WhatsApp Image 2026-04-20 at 02.50.10
ASVALTIN ÜSTÜNDEKİ GERİLİM (HALEP – ŞAM YOLU)
Halep’ten ayrılıp Şam’a doğru rotayı çevirdiğimizde, kafamızda tek bir soru vardı: Bu kadar büyük bir yıkım, sadece tuğla ve betonla nasıl tamir edilebilirdi? Yolculuğun bu etabında anladık ki; Suriye’de yol gitmek, sadece mesafe katetmek değil, bir trajedinin katmanları arasında yolculuk yapmaktı.
Halep’in o ağır havasını arkamızda bırakıp güneye, Şam’a doğru direksiyon kırdığımızda bizi bekleyen şey sadece bir yol değil, Suriye’nin son on yılının özetiydi. M5 otoyolu, ülkenin omurgasıydı; ancak bu omurga defalarca kırılmış ve yanlış kaynamıştı.
Bu yol, antik çağlardan beri Mezopotamya’yı ticaret yollarıyla Şam’a bağlayan güzergâhın modern halidir. Savaş boyunca bu yolun kontrolü, ülkenin ekonomik damarının kimin elinde olacağını belirledi.
Yolun asvalt kalitesi, bir sürücü için en büyük kabustu. Ford Focus’un süspansiyonları her saniye bir başka sınavdan geçiyordu. Yolun bazı kesimlerinde asvalt, sanki devasa bir pençe tarafından sökülmüş gibiydi. Bu çukurlar sadece bakımsızlıktan değil, asvaltın üzerine düşen havan toplarından ve ağır zırhlı araçların palet izlerinden kalmaydı. Her çukurdan kaçış hamlemizde, direksiyonun elimizden kayıp gitme hissiyle otoyolun ortasında adeta bir vals yapıyorduk.
Yol kenarlarında en çok dikkatimizi çeken, yorgun ve paslı çekicilerdi. Savaş, kendi ekonomisini yaratmıştı. Bozulan askeri araçlar, hurdaya dönmüş kamyonlar ve yolun zorluğuna dayanamayan sivil araçlar için bu çekiciler, M5’in tek hakimi gibiydi. Yol boyunca çukurlara düşüp hareket edemez hale gelen araç iskeletlerinin arasından geçerken, “Acaba bizim aracımız bu yola ne kadar dayanacak?” sorusu zihnimizde asılı kalıyordu.
Tam bunları düşünürken önümde dev bir çukur belirdi. Büyük olasılıkla bir top mermisinin açtığı çukurdu. Son anda direksiyonu kırdım ve tekerin yarısı kenara tutunduğundan çukura girmekten son anda kurtulsam da tabanı vurdum ve arabadan acı bir feryat yükseldi. “Eyvah gitti benim emektarım” diye içimden haykırırken Hüseyin Hoca’nın “Hocam reflekslerin iyi” sözüyle moral bulup gaza geldik…. Buna rağmen emektar aracımız bizi yarı yolda koymadı. Biraz ilerde çukura girdiği için perte çıkmış araçlarla karşılaştık. Sürücüler çekiciye yüklüyorlardı ve çekiciler de yolun bu oyunu bildiklerinden köşede pusuya yatmışlardı… Kimse de çukura biraz taş ve moloz yüklemek gibi bir insaniyet göstermiyordu. Bu arada yolda bir taş görüp kaldırsanız bu da sizin için hayırdır hadisini hatırlarken gece olmasa durup çukura taş koymayı bile düşündük ama gecenin riskini göze alamadık ve yola devam ettik ama diğer yandan da atlattığımız bu tehlikenin tek olmayacağını ve daha da dikkatli sürmemiz gerektiğini düşündük.
Gerçi yol genişti. Üç bazen dört şerit gidiş ve aynı şekilde dönüş yolu olan bir otobandı ama savaş yorgunuydu ve savaş nedeniyle bakımsız kalmıştı. Ticaretin gelişmesi ve iki büyük şehir arasındaki ilişkinin güçlenmesi için bu yolun acilen onarılması gerekiyordu. Buna rağmen yol kalabalıktı…
Yolda giderken Maarattun Numan tabelasını gördüm. Kafamda Haçlı Seferleri sırasında Maarattun Numan kuşatması canlandı. Buradaki halk büyük bir direniş gösterdiler günlerce savaştılar. Ancak yardım gelmediğinden haçlılar şehre girdiler ve dönemin en büyük kıyımını gerçekleştirerek 100 bin insan öldürdüler… Hem araba sürüyor ve hem de kafamda yaşanan bu tarihi olayın yankısıyla boğuşuyordum.
Bir yere geldiğimizde yol bitti ve yan yola geçmek zorunda kaldık. Çünkü buradaki köprü rejim güçleri tarafından vurulmuştu. Yan yoldan geçtiğimiz için navigasyon kafayı yedi. Birkaç yerde durup yolu sordu. Çevre yollardan uzun bir sürüşten sonra m5 yoluna tekrar geçmiş olduk ama bu bizim neredeyse bir saatimizi aldı. Sevindirici olan şey ise köprü çalışmasının yapılıyor olmasıydı. Yani birkaç ay sonra köprü faaliyete geçerdi.
Belli noktalarda karşımıza çıkan kontrol noktaları yolculuğun ritmini belirliyordu. Namluların gölgesinde durduğumuz o anlarda, polis/askerlerin tebessümleri bizi rahatlatıyordu. Genelde sadece arabaya hızlı bir bakış atıp geçmemizi işaret ediyorlardı. Polislerin kibarlığı bizi mutlu etti. Hatta bir noktada polis nereye gittiğimizi sorduğunda ben boş bulunup Şam dedim. Sonra da Arapların Şam şehrine Dımeşk dediğini hatırlayarak Dımeşk desem de Şam dememden dolayı Türk olduğumu anlayan (zaten dünyada Dımeşk’e Şam diyen sadece bizdik) Polis gülümsedi ve eliyle yolu göstererek Türkçe olara “Devaaaaam” dedi. Bu küçük jest bizi mutlu etti.
Suriye’de bizi en çok mutlu eden şey ülkenin güvenli olmasıydı. Gelmeden önce tedirgindik ve güvenlik endişesi taşıyorduk ama gördüğümüz şey ülkenin güvenilir olduğuydu. Neredeyse tüm Suriye’yi dolaştık dağlarına ve köylerine kadar gittik ama güvenlik açısından bir sıkıntıyla karşılaşmadık. Ülke, küllerinden dirilmişti ve tekrar yaralarını sarmaya çalışıyordu. Gördüğümüz şey medeniyetler namluların ucunda yükseliyordu. O namluların sağladığı konfor ve güven ortamı ticareti, ticaret parayı, para medeniyeti getiriyordu. Güven giderse namlu sana dönerse her şey biterdi.
Issızlığın Ortasındaki Hayalet Şehirler
Yolun sağında ve solunda uzanan kasabalar, birer hayalet şehri andırıyordu. Bir zamanlar insanların akşam çayı içtiği balkonlar şimdi kurşun delikleriyle doluydu. Pencereleri olmayan, tavanları çökmüş bu evlerin arasından hızla geçerken, yolun sessizliği motor sesinden daha gürültülü geliyordu. Şam’a yaklaştıkça artan askeri konvoylar, bize hedefe yaklaştığımızı hissettirse de, M5 otoyolu bize şunu öğretmişti: Suriye’de iki şehir arasındaki mesafe kilometreyle değil, atlattığınız tehlikelerle ölçülürdü.
İbrahim Halil ER

About The Author

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir