SURİYE GEZİMİZ 2
SAVAŞIN OMURGASI AZEZ VE BİR ŞEHRİN HÜZNÜ
Sınırdan geçtiğimizde kendimizi Azez şehrinde bulduk. Şehre girince gerçekten zamanda yolculuk yaptık ve elli yıl geriye gittik. Sağlı sollu yıkılmış evler, bombalanmış alanlar bizi hüzünlendirdi. Binalar yaşanan dehşetin en büyük tanıklarıydılar. İnsanlar bir şekilde hayatı sürdürmek için mücadele etse de binalar en büyük şahit olarak bir köşede duruyorlardı. Biz insanları ve binaları birer ibret nazarıyla seyrediyorduk. Hüzün bizi kapladı… Neyi paylaşamadılar bu insanlar?… Farklılıklarımız zenginliğimiz değil miydi? Farklı mezhep, din, etnik yapı ve görüşte olmak sosyolojik olarak doğal değil miydi? Herkes bizim gibi olamayacaktı bu mu tüm kavganın nedeni?
Demek ki devlet başkanı kötü olsa toplum da yıkılıyordu. Medeniyetler kılıçların gölgesinde kurulur sözü aklımıza geldi. En azından şu anki düzen de bir savaş ve mücadele sonucu oluşmuştu. Kılıcı iyi tutmaz veya sahip çıkmazsan sonun yok olmak olurdu. Osmanlıyı düşündük Emevileri ve Abbasileri düşündük… Savaşma beceresi kaybedildiğinde medeniyetin ve kültürün de yok olacağını anladık… Demek ki saraylarda ihtişamlı hayat sürmenin yolu sınırlardaki askerin kabzasında gizliydi. Onlar yok olursa ortada ne saray, ne devlet ve ne de medeniyet kalırdı… Ülkemize ve sahip olduğumuz şeylere sıkı sıkıya sarılmak gerektiğini anladık. Keşke tüm Türk halkını devlet bu bölgeleri gezdirse de ayrılığın ve bölünmüşlüğün toplumu nasıl yok edeceğini gösterse…
Azez’in çıkışında bir benzin istasyonunda 1000 liralık benzin aldık. Bizim paramız bereket versin burada geçiyordu yoksa zor durumda kalacaktık. Zaten tüm Suriye’de Türk parası geçerli olacaktı. Sınırda yaşadığımız o bürokratik tokat sonrası nihayet direksiyonu Suriye’nin içlerine doğru kırdık. Hedefimiz bir zamanlar Ortadoğu’nun ticaret başkenti olan Halep’ti.
M5 Otoyolu: Yaralı Bir Dev
Suriye’nin kuzeyini güneyine bağlayan o meşhur M5 otoyoluna çıktığımızda, bir zamanlar refahın aktığı bu damarların ne kadar tıkandığını gördük. Ancak bizi karşılayan yol, bir asfalt yığınından ziyade, bir savaşın anatomisi gibiydi. Yol boyunca asfaltın üzerinde mermi ve şarapnel izleri, devasa çukurlar ve ağır askeri araçların bıraktığı derin yarıklar vardı. Ford Focus ile bu yolda ilerlemek, bir mayın tarlasında satranç oynamak gibiydi. Hız yapamıyorduk; her çukur, her kontrol noktası bizi bu toprakların gerçekliğine biraz daha yaklaştırıyordu.

HALEP – YIKINTILARIN ARASINDAKİ ÜMİT VE İNSANIN CİLVESİ
O perişan manzarayı geride bırakıp Halep’e ulaştığımızda, bizi bir zamanların ticaret merkezinin sessiz enkazı karşıladı. Halep’e girdiğimizde bizi karşılayan manzara, hiçbir haber bülteninin anlatamayacağı kadar ağırdı. Şehrin girişindeki sanayi bölgeleri, fabrikalar ve depolar adeta birer beton yığınına dönüşmüştü. Bir zamanlar dünyanın dört bir yanına mal gönderen o devasa tesislerin yerinde şimdi sadece rüzgarın uğultusu vardı.
Şehrin merkezine doğru ilerledikçe yıkımın boyutu daha da katmerlendi. Ancak bu yıkımın içinde bile Suriye insanının o tuhaf ama hayranlık uyandıran “hayata tutunma” refleksiyle karşılaştık. Yıkılmış binaların alt katlarında açılan küçük dükkanlar, enkazların arasında top oynayan çocuklar… Halep, ağır yaralı bir dev gibiydi; nefes alıyordu ama her nefesi bir sızı gibiydi. Şehrin o kadim taş sokaklarında dolaşırken, sadece binaların değil, bir tarihin de nasıl hırpalandığını iliklerimize kadar hissettik.
Yıkıntılar Arasında Ticaret: Halep Çarşısı
Halep’e girdiğimizde bizi karşılayan manzara, sadece bir şehir değil, bir devrin kapanış sahneleri gibiydi. Burası bir zamanlar Şam ve İstanbul ile birlikte bölgenin üç büyük ticaret sütunundan biriydi. Halep Çarşısı (Suk el-Medine), Kapalı Çarşı’nın ikizi, ticaretin kalbiydi. Ancak şehre adım attığımızda, o efsanevi çarşının yarısından fazlasının sustuğunu, sadece çok az bir kısmının hayata tutunmaya çalıştığını gördük. Çarşının çoğu yıkılmıştı. Yıkıntılar arasında esnafın biraz toparladığı bölgelerde dükkanlar açılmıştı… Bazı yerlerde tavanlar olmadığından gökyüzü bizi selamlıyordu.
Halep Kalesi: Yaralı Ama Vakur
Şehrin merkezinde bir dev gibi yükselen Halep Kalesi, muazzam heybetiyle bizi selamladı. Kalenin etrafındaki o meşhur derin hendekler, savaş zamanında birer savunma hattı olarak kullanılmıştı; bazı surlar yıkılmış, bazı taşlar yerinden oynamıştı ama kale hala “buradayım” diyordu. Keleye bakarken bir zamanlar Selahaddin Eyyubi’nin, Zengi’nin burada savaştığını kapısının önünde haçlı ordularının yığıldığını hayal ettim… Zihnimde bir tufan ve savaş sahnesi dalgalandı. Burçlarında askerler ve aşağıda bölgeye hakim olmak için bu kaleyi ele geçirmesi gerektiğini bilen istilacı ordular… Kale yüzyıllarca bölgeyi savunmuştu. Çok heybetli ve güzel bir kaleydi. Etrafı bir meydan haline getirilmişti. Akşamüzeri aileler burada dolaşıyordu. Cami, Halep çarşısı ve kafeler de buradan başlıyordu. Tabi ki savaşın ayakta bıraktıları ile…
İlginç olan, kalenin hemen dibindeki o zıtlıktı. Bir yanda savaşın susturduğu binalar, diğer yanda geniş meydanlarda yankılanan çocuk sesleri… Meydanda mısırcılar, dondurmacılar, seyyar satıcılar arasında çocuklar kaykaylarıyla uçarcasına oynuyordu. O yıkıntıların arasında, o tozun toprağın içinde kayan o çocuklar; sanki bize “Siz hüzne bakıyorsunuz ama biz geleceğiz” diyorlardı. O oyunlar, geleceğe dair içimizde hem bir sızı hem de büyük bir ümit yeşertti.

Harabeler Arasında Secde: Ulu Cami’nin Hüznü
Halep’in o meşhur Ulu Camii’ni (Zekeriya Camii) görmek istedik. Sokak aralarında kaybolmuşken yerel halka sorduk ama bir türlü anlaşamadık; demek ki onlar bu camiye başka bir isim veriyorlardı. Tam o sırada, 8-10 yaşlarında, kaykayının üzerinde rüzgar gibi esen bir çocuk yanımıza yanaştı:
“Abi, sizin aradığınız yer şu arka tarafta!”
Şaşırdık. “Oğlum sen Türkçeyi nereden biliyorsun?” diye sorduğumuzda, “Ben Türkiye’de doğdum, sonra geri döndük” dedi.
Vatanından kopup geri dönen o küçücük rehberin peşinden gittik. Ancak vardığımızda gördüğümüz şey bir camiden ziyade bir şantiye ve harabeydi. Etrafı kapatılmış, tadilata alınmıştı. Fakat tadilattan görebildiğimiz kadarıyla ihtişamlı yapı yakında tüm heybetiyle kapılarını bize açacaktı. Sanırım buranın tadilatını Arap ülkeleri karşılıyordu.
Namaz kılmak için yer ararken esnaf imdadımıza yetişti; dükkanının yanındaki yıkıntıya bir seccade serdi. Halep’in o yaralı sokaklarında, bir köşede namazımızı eda ettik.
Tarihi Lokantada Bir “Mersinli” ve Şişkin Hesaplar
Akşam çökerken karnımız acıktı ve kalenin hemen dibinde, restorasyondan geçmiş muazzam bir tarihi binaya, bir lokantaya girdik. İçerisi görsel bir şölendi, resimler çektik. Sipariş verirken Arapça bildiğimiz halde garsonla anlaşmakta zorlanıyorduk çünkü yerel yemekler vardı ama biz kebap istiyorduk. Derken yanımıza bir hanımefendi yaklaştı. Tertemiz bir Türkçeyle bize yardımcı oldu. Mersin’de yaşamış, Türkiye’de okumuş bir Suriyeliydi. Burada part time çalışıyordu. Onun sayesinde o meşhur Halep kebaplarını, yanına da çiğ köftesini sipariş ettik. Buranın çiğ köftesinin aroması bizimkinden farklıydı. Bir Urfalı olan Hüseyin hoca çiğ köfteyi çok beğendiğinden bir porsiyon daha istedi.
Ancak hesap geldiğinde, Halep’in o kadim ticaret ahlakının nasıl sarsıldığını gördük. Türkiye parasıyla yaklaşık 2500 TL gibi fahiş bir hesap çıkartmışlardı. Meğer Türkiye’de ikram olarak gelen çiğ köfteyi, kebab fiyatı kadar yazmışlardı. Biz bunu garnitür sanırken ekstra şişirilmiş bir hesapla karşılaştık. Garnitür namına hiçbir şey yoktu; kuru bir kebap ve arkasından gelen “turist kazıklama” tarifesi… Hüzün ve tarihin yanında, maalesef bu “esnaf hilesi” profil de Halep’in bir gerçeği olarak önümüze dikildi.
Halep’te bizi en çok üzen şey binaların yıkılması değil, bazen insanın içindeki o nezaketin de enkaz altında kalmış olmasıydı. Lokantanın lavabosunda sıra beklerken, tam sıra bana gelmişken, arkadan gelen bir adam hiç istifini bozmadan önüme atlayıp içeri girdi. Bu kabalık beni Halep adına üzmüş olsa da en azından savaşın durmuş olması açısından sevindiriciydi. Türkiye’de yetişmiş çocuklar ve Türkiye’de uzun süre kalmış olan Suriyelilerin nezaketini ileriki yolculuğumuzda hep yanımızda hissedecek ve göçün toplumu nasıl dönüştürdüğünü hem görecek hem de gelecek için ümitvar olacaktık.
İşte o an bir şeyi fark ettim: Yaşanan bu büyük acılar, bu ızdıraplar maalesef herkese bir şey öğretmemişti. Bazı insanların içindeki o vahşilik, o çıkarcılık hiç değişmemişti. Hatta içimden şunu geçirdim: “Belki de başımıza gelen her şey, kendi ellerimizle yaptıklarımızın bir sonucudur. Bazen belaları biz davet ediyoruz.”
İlahi Adalet ve Siyasi Hesaplaşma
Halep’ten ayrılırken aklımda bu şehri bu hale getirenlerin baş aktörü olarak İran vardı. İran’ın desteklediği hükümet güçleri Halep’i kuşatmıştı. Şehre girdiklerinde gerçek bir sünni kırımı yapacaklardı. Türkiye, şehrin rejim güçlerinin eline geçtiğinde bir soy kırıma uğramaması için yoğun diplomasi telefonları düzenliyordu. Dönemin dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu İranlı mevkidaşına ulaşmak için defalarca telefonla aramasına rağmen telefona çıkmıyordu. Nihayet ağır baskılar karşısında telefona çıktığında da burayı aldığında halkın güvenliği için garanti veremiyordu. Türkiye’nin ağır baskısı üzerine Halep’in yerlileri Türkiye’nin ayarladığı otobüslerle İdlib’e götürülmesine nihayet razı odular. Yani eğer Türkiye bastırmasaydı onlar Halep’i aldıklarında gerçek bir Sünni katliama yapacaklardı.
Halep’i gezdiğimde bu olay aklıma geldi ve şu anda İran’ın yaşadığı saldırıların ilahi adelet olduğunu düşündüm.. Yine de İran halkı için endişe ettiğimizden tabi ki ABD/İtrail ittifakının başarısız olmasını istesek de İran’ın ne olduğunu da unutmamamız gerektiğini hatırladım. Şara’nın İran’ı destekleyen açıklamalarda bulunmamasını yaşananları düşündüğümde hak verdim… Suriye’yi bu hale getiren İran’dı. Onun mezhepsel taassubuydu. Esed’in arkasında durmasaydı ya da onu anlaşmaya ikna etseydi Suriye bu kadar uzun bir iç savaş yaşamazdı. İran aslında ektiklerini biçiyordu.
Suriye’nin çektiği bu sıkıntıların bir gün o coğrafyada da yankılanacağını, ilahi adaletin elbet tecelli edeceğini düşündüm. Bir taraftan yapıcı işleri desteklemek zorunda kalıyor, diğer taraftan da bu krizin derin müsebbiplerini vicdanımızda mahkum ediyorduk.
Halep bize şunu anlattı: Binalar tamir edilir, camiler yeniden inşa edilir; ama insanın içindeki o yıkılan “ahlak kalesi”ni onarmak, kaledeki hendekleri doldurmaktan çok daha zordur.

Haleb’in Öne Çıkan Özellikleri ve Tarihi
Biraz da Habe’in özelliklerini ve tarihini kısaca sizlere hatırlatayım…
Kadim medeniyetlerin düğüm noktası, ticaretin kalbi ve savaşın en hüzünlü tanığı… Halep, sadece bir şehir değil; bir hafıza deposudur. Yıkıntıların altında binlerce yıllık bir imparatorluk birikimi yatar.
İsmin Gizemi: “Halep” Ne Demek?
Halep’in tam adı “Haleb-u’ş-Şehba”dır. “Şahba”, alaca veya gri anlamına gelir. Yaygın bir efsaneye göre, Hz. İbrahim bu bölgedeki bir tepede (bugünkü kalenin olduğu yer olduğu söylenir) konaklamış ve gri ineğini sağarak sütünü yoksullara dağıtmıştır. Arapça “Halaba” (sağdı) kökünden gelen Halep ismi, bu “süt sağma” eyleminden türemiştir.
Suriye’nin en büyük şehri olup 2.098 bin nüfusa sahiptir. Ama şimdi bu rakamın daha da artmış olduğunu düşünüyorum. Halep, dünyanın en eski sürekli yerleşim görmüş şehirlerinden biridir; MÖ altıncı binyıldan beri yerleşim yeri olmuş olmuştur.

Haçlı Seferleri ve Tarihsel Direniş
Halep, Orta Çağ boyunca İslam dünyasının kuzeydeki en güçlü kalkanıydı. Haçlılar bölgeye geldiğinde Antakya ve Kudüs’ü almayı başardılar ancak Halep’i asla tam olarak ele geçiremediler. Haçlılara karşı büyük uyanışı başlatan İmadeddin Zengi ve oğlu Nureddin Zengi, Halep’i bir direniş merkezi yaptılar. Kudüs’ün fethi aslında Halep’te kurgulanmıştı. Halep, Müslüman orduları için hem bir lojistik üs hem de manevi bir kale vazifesi gördü.
Ekonomik ve Siyasi Önem: “Suriye’nin Fabrikası”
Savaş öncesi Suriye’de şöyle bir deyim vardı: “Şam siyasetin, Halep ticaretin merkezidir.” Halep, Suriye’nin gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYİH) neredeyse yarısını üreten devasa bir sanayi kentiydi. Tekstil, gıda, ayakkabı ve o meşhur defne sabunları dünyanın her yerine buradan yayılırdı. Tarihi İpek Yolu’nun son duraklarından biri olması, şehri her zaman zengin ve kozmopolit kılmıştır. “Halep oradaysa arşın buradadır” sözü, bu ticari güvenin bir nişanesidir. Bugünkü Türkiye’nin Gaziantep ve Kilis şehirleri de eskiden Halep’e bağlıydı.

Suriye İç Savaşı’nın “Kördüğümü”
Savaş başladığında Halep’in düşüşü veya elde tutulması, savaşın kazananını belirleyecek en kritik hamleydi. Şehrin özellikle doğu ve kırsal kesimleri, ekonomik adaletsizlikten en çok payı alan, daha muhafazakar ve kırsal kökenli nüfusun yaşadığı bölgelerdi. Bu sosyal yapı, Şam merkezli yönetime karşı biriken öfkeyi hızlıca bir isyana dönüştürdü. 2012-2016 yılları arasında şehir Doğu (Muhalifler) ve Batı (Rejim) olarak ikiye bölündü. Burayı ele geçirmek demek; Türkiye sınırına açılan kapıyı, ülkenin sanayi merkezini ve kuzeyin kontrolünü ele geçirmek demekti. Rejim; Rusya’nın hava desteği ve İran destekli milislerin yoğun kara harekatıyla, şehri ancak taş üstünde taş bırakmayarak (özellikle doğu kısmını) 2016 sonunda geri alabildi.
Bu durum şehre girdiğimizde eski Halep olan doğu bölgesinin neden yıkıntı haline geldiğini bize anlatmaktadır. Şehrin Batı tarafında pek bir yıkıntı yok iken buradaki modern binalar ayakta dururken doğu tarafındaki tüm tarihin yok edilmesinin nedeni de şehrin sosyolojik olarak bu bölünmüşlüğünden kaynaklanmıştır.

Sosyolojik ve Dini Yapı: Hoşgörü Mozaiği
Halep, Şam’a göre daha muhafazakar ama ticaretin verdiği pratiklikle daha dışa dönük bir sosyolojiye sahiptir. Sünni Müslümanların çoğunlukta olduğu şehirde, çok köklü bir Hristiyan (Ermeni, Süryani, Rum Ortodoks) nüfus yaşar. Ermeni tehcirinden sonrası bölgeye gelenlerin kurduğu mahalleler, Halep’in kültürel dokusunun ayrılmaz bir parçası olmuştur. Halep mutfağı, dünyanın en zengin mutfaklarından biri kabul edilir. 20’den fazla kebap çeşidi ve vişneli kebabıyla gurmelerin merkezidir.
Bugün Halep, fiziksel olarak toparlanmaya çalışsa da ruhsal ve ekonomik olarak büyük bir yara almış durumdadır. Doğu Halep hala bir enkaz yığınıyken, kale çevresindeki o sahte canlılık, halkın hayata tutunma inadından başka bir şey değildir. Batı Halep’de yıkıntılar az olduğu gibi yüksek binalar da mevcuttu. İlk planda bu tezat dikkatimizi çekmişti. Tarihi bölgelere yoğun saldırılar yapılmışken modern bölgelere saldırı az yapılmış olması bizi hayrete düşürmüştü. Sonra araştırdığımızda nedeninin bu olduğunu öğrenmiş olduk. Halep, Suriye’nin geleceğinin hala en büyük göstergesidir; Halep toparlanmadan Suriye’nin toparlanması sadece bir illüzyon olarak kalacaktır.
Sünni Dünyası İçin Stratejik ve Dini Önemi
Halep, sadece ticaretin değil, Sünni İslam düşüncesinin ve Arap edebiyatının da “Kuzey Yıldızı”dır. Şam siyasi bir merkezken, Halep her zaman daha vakur, daha ilmi ve daha edebi bir derinliği temsil etmiştir. Sünni dünyası için Halep, bir nevi ilim kalesi ve doktrinlerin rafine edildiği bir laboratuvardır. İlk Darul Hadisler, ilk tekkeler burada kurulmuştur.
Halep, tarih boyunca Sünni İslam’ın kuzeydeki en güçlü savunma hattı olmuştur. Özellikle Fatımi (Şii) etkisine karşı Selçuklular ve sonrasında Zengiler ile Eyyubiler döneminde Sünni akidenin (Eş’ari ve Maturidi) yeniden tahkim edildiği yerdir. Şii bir hanedan olan Hamdaniler döneminde bile (Seyfüddevle), Halep İslam dünyasının en parlak beyinlerini ağırlayarak bir “İslam Rönesansı” yaşamıştır. Osmanlı döneminde Halep, payitahttan sonra imparatorluğun en önemli üç şehrinden biri (İstanbul ve Kahire ile birlikte) kabul edilmiş ve Sünni ulemanın en çok rağbet ettiği merkezlerden biri olmuştur.
İlim Yuvaları: Meşhur Halep Medreseleri
Halep, “Bin Minareli Şehir” olarak anılmasının yanı sıra, her sokak başında bir ilim merkezinin yükseldiği bir şehirdir. Önemli medreseler de şunlardır:
El-Hallaviyye Medresesi: Eski bir katedralin yerine inşa edilmiştir. Nureddin Zengi döneminde Halep’in en büyük fıkıh merkeziydi.
El-Firdavs Medresesi: Halep’in en güzel mimari yapılarından biridir. Sadece bir okul değil, aynı zamanda tasavvufi bir merkezdir. Eyyubiler döneminde yapılmıştır.
Es-Sultaniyye Medresesi: Selahaddin Eyyubi’nin oğlu Melik Zahir tarafından yaptırılmıştır; Sünni fıkhının en üst düzeyde okutulduğu yerdi.
Hüsreviye Medresesi: Mimar Sinan’ın Halep’teki ilk eseri olup, Osmanlı ilim geleneğini Halep’e taşımıştır.
Halep’te İz Bırakan Dev Fikir ve Edebiyat Adamları
Halep, tarih boyunca ya dahi yetiştirmiş ya da dahileri kendine çekmiştir. Bunlardan bazıları da şunlardır: Mütenebbi: Arap şiirinin tartışmasız en büyük ismi. Hamdani emiri Seyfüddevle’nin sarayında en parlak kasidelerini Halep’te yazmıştır. “Atlar, gece ve çöller beni tanır” mısrası bu sokaklarda yankılanmıştır. Ebu Firâs el-Hamdânî: Hem bir prens hem de bir şair olan Ebu Firâs, Halep’in o aristokratik ve savaşçı ruhunu şiirlerine nakşetmiştir. Farabi: “Muallim-i Sani” (İkinci Öğretmen). Mantık ve felsefe alanındaki devrim niteliğindeki çalışmalarının bir kısmını Halep’teki ilim meclislerinde yürütmüştür. İbnü’l-Adîm: Halep’in en büyük tarihçisidir. Zübdetü’l-Haleb adlı eseriyle şehrin binlerce yıllık hafızasını kağıda dökmüştür. Abdurrahman el-Kevakibi: Modern İslam düşüncesinin ve Arap milliyetçiliğinin en önemli isimlerinden biri. Halep doğumludur. “Ümmü’l-Kura” ve “Tabaiu’l-İstibdad” eserleriyle baskıya karşı hürriyeti savunmuş, düşünceleri tüm İslam dünyasını etkilemiştir.

Sosyolojik Bir Fenomen: Halep Üslubu
Halep’te ilim, sadece kitaplarda kalmamış; gündelik hayata, müziğe ve ibadet diline de sirayet etmiştir. Kıraat ve Ezan: “Halep Tavrı” denilen bir Kur’an okuma ve ezan üslubu vardır. Bu üslup, hem makamsal bir zenginliği hem de derin bir huşuyu barındırır. Ulema-Halk İlişkisi: Halep’te esnaf ile ulema iç içedir. Dükkanların çoğunun sahibi, aslında birkaç kuşak öncesi medrese tahsilli, fıkıh bilen insanlardır. Bu yüzden Halep’te “ticaret ahlakı” (her ne kadar son dönemde yara almış olsa da) aslında teolojik bir temele dayanır.
Halep, Sünni dünyası için sadece bir şehir değil, bir “zihniyet kalesidir”. Medreseleriyle aklı, şairleriyle kalbi, Kevakibi gibi düşünürleriyle de hürriyeti temsil eder. Bugün o medreselerin çoğu sessiz kalsa da, Halep’in yetiştirdiği bu devasa miras, İslam medeniyetinin DNA’sında yaşamaya devam etmektedir.

Halep Notlarınızdan Öne Çıkan Başlıklar:
• Ekonomik Kontrastlar: Yakıt fiyatlarının Türkiye’ye oranla yarı yarıya olması ve günlük hayatın “pahalılığı” ile harabeler arasındaki tezatlığı dikkatimizi çekse de tüm Suriye’de gördüğümüz gerçek hayat PAHALIYDI. Özellikle gıda pahalıydı. Zaten asgari ücretin 100 dolar üniversite hocaların 350 dolar maaş aldığı iç savaş sonrası bir ülkeydi ve küllerinden dirilmeye çalışıyordu.
• Mekânsal Tahribat (Eski vs. Yeni Halep): Modern binaların olduğu Yeni Halep’in ayakta kalmasına karşın, tarihsel dokunun kalbi olan Eski Halep’in (ve o meşhur Kapalı Çarşı geleneğinin bir parçası olan çarşının) büyük oranda yok olması tarihe ve maziye saldırın bir nişanesi gibi duruyordu.
• Yaşam Belirtileri ve Sosyalleşme: Kale çevresindeki kafeler, geniş meydanlarda oyun oynayan çocuklar ve yıkıntılara rağmen devam eden günlük rutinler.
• İletişim ve Dil: Türkçe konuşan, Türkiye’de eğitim almış birine rastlamak bizi mutlu etti ve bu durum iki ülkenin hatta iki toplumun dostluklarının gelişeceğini göstermektedir. İki toplumlu insanlar zamanla iki toplumu ve ticareti birbirine yakınlaştıracaktır. Bu bize umut verdi. Türkiye, Halep üzerinden Suriye ve hatta tüm Arap dünyasına ulaşabilecek, Türk malları buradan Arap pazarlarına girecekti.
• Manevi ve Siyasi Sorgulamalar: Emevi Camii’nin (Zekeriya Camii) restorasyon süreci bizi ayrıca sevindirdi. Sanırım bu restorasyonları Arap sermayesi karşılamaktadır.
• Halep Kalesi ve Savunma Hendekleri: Kalenin heybetli duruşu ve savaş sırasında birer siper (hendek) olarak kullanılan boşlukların, tarihin en eski savunma yapılarından birini nasıl modern bir çatışma alanına dönüştürdüğünü ayrıca tefekkür ettik. Kalenin çevresinde derin boşluk vardı ve bu boşluk üzerinde kaleye giren bir köprü bulunuyordu. Bu boşluklar savaş döneminde su bırakılarak savunma güçlendiriliyordu. Kaleyi görmemiz bize tüm tarihi hatırlattı. Çünkü bu kale burada yaşananların tek tanığıydı.
• Meydanın Sembolizmi: Kalenin önündeki meydanda mısırcıların, dondurmacıların ve kaykaylı çocukların olması, “normalleşme” çabasının en somut göstergesi. Yıkıntı ile oyunun iç içe geçmesi, geleceğe dair bir “ümit” nişanesi.
• Yıkıntıların Arasında İbadet: Bir cami binası bulamayıp, esnafın gösterdiği seccadelerle yıkıntılar arasında namaz kılmamız, maneviyatın mekândan bağımsız devam ettiğini gösteren çok dokunaklı bir unsurdu.
ibrahim halil er


