Tekerlekli Sandalye
On beş yıldan beri hasretle, özlemle bekliyordu. Bir türlü kurada ona hac çıkmıyordu. Her yıl bin bir ümitle beklenen özlem on beşinci yılda ona kurada hac olarak çıkmıştı. Eş dost haber vermedik, sevinmedik kimse kalmadı. Hatta hiç inancı olmayan insanlar bile ona haccın çıktığına sevindi dersek yeridir.
Beklenen gün tez gelirmiş misali günlerin hazırlığı resmi evraklar, hazırlıklar vs sonunda kendini bir akşam vakti uçağın içinde buldu, gökyüzünün dolunayı altında Suudi Arabistan’ın yolunu tuttu. Dünyanın en mutlu insanıydı, bir kuş gibi hafif gökyüzünde demir kuşla uçuyordu menzile.

Otele yerleşir yerleşir yerleşmez biran önce Allah’ın evini (Beytullah) ziyaret etmek için can atıyordu. İçindeki merak ve mistik duyguların karmaşası altında bu kültürü, coğrafyası ve dili farklı mekanda her şeyi öğrenme arzusuyla gözünü uyku tutmuyordu. İçindeki potansiyel güç harekete geçmiş olup, diline ve ayaklarına sahip çıkamıyordu. Halbuki seminer veren hocalar,
– Aman ha sakın! Çok dikkat edin, hac meşakkattir, kul hakkına girmeyin, hac sabırdır. Çok sabırlı olmalısınız, ne olursa olsun dilinize, elinize hareketlerinize sahip çıkacaksınız, siz orada Rahman’ın misafirlerisiniz, misafir edebini ve misafirliğini bilecek ona göre hareket edeceksiniz. Bunu sakın unutmayın. Ayrıca siz bir ülkeyi temsil ediyorsunuz, ülkenize laf getirmeyin sakın. Hacı sabır bunu asla unutmayın.
Gel gör ki Durmuş adı gibi yerinde duramıyordu. Her şeyi görmek öğrenmek yapmak istiyordu. Zaman zaman pek çok insanın önüne geçiyor, itip kalkıyor insanları, yemek sırasında hemen en öne geçiyor, otobüs sırasında koşarak herkesin önüne geçip , bir solukta en ön koltuğa oturuyor, yaşlı ve sakatlara yer vermek yerine kendisi koltuğa atıyordu. Biran önce Kabe’ye ulaşıp tavaf yapmanın derdindeydi. Farklı insanlar tarafından uyarılmasına rağmen hiç aldırmayıp, o bildiğini okuyordu kısaca.
Din görevlileri sürekli ikaz etmelerine rağmen kural tanımıyor, ne yazık ki kimse Durmuş’u durduramıyordu. O hafta Arafat’a gidilecekti, Arafat haccın ana noktasıydı, hatta hac Arafat’tı çok dikkat edilmeliydi. Herkes hem sağlığına hem ruhuna çok dikkat etmeliydi. Bunu sık sık görevliler dile getiriyordu. Durmuş’un bir kulağından girip diğerinden çıkıyordu. Gözü hiçbir şeyi görmüyordu, bir noktaya odaklanmış gibiydi.
Bu günde bir tavaf daha yapayım yarın gönül rahatlığıyla Arafat’a çıkarım düşüncesindeydi. Kabe’nin Metaf alanı denilen yeri kadınlar ve umre yapan ihramlı hacı adaylarına özgüydü. Oraya giremeyeceğini anlayınca bir baktı ücretsiz tekerlekli sandalye verilen yer var, bu çok yaşlı ve sakatlar içindi. Aklına bir muziplik geldi, şeytanında zorlamasıyla.
Bir baktı Arap görevliler sandalye veriyor bir Türk yaşlı sakat adama, yanına yaklaşarak, sağ ayağını sakat adamın ki gibi hatta sol kolunu da aynı adamın çolak kolu gibi sakat numarası yapıp tekerlekli sandalyeyi almaya çalıştı. Dikkatli bir Arap görevli Durmuş’un kalabalık içinde zıpır zıpır yürüyerek geldiğini görmüştü.
Durmuş ne yaptı ne ettiyse görevliler tekerlekli sandalyeyi ona vermiyordu. Hatta sakat yaşlı Türk hacı adayına attı tuttu olmadı, çat pat İngilizcesi ve Arapçasıyla alay edip her türlü şaklabanlığı yapmasına rağmen adamlar halinden iyice şüphelendi yok anam görevli adamlar Nuh dedi peygamber demediler. Durmuş’un deyimiyle avucunu yalayıp, tekerlekli sandalyeyi alamamıştı. O sinir ve öfkeyle Kabe’nin Metaf alanını da giremeyip, tekerlekli sandalyeyi de alamayıp, mesafesi iki katı olan ikinci kattaki tavaf alanında kendisini buldu. Önüne gelene çarpa çarpa bir, bir buçuk saat içinde kul hakkına gire gire tavafını kendince gönül huzuruyla tamamlayıp kan ter içinde otelin yolunu tuttu. Halbuki iki gün önce din görevlisi seminerde;
-Sakın kul hakkıyla Arafat’a gelmeyin. Kul hakkı hariç Arafat’ta bütün günahlar af olunur. Buna çok dikkat edin, varsa kul hakkı helalleşin vs.
Otele gelen Durmuş, biraz dinlendikten sonra içinde bir sıkıntı peydah oldu, ne yaptı ne ettiyse geçmedi, kalkıp iki rekat namaz kıldı, Kur’an okudu ne yaptı ne ettiyse içindeki sıkıntı sıkıntı geçmedi. Durmuş adeta kudurmuş gibiydi. Yerinde duramıyordu.
-Şöyle bir otelin dışına çıkayım , etrafı bir dolanayım belki geçer dedi,
Dışarıya çıktı, anayol boyunca kırk derece sıcaklık altında uyuşuk bir biçimde yolun en kenarından yürüyordu. Yürüdükçe uyuşukluğu artıyordu, bir rehavet halindeydi. Güneş tepesinden vurdukça sarhoş eder gibiydi.
Gözlerini açtığında iki ayağı da alçı içinde sarılı halde bir Arap hastahanesinin loş odasındaydı.
– Bana ne oldu, kim beni bu hale getirdi, yarın Arafat’a çıkmam lazım.
Diyerek avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı, Durmuş bu sefer hırsından, öfkesinden adeta gerçekten kudurmuş gibiydi, bağırtısı bir türlü durmuyordu Durmuş’un. Türkçe bilen babacan tavırlı bir Arap doktoru, ona verilen bilgiler doğrultusunda;
-Alay edip küçümsediğin bir Arap seni bu hastaneye yetiştirdi. Yolda sarhoş gibi yürürken senin gibi uyuşuk şoför senin arka tampondan çarpmış, senin iki ayağını da diz altından çatlatmış. Bereket kaportayı parçalamamış, O alay ettiğin tekerlekli sandalye ile yine o diliyle alay ettiğin görevli seni yarın Arafat’a götürecek. Zira Arafat’a gidip vakfeye durmazsan haccın olmaz. Hac Arafat’tır. Arafat’a gitmek mecburiyetindesin, yoksa emeğin heba olur, haccın olmaz. Kim bilir belki o alay ettiğin Türk hacıyla birlikte içindeki şeytanları Cemarat’ta birlikte taşlarsınız. Adın Durmuş’muş ama sen durmamışsın unutma Durmuş Efendi! Burası Kutsal topraklar, kim nasıl dua veya beddua ederse Allah onu kabul eder, ona verir sende tekerlekli sandalye istemişsin Allah’ta sana verdi.
09.06.2026



Emeğinize saglik
Allah razı olsun kardeşim, sizlerin dua ve teşvikleriyle inşallah daha nice çalışmalara.