Beyaz Küller
Bir kadın vardı. Kader, saç tellerine düğümler atmış, güz yaprakları gibi mayhoş bir rüzgârda savruluyordu ömrü. Gözleri, sabahın fecrini kıskandıracak kadar berraktı; oysa etrafına ışık vermeyen kandil misali, matemin, kızıllığının esaretine teslim olacağını bilmiyordu. Bir zamanlar bir adamın gölgesinde yaşardı; üzerine çökmüş, nefesini kesmiş bir gölgeydi o. Öyle ki… gün ışığı bile suç sayılırdı o gölgenin yanında. Yüzyıllardır kar tutmuş zirveler bile onun kadar sert, onun kadar acımasız olamazdı. Kadın, o dağın yamacından yuvarlansa da her defasında ne ah etti ne de “düştüm” dedi. Dizlerinin üstüne çöktü, göğe baktı, inim inim yalvardı. Çünkü düşerse balçıktan çıkamayacaktı, düşmezse kendine dönecekti. Sözleri keskin, nidaları derindi. Geceleri haşrolan sessizlik, kadının iç çekişleriyle çatırdar, yalnız duvarlara sinerdi.
Bir dağın başında, asfaltın kıyısında alabildiğine uzanmış sarı tarlalardan koca koca kayaların arasında… Ağlayan çocuğu, susturmak için şeker vereceğim yalanına sığınan, güvenli bir ses tınısı duyuldu. O sesin ardında kuzu postuna bürünmüş bir kurt saklıydı; tıpkı masaldaki gibi, keçi yavrularını yemek için ağzının suları akan hain kurt misali. Bu da bizim masalımızdı; Hatta biraz tozlu, biraz yaralı, biraz yarım kalmış… “Ne umdum ne buldum?” diyenlerin, “Ne var ise sende bende, aynı varlık her beden de yarın mezara girende.” Diyen Aşık Veysel’in sözünün hatırlattığı o hakikat kadar gerçekti. Kurt ne kadar sinsiyse de, vazgeçilemeyen sonda herkes toprağın sessizliğine teslim olurdu. Velhasıl masalın sonunda kimse galip çıkmadı;
yalnızca insan kaldı geriye aynı özden yoğrulmuş, aynı toprağa dönecek olan insan.
Ayakkabısının altındaki toprakla beraber ezildi gururu, ayaklar altına alındı onuru. Zalimin ayakkabısının tabanı yüzüne vurduğunda, gökyüzü çatladı. Saçları çekildiğinde, bir mevsim erkenden sona erdi. Suratına savrulan salyalara başını eğdiğinde kanı toprağa karıştı; zalim durmak bilmiyordu. Bir ananın evladı olduğunu unutmuş eziyetini acımasızca sürdürüyordu.
Kadın ise gururuyla susturdu kendini. Oysa kadın susarken bile çağlıyordu adeta. Sabrının kıyısından dökülüyordu bin bir hünerle saklayıp gözlerinden akıtamadığı yaşlar. Nefesi bir zikir, her sarsılışı bir esaretti. Kırıldıkça, toprağa daha da yakınlaştı; çünkü toprak, insanın son sığınağıydı. O gün gökyüzü de ağladı, lakin kimse duymadı. Evdeki yastığın altında saklandı karanlık; yastık bile korkardı onun sesinden.
Derin bir iç çekiş pencereden yansıyan buğusuna kadar sızan. Saçları beyazlamış ahları şahadet etmişti. Elleri titriyordu; yorgun düşmüş umutları sahnesine eşlik eden bir izleyici gibiydi. Bir fincan çay koydu önüne, hasretini mühürlediği seyran eden yıllarına teslim etti ilk yudumunu! Bakışları yorgun cama yansıdı; ışığın altında silüetini bıraktı: O yüreğindekileri bastırmak istercesine izliyordu kendini… Dağların ardında bir kar tanesi düşüyordu toprağa. “Allah kar gibi gökten yağınca,” dedi, “soğuk değil, temizliktir bu.” O an anladı: insan, kar gibi yağmadan arınamıyor. Üzerine yapışan kir ve pişmanlık, yaptığı seçimin bedeli, her kar tanesi gibi ağır ağır çözülüyordu bendinde.

Sezai Karakoç’un dile getirdiği gibi:
“Karın yağdığını görünce
Kar tutan toprağı anlayacaksın
Toprakta bir karış karı görünce
Kar içinde yanan karı anlayacaksın.”
İşte o da öyle yaptı. İçinde yanan karı tuttu avuçlarında, kendi sıcaklığıyla eritti. O kar bir ömrü arıttı. Öğrendi ki, acı da, aşk da, zulüm de birer öğretmendir. Ve insan, en sonunda kendine dönünce affedebilir hayatı. Silkelendi, sendeledi; yeniden silkelendi ve nefessiz bir haykırışla içindekini dışa vurdu. Ateşe değen elini toprağa çevirdi. Ak düşen saçlarını yıldızlara benzetti. Acısından metanet umdu. Kalktığı yerden doğruldu. Taşa, duvara yaslandı, umudun seyrindeki bülbüllere çaput bağladı. Tutunacak bir omuz aradı çoğu kez; lakin bulamadı. Bir kez daha var gücüyle düştüğü yerden doğruldu, içindeki “ana” ona dayanak olmuştu. Anaydı o; bin bir cefa ile büyüttüğü yetiminin anası. Dileği özgürlüktü. Prangalar… ah, o prangalar, sabrının paslı yankısıydı. Kırıldıkça ses verdi, ses verdikçe avundu. İçindeki kuş hâlâ kanat çırpıyordu, göğsünde yankılanan bir “yetmedi”yle. Yoluna taşlar yığılmıştı; o taşları tek tek ayıklamakla başladı mücadelesi. Zordu. Direndi. Niyaz ile devam etti yürümeye. Her adımında bir sancı, her sancısında onu ayakta tutan analığı vardı…
Ve o kadın, dizlerinin altına kadar saplandığı karın içinde, ellerini semaya kaldırdı. “Allah kar gibi gökten yağınca,” dedi, “beni de örtsün, ama öldürmesin.
Unutulanları değil,
susup direnenleri hatırlatsın.
Artık ne acının izi kaldı teninde, ne de salyaların aşağılayıcı lekesi ruhunda. Hepsi geçti.
Bir kar yağışı gibi geçti. Geçecekti de. Geride kalan sadece beyazlık… Beyazlığın içindeki sessiz, güçlü bir varoluş. Karanlığı olduğu gibi kabul etti, o da biliyordu: Her gece, içinde sabahı taşır. Toprak onunla konuştu. Dağ, suskunluğunu bozdu. Ağaçlar eğildi önünde… O, acısını bağışlamayı öğrenmişti. Artık ne öfke vardı sesinde, ne korku kalmıştı yüreğinde. Sadece dingin bir teslimiyet… Yenilginin değil, kendini bilmenin sessiz zaferiydi bu. Elini göğe kaldırdı. Parmak uçlarında kar taneleri eridi… Sızdı umut gibi toprağa. “Allah kar gibi gökten yağınca,” dedi, “ben de kar gibi yağdım üzerime. Beyaz oldum, sustum, arındım.”
Ve gökyüzü, o gece biraz daha yaklaştı yere.
Kuşlar uçmayı unuttu, rüzgâr yönünü.
Çünkü bir kadın, insanlığın en kırık yerinden yeniden doğmuştu.
Peki şimdi kim söyleyecek ona; karın gerçekten yağmak için mi indiğini, yoksa Tanrı’nın onu sakince örtmek için mi gönderdiğini?
Kar yağınca gökten, ellerim üşüdü. Keşke sadece ellerim üşüseydi. İçimde bir şeylerde üşüyor. İçimde bir şeyler de dondu sanki. Bir yanım hep kış bir yanım nedense hiç ısınmadı. Karın altındaki toprak gibi sızlıyor; hiç dinmemecesine acıyor yüreğim. Kanıyor bedenim…Kanıyor ruhumun dikişleri…
Ve ben bazen kendi kendine soruyorsun işte:
Bir insan, gerçekten kaç kere doğabilir?
Yoksa her kar yağışı, bir diriliş midir aslında?
Ve kar hâlâ yağarken,
bir soru takılı kaldı havada:
Bir kadın, kaç kıştan sonra kendi baharını bulur?

İşte bu! Çizgiüstü yazı yazara teşekkürler.
İşte bu kadın Anadolun her yerinde bi evde yaşıyor aramızda birileri.Yuregine sağlık Sibel hocam❤️
İşte bu kadın Anadolun her yerinde bi evde yaşıyor aramızda birileri.
Kaleminize , yüreğinize sağlık kıymetli hocam 🌸🤍
Sibel hocam kalemine sağlık. Benim de kendimden bir şeyler bulduğum bir yazı olmuş.Emeğine sağlık…
Çok güzel
Sibel Orhan’dan yine harika bir yazı… Yine çok önemli noktalara dikkat çekmiş. Kutluyorum… 👏👏
Kaleminize sağlık hocam.
Çok güzel
Hey maşallah bu yazara
Sibelcim yine hayattaki gerçekleri anlatan güzel bir yazı eline sağlık
Sibelciğim süpersin her bir şiirin duygu yüklü içinde herkesin kendinden yaşanmışlıklarından dizelerle karşılaşıyorum emeğine kalemine sağlık cancağzım🥰❤️❤️
Çox gözəl təbriklər.
Hayatın gerçeklerini anlatan muhteşem bir yazı. Kendimi hikayenin içinde buldum. Tebrikler.
Bu toplumda dört duvara dönmüş kalplerin örtülenmiş sessiz çığlıklarının tasvirini çok güzel ve anlamlı ifade etmişsin Sibel ORHAN.Kalbimizin kapalı kapılarından içeri sızabilmeyi,sessiz kalan sesimizi haykırmayı,başı okşanmaya muhtaç duygularımızı gün yüzüne böylesine güzel çıkardığın için minnetarız dostum..
maşallah barekallah
O an anladı: insan, kar gibi yağmadan arınamıyor.
Kaleminize sağlık kıymetli hocam 🤍🌸
O an anladı: insan, kar gibi yağmadan arınamıyor.
Kaleminize sağlık kıymetli hocam 🤍🌸
çok etkileyici
Bu yazı daha da güzel
Yazı harika yazarı tebrik ediyorum
Yazı harika yazarı tebrik ediyorum
tebrik ederim
Anlamlı bir yazı hikaye
Çok çok güzel bir yazi