KAYALIKLARIN ARASINDA
Büyük insanların hikâyeleriyle büyüdük. Onların neden “büyük” sayıldığını, hangi aşamalardan geçerek “enler” listesine girdiklerini merak ettik. Akıl verenler, yol gösterenler, onların izinden gitmemizi istedi. En iyi liderler, en zekiler, en büyük savaşçılar, barışseverler, en güçlüler, en zenginler, en iyi yazarlar, sanatçılar, sporcular… Gürültülü başarılara, alkışların seslerine kulak verdik. Oysa hayat, çoğu zaman sessiz yerlerde büyür. Adını sanını bilmediğimiz, belki de hiçbir zaman bilemeyeceğimiz insanların omuzlarında yükselir. Bu insanlar ki; çevresindekiler dışında kimsenin önemsemediği, hatta çoğu zaman fark bile edilmeyen insanlar… Varlıklarıyla yoklukları arasında kimsenin durup düşünmediği insanlar.
Her yeni gün, nice hikâyeye gebedir. İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’le başlayan bu uzun yolculukta, her hayat bir hikâyedir aslında. Her hikâyenin bir zamanı, mekânı ve kahramanı vardır. Kahramanın dünyası ne kadar genişse, hikâyesi de o kadar geniştir. Köyünden hiç çıkmamış birinin dünyası, şüphesiz köyünün sınırları kadardır. İbrahim ile Meryem’in hikâyesi de bu dar ama derin dünyalara ait bir hikâyedir. Onlar için yaşadıklarının başkaları tarafından bilinmesi önemli değildir. Asıl mesele, sarp kayalıklar arasından nasıl kurtulacakları ve kendilerine emanet edilen sürüye nasıl sahip çıkacaklarıdır. Çünkü babalarına verilmiş bir sözleri vardır.
İbrahim ve Meryem, kendilerine verilen sorumluluğu en iyi şekilde yerine getirmek isteyen iki kardeştir. Ancak her kardeşte olduğu gibi aralarında zaman zaman anlaşmazlıklar da yaşanır. İbrahim, ilk gençliğin verdiği sabırsızlıkla, kardeşinin kendisine yük olmasını istemeyen bir çocuktur. Meryem ise henüz yedi yaşlarında, sevimli ve meraklı bir kızdır. Gelin, bu iki kardeşin hikâyesini 2023 yapımı, orijinal adı “Miyane Sakhreha” olan Kayalıkların Arasında filminden öğrenelim. Baştan söylemek gerekir ki İbrahim, abi olmanın avantajlarını kullanmaya kararlıdır; fakat Meryem de kolay pes edecek biri değildir.
Anne ve babaları şehre gittiğinde, İbrahim ile Meryem koyunları otlatmak için dağlara çıkar. Her zamanki ustalıklarıyla sürüyü yönlendirirler. Dağılan koyunları toplamak onlar için sıradan bir iştir; bu durumdan bir hikâye çıkmazdı elbette. Ta ki Meryem’in bir çiçeğe konan arıyı fark etmesine kadar. İbrahim, Meryem’in gösterdiği arıyı takip eder ve yuvasını bulur. Sarp bir kayalığın kenarındaki kovana ulaşıp bal almak isterken, geri dönemeyeceği bir noktaya düşer. Geceyi orada geçirmek zorunda kalırlar. Korku ve endişe ile sınandıkları bu an, hikâyenin kırılma noktasıdır. Aslında bütün hikâye bundan ibarettir.
Görüldüğü gibi ne İbrahim’in ne de Meryem’in masalsı bir dünyası vardır. Hikâyeleri asırlarca anlatılacak türden de değildir. Yaşadıkları, kendileri ve aileleri dışında kimseyi ilgilendirmez. Peki, bu hikâyeyi değerli, anlamlı ve güzel kılan nedir?
İran’ın bir dağ köyünde yaşayan fakir bir ailenin bu iki çocuğu, bazı değerlerin ne kadar kıymetli olduğunu bize açıkça gösterir. Bunlardan biri mahremiyettir. Meryem’in başörtüsüyle kurduğu ilişki, onun daha küçük yaşta başörtüsünü nasıl da içselleştirdiğini gösterir. Sanki başının üstünden bir uçak geçse eli hemen başörtüsüne gidecek gibidir. İbrahim de farklı değildir. Bir çalışıp bir çalışmayan radyosunda, Meryem’in duymasını istemediği yayınları kapatmaya çalışır. Bu hassasiyet, mahremiyetin insana ne kadar çok yakıştığını gösterir. Hatta bu bozuk radyo, filmin gizli kahramanlarından biri olmayı bile hak ediyor. “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” diyen Peygamber Efendimizin işaret ettiği değerlerden biri belki de bu iffettir.
Bir diğer değer ise mahcubiyettir. İbrahim, Meryem’i yanından ayrılmaması için sık sık uyarır. Fakat Meryem, bir çiçeğin cazibesine kapılır. Çiçeğin üzerindeki arı havalanır ve sarp kayalıkların arasındaki yuvasına doğru uçar. Kaderin ağları örülür. İbrahim’e göre böyle bir yuvada bol miktarda saf bal olmalıydı. Bu bala ulaşırsa babasının kahramanı olurdu. Belki de ailesinin ekonomisine büyük katkı sağlardı. Ama sonuç, beklediği gibi olmaz. Bala ulaşmaya çalışırken kendini çıkamayacağı bir yerde bulur. İşte Meryem’in mahcubiyeti tam da burada başlar. Kendini suçlar, pişmanlık duyar. Bu duygu, hikâyenin sonuna kadar onunla birlikte ilerler. Belki de böyle mahcubiyetler, Meryem gibi hassas kalplerde bir ömür boyu sürer.
Bir başka değer merhamettir. İbrahim, daha yola çıkarken elinden düşürmediği sapanıyla kuş vurmayı planlar. En iyi taşları toplar. Nihayet bir serçe görür. Tam vuracakken, Meryem’in bakışı buna engel olur. Meryem’in merhameti, serçeyi özgürlüğüne kavuşturur. İbrahim’in kararlılığına rağmen Meryem, farklı yollarla kuşları korumaya devam eder. Aynı merhameti, Meryem’in korkularıyla sınandığı bir köpeğin yavrularına ulaşmaya çalışırken de görürüz. İbrahim’in de sonunda bu merhamete ortak olması, insanın özünde var olan iyiliği gösterir.
Ve elbette muhabbet… İbrahim ile Meryem her ne kadar anlaşmazlık yaşasa da aralarındaki muhabbet daha ilk sahneden hissedilir. İbrahim’in babasından radyo için pil istemesi, birlikte sürüyü gütmeleri, zor anlarda birbirlerini korumaları bu muhabbetin göstergesidir. Uçurumun dibinde bile İbrahim’in Meryem’i koruması, Meryem’in abisi için attığı çığlıklar, hayvanlara gösterdikleri şefkat… Tüm bunlar sahicidir. Tabiidir. Ve en önemlisi, bu iki güzel kardeşe çok yakışır.
Kayalıkların arasından çıkmaya çalışan bu iki küçük yürek, bize şunu hatırlatır: İnsan, büyüklüğüyle değil; taşıdığı değerlerle iz bırakır.


