SURİYE GEZİMİZ 4
TARİHİN DİRENDİĞİ BAŞKENT (ŞAM)
M5’in tozlu ve riskli parkurundan süzülüp savaşın gölgesindeki sessiz bozkırlarda saatlerce ilerledikten sonra, gece yarısı Şam’ın kapılarına vardık. İçimizde bir tedirginlik, gözlerimizde bin kilometrenin yorgunluğu vardı. “Herhalde ölü bir şehre giriyoruz,” diye düşünürken, Şam bizi bir tokat gibi çarpan o muazzam canlılığıyla karşıladı. Şehrin bizi karşılayan o vakur havası bizi bir anda sardı. Bir yanda modern blokların arasından yükselen binalar, diğer yanda binlerce yıllık bir imparatorluk mirası… Şam, iç savaşı görmüş, yanı başındaki Guta’da patlayan bombaların sarsıntısıyla uyumuş ama diz çökmemiş bir dev gibiydi.
Gece yarısı olmasına rağmen Şam sokakları sanki öğle vaktini yaşıyordu. Geniş bulvarlar, ışıl ışıl caddeler ve gecenin bu saatinde bitmek bilmeyen bir trafik… Şehrin yolları o kadar geniş ve bakımlıydı ki, savaşın izlerini bu neon ışıkları altında görmek neredeyse imkansızdı. Korna sesleri, egzoz dumanı ve kaldırımlardaki kalabalık; Şam, inadına yaşadığını haykırıyordu. O yorgun halimizle bu yoğun trafiğin içinde akarken, kendimizi bir metropolün tam kalbinde bulduk.
Şehre giriş yaparken, iç savaşın o karanlık yıllarının izlerini görmek için uzman olmaya gerek yoktu. Yol kenarlarındaki bariyerler, her köşe başında nöbet tutan askerler ve binaların cephelerindeki o derin mermi izleri, savaşın burayı terk etmediğinin kanıtıydı. Özellikle şehrin dış mahallelerinde yaşanan o büyük yıkımların aksine, merkez hala o kadim dokuyu korumaya çalışıyordu. Savaş boyunca Şam, bir kale gibi savunulmuş; havan topları Emevi Camii’nin yakınlarına kadar düşse de, şehrin o metafizik zırhı sanki ruhunu teslim etmemişti.
Aslında Şam şehri iç savaştan sağ kurtulmayı başarmıştı. En az hasar alan bir şehirdi. Yani burasının bir savaş kenti olduğunu bilmesek belki de yıkıntılar bizim çok dikkatimizi çekmeyecekti. Bir Halep ile kıyaslandığında şehir kendini korumuştu.
Şam’daki dostlarımızın bize verdiği konuma gitmeye çalışıyorduk. Navigasyonumuz açıktık ama bir noktadan sonra her şey kilitlendi. Savaş ortamının getirdiği o meşhur “karartma” veya altyapı yetersizliği devreye girmişti. Ne telefonlar çekiyordu ne de internete ulaşabiliyorduk. O canlı trafiğin, o kalabalığın ortasında bir anda iletişim anlamında yapayalnız kaldık. Şam’ın ortasında, dostlarımıza bir mesaj bile atamamanın verdiği o tekinsiz boşlukla baş başaydık. Dijital çağın insanları olarak, bir savaş coğrafyasında internetsiz kalmanın ne demek olduğunu o an iliklerimize kadar hissettik.
İletişim kuramayınca geceyi dışarıda geçiremeyeceğimizi anladık. Hemen bir “B Planı” yaptık: Geceyi bir otelde geçirecektik. Tabii internet olmadığı için Booking veya benzeri sitelerden rezervasyon yapmak hayaldi. Hatta daha sonra internet geldiğinde de buradaki otellerin internet üzerinden tutulamayacağını gördük ama internet olsaydı en azından adreslerini alabilirdik. Cebimizde daha önceden not ettiğimiz birkaç eski usul adres vardı. Trafiği ve kalabalığı yara yara o adreslerden birine ulaştık.
Otel lüks değildi, belki yıldızları bile dökülmüştü ama bizim için o an dünyanın en güvenli kalesiydi. Şansımıza yer vardı. Kişi başı 800 TL vererek, iki kişilik mütevazı bir oda tuttuk.
Odaya girdiğimizde ne lükse bakacak halimiz vardı ne de odanın manzarasına. Yol, stres, sınır geçişleri ve belirsizlik… Kelimenin tam anlamıyla “hoşafımız çıkmıştı.” Hüseyin Hoca ile birbirimize bakacak dermanımız bile kalmamıştı. Ayakkabılarımızı nasıl çıkardık, üzerimizi nasıl değiştirdik hatırlamıyorum bile. Kendimizi o sert yataklara attığımız an, Şam’ın dışarıdaki gürültüsü, trafiği ve o bitmek bilmeyen enerjisi zihnimizden silindi.
O gece o mütevazı otel odasında, bin kilometrelik bir yorgunluğun üzerine çekilen o uyku; sadece bir dinlenme değil, bir sonraki günün belirsizliğine hazırlanmak için verilen mecburi bir molaydı.
Hicaz Garı’ndan Hamidiye Çarşısı’na: Osmanlı’nın Nefesi

Şam’ın o kaotik gece trafiğinden sonra sabah saat 07:00’de uyanmak, şehri bambaşka bir yüzüyle selamlamak gibiydi. Gece bizi yutan o kalabalık çekilmiş, yerini tarihin sessiz tanıklığına bırakmıştı. Resepsiyon görevlisine Ulu Cami’ye gitmek istediğimizi söylediğinde caminin yakın olduğunu yürüyerek gidebileceğini söylemesi bizi sevindirdi. Bilmeden şehrin merkezindeki bir otel odasında kalmıştık. Otelden çıkıp o meşhur Ulu Cami’ye (Emeviye Camii) doğru yürürken, her adımımızda Osmanlı’nın, Emeviler’in ve direnişin izlerine çarptık.
Gece yarısı bizi yoran o uğultulu Şam, sabahın ilk ışıklarıyla yerini huzurlu bir dinginliğe bırakmıştı. Saat tam 07:00’de, trafik henüz uykusundan uyanmadan yola koyulduk. Arabamızı güvenli bir yere bırakıp, bir kilometrelik o tarihi yolu adımlamaya başladık. Bu yürüyüş, sadece bir mesafe değil, adeta bir zaman tüneliydi.

Ayakta Kalan İki Dev: Yusuf el-Azma ve Selahaddin Eyyubi
Yol üzerinde bizi karşılayan iki heybetli yapı vardı. Biri, Fransız mandasına karşı son nefesine kadar direnen Suriye’nin milli kahramanı Yusuf el-Azma’nın heykeli; diğeri ise İslam dünyasının efsanevi komutanı Selahaddin Eyyubi.
Yusuf el-Azma, 1920 yılında Meyselun Savaşı’nda sayıca ve teknolojik olarak çok üstün olan Fransız ordusuna karşı, sonucun ölüm olacağını bile bile ordusunun başında şehit düşen Suriye Savunma Bakanı’dır. Şam halkı için onur ve bağımsızlığın en büyük timsalidir.
Selahaddin’in heykeli karşısında durup dikkatle baktığımızda, atının hemen arkasında elleri bağlanmış şekilde tasvir edilen düşman figürlerini (Kudüs Kralı Lüzinyanlı Guy ve Reynald de Châtillon) görmek, tarihin o büyük zaferini zihnimizde canlandırdı. Bu konuyla ilgili kitap yazmış biri olarak bu görselin tarihi gerçeklere uymadığını bilmiş olsam da yine de bakmak hoşuma gitti. İlginç bir bilgi öğrendik: Şehirdeki pek çok şey yerle bir olsa da, bu iki heykel devrim ve savaş boyunca asla yıkılmamış, kimse onlara dokunmaya cesaret edememişti. Sanki Şam’ın karakteri bu iki figürün şahsında korunmuştu.

Hicaz Demiryolu: Raylardaki İslam Birliği Rüyası
Yolumuz bizi tarihi tren garına götürdüğünde, dışarıda tüm heybetiyle duran o eski Osmanlı lokomotifini gördük. Demir yığınından ziyade, bir imparatorluğun uzak görüşlülüğünün simgesiydi o. Garın önündeki o buharlı lokomotif, bir zamanlar İstanbul’dan kalkan trenlerin çölü aşarak kutsal topraklara ulaştığı o görkemli günlerin sessiz bir şahididir.
Garın içine girdiğimizde bilet gişeleri, tavan süslemeleri ve o eski atmosfer bizi 1900’lerin başına ışınladı. 1917 yılında tamamlanan bu gar binası, İspanyol mimar Fernando de Aranda tarafından tasarlanmıştır. Binanın tavanındaki ahşap oymalar ve vitraylar, Osmanlı’nın o dönemdeki estetik anlayışını yansıtır.
Ancak garın arka tarafına geçtiğimizde savaşın acı yüzüyle tekrar karşılaştık. Tren raylarının olması gereken yerlerde, geniş ve derin çukurlar açılmıştı; hatlar suskun, raylar darmadağındı. O an, II. Abdülhamid Han’ın İstanbul’u Medine’ye bağlayan o muazzam “Hicaz Demiryolu” projesinin ne kadar büyük bir vizyon olduğunu bir kez daha takdir ettik. Abdülhamid Han’ın “Hamidiye Hicaz Demiryolu” projesi, sadece bir ulaşım hattı değil, İslam dünyasını birbirine bağlayan manevi bir damardı.
Sadece bir ulaşım yolu değil, bir gönül ve ticaret köprüsüydü bu. Türkiye’nin bu yolları tekrar canlandırma, Osmanlı’nın o yarım kalan rüyasını aktifleştirme çabalarını bilmek, o yıkıntılar arasında içimizi ferahlatan tek şey oldu. Dün, bu yolların olmaması için rayları yıkan bedeviler şimdi yolun olması için finans desteği sağlıyorlardı. Yüzyıl geriden gelinse de bu da ümmet için birlik için iyi bir haberdi.
Zamanın Bekçisi: Abdülhamid Han’ın Saat Kulesi
Şehir meydanına vardığımızda, gökyüzüne doğru yükselen o tanıdık silüeti gördük: II. Abdülhamid döneminden kalma tarihi Saat Kulesi. Şam Saat Kulesi, II. Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. yılı anısına (Cülus hediyesi olarak) imparatorluğun dört bir yanına diktirdiği kulelerden biridir.
Osmanlı’nın “modernleşme ve zamanı birleme” sembolü olarak imparatorluğun her köşesine diktiği bu kulelerden biri de Şam’ın kalbinde tüm zarafetiyle duruyordu. Kuleye bakarken, bir zamanlar bu topraklarda saatlerin aynı adaletle kurulduğunu, aynı ezan sesleriyle yankılandığını düşündük. Saat kulelerinin o dönem için ne kadar gerekli olduğunu aynı zamanda teknolojik büyüklüğü gösterdiğini anladık.

Emevi Camii: Ruhun Dinlendiği Durak
Ve nihayet, İslam mimarisinin zirve noktalarından biri olan Emevi Camii’nin o muazzam avlusuna adım attık. Savaşın tüm o vahşi seslerini kapının dışında bırakıp, o devasa avluda Selahaddin Eyyubi’nin, Nureddin Zengi’nin, Hz. Yahya’nın ve Hz. Hüseyin’in manevi huzurunda durduğumuzda anladık ki; Şam, sadece bir toprak parçası değil, bir inancın ve bir tarihin kalesidir.
Şam, iç savaşın o ağır darbesini almış, binlerce evladını kaybetmiş ve sokaklarına barut kokusu sinmiş olsa da; Kasiyun Dağı’ndan şehre baktığımızda gördüğümüz şey bir enkaz değil, yaralarını sarıp ayağa kalkmaya çalışan gururlu bir payitahtı. Şam, “dünyanın yerleşime ara verilmemiş en eski şehri” ünvanını boşa taşımıyordu.

Kasyun Dağı
Şam’ın o tarihi merkezindeki yürüyüşümüzü tamamlayıp tekrar arabamıza yöneldik. Bu kez hedefimiz, şehre yukarıdan bakan, hem sarayların ihtişamını hem de bilgelerin sessizliğini barındıran Kasiyun Dağı’ydı. Navigasyonun rehberliğinde rampaları tırmanmaya başladıkça, Şam’ın panoraması ayaklarımızın altına serilmeye başladı. Aşağıda uzanan bu muazzam coğrafyanın neden yüzyıllardır paylaşılamadığını daha iyi anladık. Emeviler’den Abbasiler’e, Selçuklular’dan Osmanlı’ya kadar her medeniyet bu şehre kendi mührünü vurmuştu. Şam, İslam medeniyetinin sadece bir şehri değil; ilmin, tasavvufun ve ticaretin kesiştiği o meşhur “Şam-ı Şerif” kapısıydı.
Şam’ın merkezindeki o kadim dokudan ayrılıp direksiyonu yukarıya, şehri bir kartal yuvası gibi izleyen Kasiyun Dağı’na kırdık. Yol dikleştikçe, Şam’ın o bitmek bilmeyen trafiği ve gürültüsü aşağıda bir uğultuya dönüştü.

Ormanların Arasındaki Heybet: Esed’in Sarayı
Tırmanışımız sırasında, ağaçların ve gür ormanların arasından aniden yükselen o devasa yapıya çarptı gözlerimiz: Esed’in Sarayı. Şehrin en hakim noktasına, her şeye yukarıdan bakan o heybetli konumuna inşa edilmişti. Sarayın o mağrur duruşu, bize “cebberutların ihtişam tutkusunu” bir kez daha hatırlattı. “Yeryüzünü gezin ve yalancıların zorbaların akıbetinin nasıl olduğunu görün” ayeti aklımıza geldi. Şam’ın tüm mahallelerini, her sokağını avucunun içi gibi gören bu yapı, iktidarın gözlemci ve baskın ruhunun taştan bir sembolü gibi dağın yamacına mühürlemişti.

Şeyh-i Ekber’in Huzurunda: Muhyiddin İbn Arabi
Dağın eteklerinde, İslam düşünce tarihinin en gizemli ve büyük isimlerinden biri olan Muhyiddin İbn Arabi’nin türbesine vardık. Bugün şehrin en gözde ve “lezzetli” bölgesi olan bu yerin tarihini konuştuğumuzda, karşımıza hüzünlü bir hikâye çıktı.
Derler ki İbni Arabi bir mecliste yaptığı دينكم دناركم Dininiz Paranızdır.
قبلتكم نساءكم Kıbleniz Kadınlarınızdır.
معبدكم تحت القدم Taptıklarınız ayağımın altındadır.
Sözü üzerine vahşice öldürülmüştür. Çünkü onun ne kast ettiğini anlayacak kadar akıllı değillerdi. Ta ki Yavuz Sultan Selim Mısır seferi dönüşünde Şam’a uğrayıp, manevi bir işaretle bu mezarı buldurup üzerine muazzam bir türbe yaptırana kadar. Ve yine derler ki İbni Arabi ölürken Sin Şin’e girince ne dediğim anlaşılacak demiş, Sin Selim’in Sesi, Şin ise Şam’ın Şesi olarak düşünülmüştür.
Türbenin başında, İbn Arabi’nin o meşhur ve hayatına mal olan sözünü yad ettik:
“Sizin taptığınız (rabbiniz), benim ayaklarımın altındadır!” O dönem bu sözü zahiri anlamıyla alanlar, onu küfürle suçlayıp öldürmüşlerdi. Oysa o, insanların paraya, altına ve dünyaya olan köleliğini kastediyordu. Nitekim Yavuz Sultan Selim türbeyi yaptırırken, İbn Arabi’nin tam o sözü söylediği yerin altını kazdırdığında, oradan büyük bir hazine ve altın çıktığı rivayet edilir. Mecazı anlamayanların vahşeti ile hakikati görenlerin adaleti arasındaki o ince çizgiyi burada bir kez daha hissettik.
İbn Arabi’nin yaşadığı dönemde burası şehrin dışı, hatta bir “çöplük” alanıymış. Şehrin o dönemki sakinleri, bu büyük arifin değerini bilememiş, hatta onu hor görmüşlerdi. O çöplükten bir inci çıkmış, bugün Şam’ın en mukaddes duraklarından biri haline gelmişti.

Güvenlik Duvarları ve İsrail Gölgesi
Kasiyun’un en zirve noktasına, o meşhur panoramaya çıkmak istedik. Ancak navigasyon bizi birkaç kez yanlış yollara soktuktan sonra, karşımıza aşılmaz bir set çıktı. Güvenlik görevlileri ve askerler yolu kapatmıştı; zirveye çıkış yasaktı.
Bölgedeki askeri hareketlilik ve son dönemde İsrail’in bu stratejik tepelerin arka taraflarına düzenlediği saldırılar, zirveyi bir “yasak bölge” haline getirmişti. Tam bir Şam manzarası izleyemesek de dağın eteklerine kadar ulaşmak, o havayı solumak ve tarihin o keskin zıtlıklarına (bir yanda saray, bir yanda türbe) şahitlik etmek bizim için yetti.

Direksiyon Başında Bir Şehirle İnatlaşmak: Şam’ın Trafik Labirenti
Şehrin merkezine döndük. Bundan sonraki hedefimiz tekrar Ulu Cami’ye gitmekti. Çünkü cami namaz vakti açılıyordu ve burada namaz kılmak istiyorduk. Şam’ın o bitmek bilmeyen enerjisi, Kasiyun Dağı’nın sessizliğinden sonra bizi tekrar içine çektiğinde bu kez bambaşka bir sınavla karşılaştık: Şam trafiği. Sabahın sakin hali bozulmuş, insanlar iş ve meşgale telaşına düşmüştü fakat inanılmaz bir trafik vardı.
Kasiyun’dan aşağı, Şam’ın kalbine doğru süzüldüğümüzde niyetimiz belliydi: Yusuf’la buluşacak, arabayı güvenli bir yere bırakacak ve sabahın mahmurluğunu üzerimizden atacak o meşhur Şam kahvaltısına oturacaktık. Ancak evdeki hesap, Şam’ın dar ve kalabalık sokaklarına uymadı.
Bu arada Hüseyin hocanın Suriyeli öğrencisinin kardeşi Yusuf ile şehir merkezinde randevulaştık. Fakat bir köşeye çekilip Yusuf’a konum attığımızda hemen polis tepemize dikiliyor ve burada durmak yasak diyordu. Nerede duracağımızı şaşırdık. Bir dakika bile bizi durdurmadıkları gibi inanılmaz yoğunlukta bir trafik ve bu yoğunluğa paralel olarak trafik polisleri vardı ara sokaklarda bile duramıyorduk. Polislerle kovalamaca oynayarak nihayet Yusuf ile bulaşabildik. Şam’ın neden “hareketin hiç durmadığı şehir” olduğunu bizzat tecrübe ettik.
Şehir merkezinde her köşe başında, her kavşakta bir polis beliriyordu. Yusuf’la buluşmak için durduğumuz, yavaşladığımız, hatta niyetlendiğimiz her noktada bir düdük sesi yankılanıyordu: “Burada durmak yasak!” Şehir o kadar sıkı bir denetim altındaydı ki, aracın tekerleği kaldırıma değdiği an tepemizde bir görevli bitiyordu. Sadece biz değil, tüm şehir sanki “hiç durmadan hareket etmek zorunda olan” devasa bir makinenin dişlileri gibiydi. Durmak, bu sistemin içinde yasaklı bir kelimeydi.
Şehirde araç sayısının fazlalığından dert yandığımızda Yusuf’tan duyduğumuz o “ucuz araç” gerçeği, trafikte etten kemikten bir duvara dönüşmüştü. Normalde iki aracın zor sığacağı yollarda, tam dört araç yan yana santim farkıyla ilerliyordu. Korna sesleri, birbirine teğet geçen dikiz aynaları ve bitmek bilmeyen bir insan seli… Yorgunluktan dizlerimizin bağı çözülmüşken, bu yoğun trafikte milim milim ilerlemek sabrımızı sonuna kadar zorladı. Benim iyice bunaldığımı gören Hüseyin hoca arabayı sürme teklifinde bulundu. Fakat ben artık Arapların sürüş tekniğine alışmıştım. Üstelik kendi aracımın manevra durumunu iyi bildiğimden bu fikre hele bu yoğun trafikte hiç sıcak bakmadım. Trafikte bunalmışken bir yandan da “ne Arab’ın yüzü, ne de Şam’ın şekeri” sözünü hatırlıyordum.
Tam 1:45 saat boyunca Şam’ın merkezinde, elimizde direksiyonla bir boşluk aradık. Nereye baksak dolu, nereye yanaşsak yasaktı. Otoparklara girmeye çalıştık orası da doluydu. En sonunda, “Bu böyle olmayacak, biz bu şehre bu arabayla sığamayacağız” dedik. Radikal bir karar aldık: Şehir merkezinden çıkacak, evlerin bittiği, kalabalığın seyreldiği o en uç noktaya kadar gidecektik.
Gaza bastık, Şam’ın o yoğun yerleşim yerlerini geride bıraktık. Nihayet binaların yerini boş arazilere bıraktığı, sessiz bir köşe bulduğumuzda dünyalar bizim oldu. Arabayı oraya, o ıssızlığın ortasına güvenle park ettik. Bir zamanlar her şeyiyle bize ait olan o metal yığını, artık Şam’ın dışında bizi bekleyen sessiz bir emanetti.
Arabayı bıraktıktan sonra yoldan geçen ilk aracı/taksiyi durdurduk. O an üzerimizden koca bir yük kalkmıştı. Ne park yeri derdi kalmıştı ne de “Durma!” diye bağıran polis korkusu… Taksinin arka koltuğuna kurulup tekrar Ulu Cami’ye doğru süzülürken, Şam’ı bir turist gibi izlemenin tadına ancak o zaman varabildik. Şimdi önümüzde bizi bekleyen iki şey vardı: Önce mükellef bir kahvaltı, sonra o muazzam Emeviye Camii’nin manevi huzuru. Şimdi “hem Arab’ın yüzü ve hem de Şam’ın şekeri” diyordum…
Şam’ın o bitmek bilmeyen trafiğinden sıyrılıp, şehrin kalbinde, tarihin ve maneviyatın en saf haliyle buluştuğumuz o anları şimdi yazıya döküyoruz. Bu bölüm, sadece bir şehir gezisi değil; Emeviye’nin gölgesinde üç dinin izini sürmek ve İslam tarihinin dev isimlerine bir vefa duruşudur.

İşte seyahatnamemizin “Şam’ın Kalbinde Bir Vefa Yürüyüşü: Emeviye’den Zengi’ye” başlıklı bölümü:
EMEVİYE’NİN GÖLGESİNDE TARİH VE MANEVİYAT
Taksi bizi Hamidiye Çarşısı’nın girişine bıraktığında, nihayet o beklediğimiz sükunete kavuştuk. Yusuf’un babasının çarşı içindeki dükkanına vardığımızda bizi muazzam bir Şam kahvaltısı bekliyordu.
Bursa’dan Şam’a Uzanan Bir Gönül Köprüsü
Yusuf’un babası, hayatının 10 yılını Bursa’da geçirmiş, çocuklarını orada büyütmüştü. Çocukların Türkçesi kusursuzdu; adeta vatan toprağından bir parçayı Şam’ın kalbine taşımışlardı. Babasıyla Arapça sohbet edip kahvaltımızı yaparken, Bursa’nın kokusunu Şam’ın baharat kokularıyla harmanladık. Bu samimi sofradan kalkıp, İslam mimarisinin zirvelerinden biri olan Ulu Cami’ye (Emeviye Camii) doğru yürüdük.

Üç Dinin Ortak Hafızası: Emeviye Camii
Öğle namazını bu muazzam mabette kıldık. Caminin her bir taşı, adeta bir tarih dersi veriyordu. Roma Tapınağı’ndan kiliseye, kiliseden camiye evrilen bu yapı; Jüpiter’in sütunlarını, Hz. Yahya’nın ruhunu ve Emeviler’in ihtişamını aynı avluda barındırıyordu. Caminin tam ortasında yer alan Hz. Yahya (a.s) türbesini ziyaret ettik. Bu türbede duamızı yaptık. Hristiyan ve İslam dünyasının ortak değeri, bu kadim yapının manevi direği gibiydi. Caminin içinde gördüğümüz, neredeyse iki insan boyundaki o devasa el yazması Kur’an, kelamın heybetini gözler önüne seriyordu. Avludaki o kule tipi müezzin mahfili, ezanın bir zamanlar ne kadar yüksek perdeden yankılandığının nişanesiydi.

Kerbela’nın Acı Hatırası
Hz. Hüseyin’in başının makamı ve Zeynel Abidin (r.a) makamlarını ziyaret ederek, Ehl-i Beyt’in bu topraklardaki hüzünlü hatırasını yad ettik. Bu arada Kerbelayı ve İslam ümmetini parçalayan o günleri hatırladık. Peygamberin sevmeye kıyamadığı bu aziz şehidin başının buraya taşınması ve Yezid’in önüne atılmasını düşündük. Kendi peygamberinin torununu bile öldüren bir ümmettik… Allah bizleri af etsin ve onun kanının içimize attığı ayrık tohumlarının birliğe dönüşmesi için dua ettik.

Şark’ın En Sevgili Sultanı: Selahaddin Eyyubi
Caminin hemen dışındaki türbeye geçtiğimizde, Haçlı seferleri üzerine yaptığım çalışmaların ana kahramanıyla, Selahaddin Eyyubi ile baş başa kaldık. Kudüs fatihinin mütevazi ama vakur türbesinde, onun o çetin mücadelelerini ve İslam birliğini sağlamak için verdiği emeği düşündük. Onun aziz hatırası önünde saygıyla eğildik.
Selahaddin’in hemen yanındaki isimsiz duran mezarın, Suriye’nin yetiştirdiği en büyük alimlerden Şeyh Said Ramazan el-Buti’ye ait olduğunu öğrenmek bizim için hüzünlü bir sürpriz oldu. Babamın yanında da ders okumuş olan bu alimi görmek bir dosta kavuşmak kadar rahatlattı beni. Hama olaylarından ders çıkaran, Müslümanları kandan ve savaştan uzak tutmaya çalışan ama sonunda bir suikasta kurban giden Buti’nin haklılığı, bugün Suriye’nin geldiği noktada çok daha net anlaşılıyordu.
Selahaddin Eyyubi’nin mezarının yanında Türk şehitliği de vardı. Tika’nın bakımını yaptığı mezarlık bizim buradaki mührümüz gibiydi. Vahdettin’in mezarını da görmek istedim ama onun yeri uzak olduğundan gidemedik. Başka bir ziyaretimizde onu da ziyaret edeceğimize söz verdik.

Nureddin Zengi: Hayalleri Gerçeğe Dönüştüren Sultan
Yolumuza devam ederek, Selahaddin’in komutanı ve manevi mimarı Nureddin Mahmud Zengi’nin türbesine ulaştık. Eğer Nureddin Zengi o temelleri atmasaydı, Selahaddin gibi bir dahi tarih sahnesine çıkamazdı. O meşhur Darü’l-Hadis’leri kuran, çarşı pazar nizamını sağlayan bu büyük sultanın huzurunda dualarımızı ettik. Birbirini tamamlayan bu iki büyük liderin aynı topraklarda yan yana yatması, tarihin bir takdiriydi.

Şam Çeliği ve Efsanevi Kılıçlar
Şam (Damascus), barındırdığı katmanlarla sadece bir şehir değil, adeta yaşayan bir müzedir. “Şam Kılıcı” (Damascus Steel), ortaçağdan itibaren savaş meydanlarının en korkulan ve hayranlık duyulan efsanesidir. Bu kılıçları özel kılan sadece keskinlikleri değil, yapımındaki metalürjik dehadır.
Harezmi Desenleri: Kılıcın yüzeyinde su dalgasını veya akarsuyu andıran hareler bulunur. Bu, karbon miktarının yüksekliği ve dövme tekniğiyle ortaya çıkan bir imza gibidir.
Esneklik ve Sertlik Dengesi: Şam çeliği, en sert zırhları parçalayacak kadar mukavim, ancak kırılmayacak kadar esnektir. Rivayete göre, havaya atılan ipek bir eşarbı sadece keskinliğiyle ikiye bölebilir.
Kayıp Teknik: Orijinal “Wootz” çeliği kullanılarak yapılan üretim sırrı 18. yüzyılda kaybolmuştur. Bugün gördüklerimiz bu kadim tekniğin modern yorumlarıdır.

Vedadan Önce Son Dokunuş: Hamidiye Çarşısı
Şam’a girdiğinizde göreceğiniz o devasa kapalı çarşı, ismini II. Abdülhamid’den alır. Çatısındaki kurşun delikleri (Fransız işgalinden kalma), şehrin direniş tarihinin bir parçasıdır.
Şam’dan ayrılmadan önce, bu kadim şehrin bir parçasını yanımızda götürmek istedik. Çarşının deri kokulu sokaklarına daldık; evdekiler için Şam’ın meşhur el işçiliği deri çantalarından aldık. Tabi ki Yusuf’un babasının pazarlığı sayesinde burada herhangi bir kazık yemekten kurtulduk.
Güneş batmaya yüz tutarken, cebimizde hatıralar ve elimizde Şam işi çantalarla bu “Şehirlerin Şahı”na veda ederek bir sonraki durağımız için yola koyulduk.
Tarih ve Sosyoloji Ekseninde Şam
Şam, sadece bir yerleşim yeri değil; tarihçilerin deyimiyle “Şehirlerin Anası” (Ümmü’l-Kura) ve dünyanın kesintisiz yaşanılan en eski başkentlerinden biridir.
İsmin Anlamı ve Tarihsel Kökeni
Şam ismi, Arapça kökenli olup “sol taraf” veya “kuzey” anlamına gelir. Hicaz bölgesindekiler (Mekke-Medine) yönlerini doğuya döndüklerinde, bu bölge sollarında (kuzeyde) kaldığı için “Bilâdüş-Şam” (Kuzey Ülkesi) denilmiştir. Ama aslında bu şehre bizden başka Şam diyen de olmamıştır. Araplar ve Avrupalılar Dımeşk demişlerdir. Batı dillerinde kullanılan “Damascus” ismi ise Aramice “Darmeşeq” kökeninden gelir; “su içilen yer” veya “bol sulu yer” anlamını taşır.
Arapça Dımeşk kelimesinin Dem ve Şek kelimelerinin birleşiminden olduğu da rivayet edilmiştir. Dem kan, Şek ise öz kardeş demektir. Yani Kardeş Kanı anlamına gelir. Bu isminin verilmesinin nedeni de Habil ile Kabil arasındaki ilk kardeş kanının buradaki Kasyun dağında döküldüğü söylenir.

Kısa Tarihçe
Şam’ın tarihi MÖ 3.000’lere kadar uzanır:
• Kadim Dönem: Aramiler, Asurlular ve Perslerin hakimiyetinde kaldı.
• Klasik Dönem: Büyük İskender ile Helenistik kültüre girdi, ardından Roma ve Bizans’ın en önemli eyalet merkezlerinden biri oldu.
• İslam Dönemi: 634-635 yıllarında Halid bin Velid tarafından fethedildi. Emevi Devleti’nin (661-750) başkenti olmasıyla altın çağını yaşadı.
• Selçuklu ve Osmanlı: 1516 Mercidabık Zaferi ile Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı topraklarına katıldı ve 400 yıl boyunca bir Osmanlı eyaleti olarak yönetildi.
Stratejik Önemi
Şam, coğrafi konumu gereği her zaman bir “kilit” noktası olmuştur:
• Ticaret Yolları: Tarihi İpek Yolu ve Baharat Yolu’nun Akdeniz’e açılan kapısıdır.
• Hac Yolu: Osmanlı döneminde “Hacc-ı Şerif” kervanlarının toplanma ve hareket merkezidir (Şam-ı Şerif denilmesinin bir sebebi de budur).
• Askeri Geçit: Mısır, Anadolu ve Mezopotamya arasındaki askeri hareketliliğin kontrol noktasıdır.
Sosyo-Kültürel ve Etnik Yapı
Şam, tarih boyunca bir “kültür kazanı” olmuştur. Şehirde baskın olan Arap kimliğinin yanı sıra zengin bir mozaik bulunur:
• Etnik Gruplar: Sünni Araplar çoğunluktadır. Bununla birlikte Kürtler, Türkmenler, Çerkesler ve Ermeniler şehrin köklü sakinlerindendir.
• Dini Yapı: İslamiyet’in ilk önemli camilerinden sayılan Emevi Camii’ne ev sahipliği yapar. Aynı zamanda Hristiyanlığın en eski cemaatlerine (Ortodoks, Katolik, Süryani) ev sahipliği yapan mahalleleri (Bab Tuma gibi) barındırır. Şehirde az sayıda Yahudi nüfusu da tarihsel olarak mevcuttu.
Ekonomik ve Mimari Yapı
Şam ekonomisi tarihsel olarak zanaat ve ticarete dayalıdır:
• Üretim: Şam çeliği (kılıçlar), dokumalar (damask kumaş), sedef kakmacılık ve tatlıcılık dünya çapında ün salmıştır.
• Mimari: Şehir, “Eski Şam” (Old City) denilen sur içi bölgesiyle karakterizedir. Avlulu evler (Hayatlı evler), dar sokaklar ve birbirine açılan kapalı çarşılar (Hamidiye Çarşısı gibi) sosyal hayatın merkezidir.
Şam’da Görülmesi Gereken “Saklı” Hazineler
1. Emevi Camii (Şam Ulu Camii) Medeniyetlerin Katmanı
Şehrin kalbi sayılan bu yapı, İslam mimarisinin en görkemli eserlerinden biridir. Roma döneminden kalma bir Jüpiter tapınağının ve ardından bir Vaftizci Yahya kilisesinin üzerine inşa edilmiştir. Avlusundaki mozaikler ve içindeki Hz. Yahya Türbesi mutlaka görülmelidir.
Makam-ı Yahya: Caminin tam ortasında yer alan ve Bizans döneminden kalan o görkemli türbe, Şam’ın sadece İslam için değil, Hristiyanlık için de ne kadar kutsal olduğunun nişanesidir.
Devasa Kur’an-ı Kerim: Bahsettiğimiz o büyük mushaf, genellikle Memlük veya Osmanlı döneminden kalan hat sanatının en azametli örneklerindendir ve caminin ihtişamını tamamlar.
Hz. Hüseyin ve Zeynel Abidin Makamları: Emevi Camii’nin bir bölümünde yer alan “Re’s-ül Hüseyin” (Hz. Hüseyin’in başının bulunduğu yer) makamı, Şam’ı Kerbela acısının ve Ehlibeyt sevgisinin de merkezi yapar.
2. Hamidiye Çarşısı
Emevi Camii’ne çıkan, üstü kapalı devasa bir tarihi çarşıdır. Osmanlı padişahı II. Abdülhamid döneminde bugünkü formunu almıştır. Baharat kokuları, yerel el sanatları ve ünlü dondurmacılarıyla şehrin en canlı noktasıdır.
3. Azem Sarayı
18. yüzyılda Osmanlı’nın Şam Valisi Esad Paşa el-Azem tarafından yaptırılan bu saray, geleneksel Şam evi mimarisinin en güzel örneğidir. İçindeki fıskiyeli avlular ve dönemin yaşantısını yansıtan etnografya müzesi oldukça etkileyicidir.
4. Selahaddin Eyyubi Türbesi
Emevi Camii’nin hemen kuzey girişinde yer alan bu mütevazı türbe, Haçlılara karşı kazandığı zaferlerle tanınan büyük komutan Selahaddin Eyyubi’nin ebedi istirahatgahıdır. Yanında 1898’de Alman İmparatoru II. Wilhelm tarafından hediye edilen bir mermer lahit de bulunmaktadır. Avluda Türk Şehidliği de bulunmaktadır.
5. Nureddin Zengi Külliyesi ve Maristanı
Büyük Selçuklu ve Atabeylikler döneminin izlerini taşıyan bu yapı, hem bir türbe hem de döneminin en gelişmiş tıp merkezlerinden (hastane/maristan) biridir. Selçuklu mimari detaylarını incelemek için idealdir. Şam sokaklarındaki o meşhur Nurettin Zengi Bimaristanı ve kurduğu hadis okulları (Darü’l Hadis), bölgenin sadece askeri değil, ilmi olarak da nasıl birleştiğini gösterir.
6. Şam Kalesi
Eski şehrin kuzeybatı köşesinde yer alan kale, şehrin savunma tarihini yansıtır. Roma temelleri üzerine Eyyubiler ve Memlükler tarafından inşa edilen burçları ve kapılarıyla heybetli bir duruşa sahiptir.
7. Kasiyun Dağı
Şehri panoramik olarak yukarıdan izlemek için en iyi noktadır. Özellikle gün batımında Şam’ın ışıklarını ve Emevi Camii’nin minarelerini buradan seyretmek bir klasik haline gelmiştir.
8. Tekkiye Süleymaniye Külliyesi
Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan’a yaptırılan bu eser, Osmanlı mimarisinin Şam’daki en zarif temsilcisidir. İçinde bir cami, medrese ve el sanatları çarşısı bulunur. Sultan Vahdettin’in mezarı da burada bulunmaktadır.
9. Seyyide Zeyneb ve Seyyide Rukiyye Camileri
Şehrin biraz dışında kalsa da, İran mimarisinin izlerini taşıyan muazzam çini işçiliği ve aynalı süslemeleriyle görsel bir şölendir. Bölgenin dini ve kültürel dokusunu anlamak için kritik bir noktadır.
10. Bab Tuma ve Hristiyan Mahallesi
Eski şehrin doğu tarafında yer alan bu bölge, dar sokakları, tarihi kiliseleri ve akşamları canlanan kafeleriyle farklı bir atmosfere sahiptir. St. Paul’ün Hristiyanlığı kabul edişiyle ilgili rivayet edilen noktalar da bu bölgededir.
11. Muhyiddin-i Arabi Camii ve Türbesi (Salihiye)
“Şeyhü’l Ekber” (En Büyük Şeyh) olarak anılan Endülüslü mutasavvıf Muhyiddin İbnü’l Arabi’nin kabri, Kasiyun Dağı’nın eteklerindeki Salihiye bölgesinde yer alır. Yavuz Sultan Selim, Mısır seferi dönüşünde Şam’da konakladığında, İbnü’l Arabi’nin mezarını buldurup üzerine bir türbe, yanına da bir cami ve imaret inşa ettirmiştir. Osmanlı mimari dokusunu taşıyan bu külliye, Şam’ın en önemli ziyaret noktalarından biridir.
12. Mevlana Halid-i Bağdadi Türbesi
Nakşibendi tarikatının Halidiye kolunun kurucusu olan büyük İslam alimi ve mutasavvıf Mevlana Halid-i Bağdadi’nin kabri de yine Kasiyun Dağı yamaçlarındaki Salihiye mezarlığında bulunmaktadır. 19. yüzyılda Şam’da vefat eden Mevlana Halid, şehre bıraktığı derin manevi mirasla tanınır. Türbe, sade ve huzurlu yapısıyla ziyaretçilerini ağırlar.
13.Hicaz Demiryolu İstasyonu
İkinci Abdülhamid döneminde yapılan bu istasyon, tavan süslemeleri ve vitraylarıyla mimari bir şaheserdir. Şam’ın bir zamanlar İslam dünyasının ulaşım merkezi olduğunun en somut kanıtıdır.
Bu yerlerin dışında, vaktiniz kalırsa eski şehrin labirent gibi sokaklarında kaybolmak Şam ruhunu anlamak için en iyi yoldur.
Notlarıma eklediğim bazı başlıklar şunlar:
1. Şehir Planlaması: “Cami, Çarşı ve Yönetim” Üçlemesi
Vurguladığımız o üç katmanlı yapı (Cami merkezli şehirleşme), İslam şehirciliğinin en saf örneğidir. Şam Emevi Camii, bu halkanın tam kalbidir. Etrafındaki Hamidiye Çarşısı, aslında Baharat Yolu’nun Akdeniz’e açılan en büyük kapılarından biriydi. Halep’teki yıkımın aksine Şam’ın “sağlam” kalması, ticari hayatın hiç kesilmemesini sağlamıştır.
2. Emevi Camii (Ulu Cami) ve “Kutsal Süreklilik”
Caminin Roma tapınağı (Jüpiter Tapınağı) ve ardından Aziz Yuhanna Kilisesi üzerine inşa edilmiş olması, o meşhur “ibadet merkezleri hep ibadet merkezidir” düşüncemizi doğruluyor. Caminin dış duvarlarındaki devasa taşlarda o Roma ihtişamını, içerideki mozaiklerde ise Emevi estetiğini görmek mümkün.
3. Trafik, Ekonomi ve “3000 Dolarlık Araçlar”
Yusuf kardeşimizin verdiği bilgi çok çarpıcı. Şehirdeki o yoğun trafiğin ve “hareket edememe” halinin sebebi, ambargolar altındaki bir ülkede araç fiyatlarının bu kadar düşük olması ve insanların birikimlerini bu şekilde değerlendirmesi olarak not edildi. Bu, Suriye’nin kendi içindeki ekonomik dinamizminin bir göstergesidir.
Dört aracın yan yana gitmesi ve park yeri bulmanın imkansızlığı, şehrin antik dokusunun modern araç sayısını kaldıramadığının bir işaretitir.
4. Kasiyun Dağı’na Doğru: Saraylar ve Maneviyat
Şam’ın o meşhur balkonuna, şehri yukarıdan göreceğimiz Kasiyun Dağı’na doğru yola çıktık. Burası sadece manzarasıyla değil, üzerine anlatılan dini rivayetlerle (Habil ve Kabil hikayesi gibi) ilgi çekici bir yerdir.
• Siyasi Panoram: Esed’in sarayının konumu, bir “Biri Bizi Gözetliyor” gibi tüm şehri gözetleyen, ancak ormanların arasına gizlenmiş ceberut bir ihtişamı temsil ediyor. Zira bu konum psikolojik bir üstünlük kurma amacı taşır.
• Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Yavuz Sultan Selim: İbnü’l-Arabî’nin kabrinin bulunduğu Salihiye bölgesi, dediğimiz gibi eskiden şehrin dışında kalıyordu. Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi dönüşü (1517) Şeyh-ül Ekber’in kabrini keşfedip üzerine türbe, cami ve imaret (Salihiye Külliyesi) yaptırması, Osmanlı’nın bu büyük mutasavvıfa verdiği değerin ve Şam’ı “Manevi Başkent” olarak görüşünün bir mührüdür.
• Navigasyon ve Askeri Bölgeler: Kasiyun Dağı’nın tepesindeki askeri hareketlilik ve İsrail saldırıları riski nedeniyle yolların kapatılması, Suriye’nin hala bir “savaş ve savunma” refleksiyle yaşadığını gösteriyor. Navigasyonun bu dinamik güvenlik önlemleri karşısında çaresiz kalması, sahadaki gerçekliğin dijital haritalardan çok daha karmaşık olduğunu kanıtlıyor.
İbrahim Halil ER


