük kız başını olumsuz anlamda salladı, “Hayır, görmedim; ama eğer bir gün o gemilere binersem, oyuncağımı da mutlaka yanıma alırım.”
Delikanlı, küçük kızın bu cevabı karşısında içtenlikle gülümsedi. Çocuk kalbinin, bilinmez maceralara atılırken bile sevdiklerini koruma isteği vagonun havasını ısıtıvermişti.
Küçük kız, kucağında sıkıca tuttuğu oyuncak bebeğinin saçlarını şefkatle düzeltti. Başını pencereye yaslarken, “Bebeğim bulutları pamuk şeker sanıyor. Gemilere bindiğimizde bulutların aslında su damlası olduğunu anlatacağım. Yoksa hepsini yemek ister,” dedi.
Bu masum hayal gücü ve sorumluluk duygusu, yan koltukta oturan yaşlı teyzenin gözlerini parlattı. Teyze çantasından çıkardığı küçük bir elmayı kıza uzatırken, vagonun içindeki yetişkinler çocukluğun saf ve temiz dünyasına tanıklık etmenin keyfini çıkarıyordu.
Tren raylar üzerinde tıkır tıkır ilerlerken, pencerelerden sızan gökyüzü mavisi, dünyayı güzelleştiren düşlerle birleşerek yolu unutulmaz kılıyordu.


