Anadolu’muzun Bağrında Neşet Etmiş Bir “Garip”

0
usta-sanatci-neset-ertas-1030x545

 

“Hep yolcuyuz, böyle geldik, gideriz.

Dünya senin vatanın mı, yurdun mu”?

 

Girizgâh

 

Toplanın ağalar, toplanın beyler,

Sizler de başımızın tacı hanımefendiler!

Yaklaşın eteğimize, kulak verin sözümüze,

Bu fakirin anlatacakları vardır size.

Eh, mademki bizi diye geldiniz.

Yamacımıza kadar indiniz.

Evvela hoş geldiniz,

Sefa verdiniz,

Diyelim de başlayalım söze.

 

Efendim bir kıssamız var.

Kıssamızda bir “kara oğlan”ımız var.

“Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm” diyen şair misali

Bu kara oğlanın çektiği dizim dizim çile var.

 

Rabb’im öte dünyada çektirmesin diyelim.

Önünü, ardını pürnur eylesin diyelim.

Gayrı müsaadenizle kıssamıza girelim.

Aşkı, ayrılığı, kadına saygısı, özlemi, gurbeti,  vatan hasreti türkülere dolan,

Erkeği, kızı, genci, yaşlısı derken milyonlarca yüreğe tercüman olan bu oğlan kimmiş,

Şu darıdünyada neler görmüş, ne menem bir hayat yaşamış bakalım, görelim.

 

Türkistan’dan Anadolu’ya, Kopuzdan Saza

 

Efendim, kıssamızın kapısı bundan yüzyıllar öncesine açılır. Kıssamıza konu olan ulu abdallar soyunun mahreci de ta Türkistan’a kadar uzanır. Ol sebepten muhabbeti izninizle evvela Türkistan’dan açalım. Türk’ün ilk harman yeri ata yurdumuza, ana kucağımıza bakalım.

Evet, ne demiştik? Ana kucağı… O, Türkistan ki malumunuz Türk’ün dev anası idi. Dev gibi Türkler yetiştiren mümbit bir bozkır idi. Namı cihanı saran Alp Er Tungalar, cihanı dize getiren Tomris Hatunlar, cihanı yerinden oynatan Mete Hanlar, un ufak olmuş devleti yeniden şaha kaldıran Bilge Kağanlar hep bu dev anasının emzirdiği dev Türklerdi. İslam’ın sancağını tutup baş üstüne kaldıran Satuk Buğra Hanlar, Çağrı ve Tuğrul ki o iki karındaştır, onlar gibi kol kola verip Türk’ün adını doğudan batıya taşıyanlar, Sultan Alparslan gibi kapı kapı gelip nihayet Anadolu kapısını omuzlayanlar hep devanasının elediği, belediği, beslediği cihangirlerdi. Roma’nın elindeki Anadolu’yu bağı bahçesi gibi gezip İznik’e başkent deyu kazık çakan Kutalmışoğlu Süleyman Şahlar, atlarını bir Fırat’ta bir Tuna’da bir Nil’de bir Meriç’te sulaya sulaya imparatorluklar deviren Muratlar, Fatihler, Yavuzlar, Mehmetler hep onun karnından düşme cengâverlerdi.

Tabii bu dev anası, evlatlarının eline pusat verip sadece şehirleri fethe salmadı. İlimde, bilimde, felsefede nice kutup yetiştirip zihinleri de gönülleri de Türk’e boyadı! Buhara’nın bağrından çıkıp ilmini yedi iklim dört bucağa nizam eyleyen, eserleri asırlarca Avrupa üniversitelerinde baş tacı edilen “Hekimler Şahı” İbn-i Sinalar; Otrar bozkırından parlayıp Aristo’nun felsefesini dünyaya yeniden öğreten, İslam mülkünün “İkinci Öğretmeni” koca Fârâbîler; Semerkant göklerine bakıp yıldızların haritasını çıkaran sultanlar sultanı Uluğ Beyler, dünyanın çapını tastamam hesaplayan Birûniler aziz Türkistan’ın sütüyle beslenen akil devlerdi.

Yine efendim, bu devanasının, devler anasının sanatta, edebiyatta burçları vardı. Aprınçur Tigin, Pratyaya Şiri, Kül Tarkan, Sıngku Seli Tutung gibi nice kalem ehlinin elinde yükselen dev anasının sesi Türkçemiz; Kaşgarlı Mahmutlarla, Yusuf Has Haciplerle, Ali Şir Nevailerle cihana nüsha nüsha yayılıp Fuzulilerin, Bakilerin, Nefilerin, Nabilerin, Şeyh Galiplerin dimağından arşa varmış; şükür ki günümüze kadar ulaşmıştı.

Üdebanın mürekkebi divanlarda nurlanadursun dev anasının kadim nefesi Türkçemizin kâğıda sığmayan, hokkadan çıkmayan satırlara ulaşmasa da sadırlardan taşarak yine gönüllere ufuk ufuk yayılan bir başka rüzgârı vardı ki ilk şairlerimiz şamanların, kamların, ozanların hançeresinden çıkıp da yeni bir kol açmıştı. Dev anası Türkistan’ın havsalaya sığmaz engin bağrında ateş yakan şamanlar, kamlar; vecde gelip kopuzun iman tahtasına her vuruşlarında ciğerlerinden eflake yeni bir destan, koşuk, sagu uçardı. Ve Türk, bu şiirlerin her bir satırını ayet gibi toplar; kuşaktan kuşağa, uşaktan uşağa bir sır gibi üflerdi. Zira bilirdi ki bunlar şiir değil aziz milletin aklı, havsalası, hafızası idi.

Devran dönüp de vakit İslam nuruna eriştiğinde Türk’ün öz bağrından çıkan bu nefes, yeni bir gömlek giydi. Zira Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevi, bu arı duru nefesi, “hikmet”leriyle yeşillendirdi. İşte bundan sonradır ki İslam, Türkistan’ımda bu hikmetlerle yüreklere perde perde indi. Okuma yazma bilmese de İslam’ı bu hikmetlerden “hece hece” ezber eden Türk, tıpkı bin yıl önceki atasının destan çığırması gibi vardığı yerlerde kopuzuyla, davuluyla bu hikmetleri söyledi, söyletti, zihinlere nakşetti.

Türkistan’ım İslam nuruyla kuytu köşe dip bucak boyanadursun Pir’in el verdiği erenler bu sefer Horasan’dan bir bulut gibi batıya ağan bahadır Türk kafilelerinin, göç kervanlarının arasına karışarak Anadolu’ya geldi. Çadır çadır, oba oba yeni yurda dağılan Türkmenlerimle etle tırnak olan bu erenler; sinelerinde taşıdıkları, zihinlerine kazıdıkları hikmetleri gâhi sazla gâhi sözle gâhi lisanıhâlle gözünün değdiği, sesinin ulaştığı herkese ığıl ığıl verdi de öğretmeden öğretti! Nihayetinde alplar, alperenler atlarla, pusatlarla Anadolu’yu fethederken; ak sakallı kocalar, nur yüzlü bacılar, balalar kağnılarla, otağlarla Anadolu’yu yurt ederken; ahiler, abdallar, ozanlar hikmetlerle, türkülerle, destanlarla bu toprakları biiznillah ebet müddet vatan etti.

İşte yarenler… Bu vatana kırk bin konak yapan Türk, yüzyıllar boyu “kızıl elmaya” deyu naralanarak Türkistan’dan kalkıp Avrupa ortalarına kadar ağım ağım ağarken her konakta bir yandan Hakk’ı anıp söyledi bir yandan da türkü çığırıp dinledi. Ancak sevinciyle ünlese de, derdiyle inlese de sözü musikiyle söyleme itiyadı hiç değişmedi. Anadolu’ysa bu eski itiyadın türlü seslere, türlü söyleyişlere büründüğü geniş bir meydan oldu. Bacılarla, kocalarla, hocalarla, abdallarla, erenlerle, yiğitlerle, dervişlerle Anadolu’ya taşınan Türk’ün büyük kültür ve töresi kimi yerde bir tekke içinde nefes ve ilahiyle, kimi yerde bir köy odasında koşma ve semaiyle, kimi yerde bir meydanda yahut kahvehanede sazla, sözle, türküyle, maniyle vesselam bin bir donda, bin bir tonda şiirle yüzyıllarca akmaya devam etti.

Yunus’un dilinde gönle, Pir Sultan’ın sözünde nefese, Köroğlu’nun bileğinde yiğitliğe, Karacaoğlan’ın hülyalı gözünde güzele ve gurbete, Dadaloğlu’nun efeliğinde Türkmen’in hürriyet sevdasına büründü. Erzurumlu Emrah’tan Seyranî’ye, Ruhsatî’den Âşık Veysel’e kadar nice saz şairinin elinde her devrin derdi, sevdası, hasreti başka başka tellerden dile geldi. Devir değişti, âşık değişti, söylenen değişti; sazın bağrında saklanan Türk’ün sesiyse hiç değişmedi.

Zira âşık, Türk’ün yalnız şairi değil biraz da mazisiydi. Vakanüvis olup biteni tarihin defterine kaydederken o, aynı vakanın gönülde açtığı yarayı, bıraktığı sızıyı sazında dillendirirdi. Harp çıktığında destan, ölüm kapıya dayandığında ağıt, gönle sevda düştüğünde güzelleme, meydana bir yiğit çıktığında koçaklama olup onun hançeresinde dile gelirdi! Kaleme, kitaba eli varmayan Anadolu’mun saf çocuğu, âşığın sazından sadra şifa verircesine yükselen seste kendi sevincini, öfkesini, hasretini, gurbetini bulur; gönlünün boncuk boncuk düğümlerini yine onun sesinde, sözünde, nefesinde çözerdi. Ol sebepten âşığın sözü çoğu vakit kâğıda düşmeden gönle düşer, kitaba yazılmadan Türk’ün sinesine girerdi.

Asırlar geçti. Türk’ün otağ kurduğu nice diyardan boylar, beyler, beylikler, sultanlar, hanlar, hanlıklar, devler, devletler gelip geçti. Nihayet bir vakit cihanı tutan “Devlet-i Âliye” bile bir gurup ihtişamıyla tarihe geçti! Tahtlar devrildi, “umman”a varan hudutlar değişti, kervan yollarından trenler geçti. Kandil, fitil, çakmak, fener derken sonunda geceyi gündüz yapan floresan lambalar, neon ışıklar geldi. Dünya küçüldü, yollar kısaldı, imkânlar çoğaldı. Lakin dünya döndü döneli insanın hâli, ahvali binden bir azalmadı. Yine sevdi, alamadı; özledi, kavuşamadı; düştü gönül gurbetine de arka sokaktaki sılaya varamadı! Emrihak vaki oldu, dünya bu ya, on yedisinde terütaze genç dünyaya gözlerini yumdu! Anası ciğerparesinin ardından saçlarını yoldu. Sevdiği kuytularda yaşın yaşın ağladı da sözü dudaklarında mühürlendi, durdu. Hâsılı nice olmazlar oldu, dolmazlar doldu da şükür ki sazın sesi, aşığın sözü susmadı. Türkü, Türk’ü bu yalan dünyada yalnız başına bırakmadı.

Zira artık anladınız ya Türk demek sazın, sözün, destanın, varsağının, semainin, türkünün… içine doğmaktı! Türk demek nerede, ne zaman olursa olsun âşıkla hemhâl olmak, şiirle harman olmak, sevincini sanatla üleştirip yarasını sanatla sağaltmaktı! Türk demek binlerce yıldır çağım çağım çağlayan pınardan ya kana kana içip söylemek ya da söyleyeni dinlerken kendinden geçip yeniden özünü bulmaktı. Hâsılı kelam Türk demek türküler dinleyip yeniden Türk’ü bulmaktı!

Belki türkü Erzurum’da, Kars’ta başka; Sivas’ta, Kırşehir’de başka; Toroslarda, Çukurova’da başka bir eda buldu. Belki kiminde atışma, kiminde deyiş, kiminde horon, kiminde zeybek, kiminde barak, kiminde bozlak olarak yer buldu. Ancak adı, ezgisi değişse de çalanın da söyleyenin de dinleyenin de oynayanın da yüreği “Türk, Türk!” diye vurdu.

Yüreği “Türk!” diye vuran yerlerden biri de Orta Anadolu’da Kırşehir ve havalisiydi. Burada Abdalların elinde emeğin, geçimin, geleneğin, sevincin ve hüznün müşterek dili hâline gelen saz; düğünde oynatır, gurbette ağlatır, muhabbette sözü bereketlendirirdi. Dünyaya gelir gelmez kulağına sazın tıngırtısı çalınan çocuk derdi, kederi tanımadan bozlağın yanık sesini işitir; ustanın elindeki sazdan yalnız ezgiyi değil, bir ömrün usulünü, bir ocağın terbiyesini de öğrenirdi.

Bozlak da işte böyle bir hayatın musikisiydi. Bozkırın ortasında uzayıp giden o, yanık, uzun hava; yüreğe sığmayan derdin gırtlaktan kopup ovaya salınmış hâli gibiydi. Kırşehir’in, Kırıkkale’nin, Nevşehir’in, Niğde’nin, Yozgat’ın, Ankara’nın, Çankırı’nın düğünlerinde, meclislerinde asırlar içinde ünle’nen bu makam; yirminci asrın başlarında Muharrem Ertaş’ın elinde, dilinde, telinde ünlendi de ana yurtta onunla bilindi.

Kelamı bu surette bağladığımıza göre şimdi izninizle biraz büyük ustanın izine inelim. Sadede gelmek için kelamı biraz da onun kaderinde gezdirelim.

 

Bozkırın Bağrında Bir Abdal Ocağı

Muharrem Usta

 

Dostlar, daha yedi yaşındayken babasını kaybeden Muharrem Ertaş, aynı zamanda ilk ustası olan dayısı Bulduk Usta’nın evinde, elinde yetişti. İlk gençliğinden itibaren yine kendi gibi abdal soyundan olan Yusuf Usta’ya çıraklığa soyunan Muharrem Ertaş, onunla yedi yıl köy kasaba gezdi. Ve Yusuf Usta nasıl söylediyse, nasıl ünlediyse, nasıl tellediyse bir bir zihnine nakşetti. Bir zaman da ustasıyla birlikte çalıp söyleyen Muharrem, yaşı on beş on altıya geldiğinde ustasından el alarak müstakil olarak çalgı çağanağa, düğün derneğe girmesini bildi. O, artık genç yaşına rağmen Muharrem Usta idi!

Abdal ustalarından aldığı emaneti sazında yoğurup kendine has bir eda geliştiren bu genç usta; sesinin genişliği, rengi, tınısı ile çok geçmeden ünlendi. Bozkırın bağrında bozlağa öyle bir nefes verdi ki yüzyılların meşhur makamı “bozlak” bile bir zaman sonra onunla birlikte bilindi. Gayrı Muharrem Usta; törenin, merasimin, meclisin aranan, beklenen, gözlenen sesiydi!

Ne demişler: Kuş kanadıyla, er atıyla, erkek hanımıyla… Usta da genç yaşta bu kaideye uydu da sesine ses veren Hatice Hanım’la evlendi. Lakin hayat bu, Allah bu evliliğe de Hatice Hanım’a da fazla ömür biçmedi. Hanımının vefatına çok üzülen Muharrem de doğduğu toprakları terk ederek kendini bir yol gezmeye verdi. Bu dertle bilenerek sanatını Keskin’de, Yerköy’de, Çiçekdağı’nda, Kırtıllar’da devam ettirdi.

Kırtıllar’da altı yıl kalan Usta, Hatice Hanım’ın ardından tuttuğu gönül orucuna tamam, dedi. “Allah’ın emri, Peygamberimizin sünnetidir.” deyip bu sefer Hacelobası’ndan kendi gibi âşık Mazlum Usta’nın kızı Döne’yi kendine nikâh etti.

Uzatmayalım, aldılar, verdiler dünya evine girdiler. Cenabıhak bu yuvaya beş evlat ihsan etti. Lakin o çocuklardan biri vardı ki sanki yalnız Muharrem Usta’nın oğlu olarak değil, asırlardır Türk’ün sazında, sözünde çağlayıp gelen o kadim sesin yeni hançeresi olarak dünyaya gelmişti. O, bozkırın bağrında pişen bozlağı, atalarının bin yıllık irfanını ve milletinin ortak hissiyatını bir kez daha dile getirecek; türküyü yeniden Türk’le buluşturacaktı. O çocuğun adı Neşet’ti.

 

Bir Kara Oğlan

Neşet

 

Şimdi biz ne edelim? Menzilimize vardığımıza göre Usta’mızı ardımızda bırakalım da yazımıza bir yol da oğlundan devam edelim. Lakin sözü önce Neşet’imize verelim de dünyadaki ilk sergüzeştini ondan dinleyelim:

“1938’de cihana, Kırşehir’in Kırtıllar köyünde geldin dediler.

Babana Muharrem, anana Döne, dedinse atayı bildin dediler.

Dizinde sızıydı, anamın derdi; tokacı saz etti, elime verdi.

Yeni bitirdiydim, üçünen dördü; baban gibi sazcı oldun dediler…”

Dünyaya gözünü açar açmaz Abdal soyunu devam ettirsin diye göbeğine babasının sazı konulan Neşet, az biraz büyüyünce babasının peşine takılıp onunla köy köy, düğün düğün dolaşmaya başladı. Zil, darbuka, keman, cümbüş derken yukarıda da dediği gibi en son sazda karar kıldı. Ve ondan sonra “ekmek ağacımız” dediği sazı, elinden bir daha bırakmadı.

Muharrem Usta’nın gözbebeği Neşet, yaklaşık on beş sene boyunca babasıyla gezdi, dolaştı, çaldı söyledi. Babasının koltukaltında dinleye dinleye kulağı, çala çala eli, söyleye söyleye dili inceldi. Ne demişler: Babanın geçtiği yollardan çocuk daha kolay geçer. Ol sebepten Neşet; sazın perdesini, sözün vaktini, bozlağın makamını, Abdal ocağının adap ve erkânını velhasıl bir geleneğin geleceğe nasıl taşındığını daha kolay belledi. Vakti eriştiğinde ustasının nefesini eksiltmeden kendi nefesini de sazına katmasını bildi. Artık o, adı meclislerden taşmış, sesi bozkırın dört bir yanına varmış genç bir saz şairi; Ulu Abdal soyunun istikbaliydi.

Böylece babadan, dededen, sülaleden vesselam ta ötelerden kuşak kuşak süzülüp gelen o kadim sesi yaşatmaya başlayan Neşet, daha o yaşta Hakk’ın sırrını anlar gibi oldu. Ve çocuk denecek yaşta aşağıdaki dizeleri yazarak bin yıl önceki “hikmetlere” aşina olduğunu ortaya koydu:

“Bir yaratmış Allah tüm insanları,

Ayrılık fesadın sözünden olur.

Ayrı görme gel şu insanoğlunu

Her niyet kişinin özünden olur.

 

İnsana aşığım Hâk özümdedir.

Garibim özümde hem sözümdedir.

Ruhunun aynası bak yüzündedir.

Hakikat insanın gözünden olur.”

Gel zaman git zaman bozkırda biraz daha nasibini toplayan Neşet, zaman 1950’yi biraz geçtiği zaman acı bir haberle yıkıldı. Duydu ki anası Döne Hanım, dünya gurbetini tamamladı da “sılaya” doğru yolculuğuna başladı! Ve geride Neşet gibi dört tane daha can parçası bıraktı.

İşte belki de bundan sonradır ki Neşet hakiki manada âşık olmanın, abdal olmanın künhüne vardı. Zira gönül ateşi öyle bir yandı ki bizim ham Neşet’e Hakk’ın divanında dağlanmaktan başka çare bırakmadı.

Bu ilk “yangında” yana yana “pişen” Neşet, hakikatin yarasına yapıştırdığı “gönül dağıyla” az biraz kendine gelse de bu elim olaydan sonra Kırşehir’de duramadı. Odalara, obalara sığamadı. En sonunda

“Garibim dünyada gülmedi yüzüm,

Kahretti, ağladı her iki gözüm,

Kadere, talihe, feleğe sözüm,

Ölmeden kefenimi diktirdi bana.” dedi de el aldığı babasının, ustasının duasıyla Ankara’ya yollandı.

 

Düştü “Garip” Yollara

 

Neşet Ankara’ya varsın. Bir zaman, dağlanmış yüreğiyle avare avare dolaşsın. Sonra da sitem ettiği “kaderin, talihin, feleğin” fısıltısıyla o zamanın tek sesi TRT Radyosuna çıksın. Yayına hazırlanan Sunucu Muzaffer Sarıözen’e meramını anlattıktan sonra “Yurttan Sesler” programına alınsın. Biz de radyonun sesini açalım da Neşet’e kulak verelim.  Tüm Türkiye gibi onun o yanık sesinden “Geleli Gülmedim Ben Bu Cihana” adlı bozlağı dinleyelim. Sonra da sizinle birlikte tekrar ozanımızın ahvaline dönelim.

Evet, sizin de tahmin edebileceğiniz gibi on binler, bin yılın nefesini özünde taşıyan bu sese kayıtsız kalamadı. Programdan sonra belki de ilk defa bu kadar kişi Radyoyu aradı da genç âşığı andı. Programa bir daha çağrılması için ısrarlandı. Muzaffer Bey’se hem mutlu hem şaşkındı. Ancak madem halk, âşığını bir daha bir daha duymak istiyor ona da yeniden program yapmak kalırdı. Hem zaten bu programlar niçin vardı? Muhabbeti en başta “Dinlensin, dinlendikçe gönüller şenlensin!” diye açmamış mıydı?

Uzatmayalım, Neşet Ertaş hemen iki hafta sonraya, sıraya alındı. Ve ondan sonra iki sene her on beş günde bir “Yurttan Sesler”e çıktı ki memleket âşığa da bozlağa da kandı. Kanamayanlarsa yeniden telefona dayandı. Niçin istedikleri an Neşet Ertaş dinleyemiyorlardı? Bu piyasada benim diyen renk renk boy boy plakla poz kesebiliyorsa Neşet Ertaş’ın nesi vardı? O da hemen bir plak çıkartmalıydı.

Artık Neşet Ertaş’ın önünde başka bir yol vardı. Ve bu yol bizzat halkın teveccühüyle açılmıştı. O da buna daha fazla dayanamadı. Ve soluğu sadece musikinin değil hemen her şeyde beş yüz yıldır Müslüman Türk’ün kalbinin “Dran dran!” attığı İstanbul’da aldı. Eh, duymuşsunuzdur, İstanbul’da da bu işin kalbi o zamanlar Unkapanı’ydı.

Sözün kısası sonunda -bin bir zorlukla da olsa- Neşet Ertaş da bir plak çıkarttı. Buna destek olan biraz da Şençalar Plak’tı. Devir beşlik simit gibi plaklar çalan gramofon devriydi. Lakin her bir plağın aldığı türkü yine bir taneydi. Ol sebepten Neşet işini şansa bırakmadı. “Çaldımsa miri malımı çaldım!” diyen Şeyh Galip gibi usta malı “Neden Garip Ötersin Bülbül” bozlağıyla avazı İstanbul’dan tüm memlekete saldı! Bundan kelli o, adı plaklara geçen ilk Abdal Neşet Ertaş’tı.

Adı plaklara geçti geçmesine ya -söylemeye dilimiz varmasa da- yoksulluğun gölgesi peşini bırakmadı. Namı duyulsa da türküleri gece gündüz havalansa da nereye gitse yoksulluk ondan önce davranıp kapıyı çaldı. Zira geceleri saz çalıp türkü söylediği pavyondan onun eline geçen günlük yedi buçuk liraydı. Üstelik öğle ve akşam yemeklerini de orada yemek zorundaydı. Yoksa tek göz odasının kirasını karşılayamaz, ay sonuna çıkamazdı!

İki seneyi de böyle geçirdi Neşet. İstanbul’da tutunabilmek için var gücüyle direndi Neşet. Önce Beyoğlu Saz’da, sonra gazinolarda hatta en son işte böyle pavyonlarda gırtlak paralamacasına bozlaklarını çığırdı Neşet! Lakin İstanbul, bozkırın çocuğunu kucaklamadı. Kalabalıklar içinde kaybolan, yüreği dağlı Neşet’in yarasına merhem olmadı. Vesselam gönlü sevgiyle büyüyüp acıyla yoğrulan Neşet, İstanbul’a ısınamadı. En önemlisi de İstanbul’da onmadı.

Peki, şimdi Neşet, ne yapsındı? Kırşehir’e dönemez; yeniden bir başına boz dağlara, boz kırlara karşı türkü havalandıramazdı. Önce anasının, ardından küçük kardeşinin vefatıyla daralan şehre artık sığamazdı. Nihayet kararını verdi.

“Hak bildiğim yoldan ayrı gitmedim.

İnsanı insandan ayırt etmedim.

Gönülleri kırıp can incitmedim.

Bir Garip sazımı çaldım giderim.” dedi de evvelden sınadığı Ankara’ya yeniden istikâmet verdi.

Şimdi biz ne yapalım? Neşet’imizin alıncığına kulağımızı dayayalım. Dayayalım da bu Ankara sergüzeştinin girizgâhını ondan duyalım:

“Ankara’ya bir Pazar günü kondum.

Bizim Sünnetçi Veysel Usta’yı buldum.

Epeyce ağleştim, evinde kaldım.

Yüz lira verdi bana. Bir pambık yatak aldım.

Kaybettiysen böyle buldun dediler.

 

Bir ev kiraladım münasip yerde,

Kaldı kavmi kardaş hep Kırşehir’de.

Bu aşk hançerini vurdu derinde,

Çaresini bulamazsan ölüm dediler.”

Evet, çaresini bulmak zorundaydı. Zira ense kökünde hem gurbet hem yalnızlık hem de ölüm gibi bellediği yoksulluk vardı. Malumunuz, her kilidin anahtarı başka başka olsa da Neşet’in kilitlerini açacak anahtar elindeki sazdaydı. O da ne yapsın? Vursun sazı omzuna. Düşsün yine TRT Radyo yoluna.

Ee, ne demişler? Kul yandım demeyince Hızır yettim demezmiş. Neşet’in Hızır’ı da galiba yine TRT’deymiş. Görelim, bakalım Neşet, ekmeği nasıl elde etmiş.

O günlerde de nasip ya TRT’nin açtığı “Mahalli Sanatçı” sınavı vardı. Sınavda kim mahirane bir şekilde sazını tıngırdatır,  türküsünü çığırırsa o, kendi yöresini tanıtacak programı yapmaya hak kazanacaktı. Bu tabii bizim Neşet için serapa biçilmiş ve de üstüne “cuk” diye oturacak şekilde dikilmiş kaftandı!

Eh, sonucu belli sınavı usulen açıklayalım: Bu sınavı, bizim Neşet, en baş birinci kazandı! Ve bundan sonra TRT Ankara Radyosunda her pazartesi ve cuma program yapıp Kırşehir’i tanıtmaya, o meşhur bozlaklarını uzun dalga, kısa dalga ama hep dalga dalga söylemeye başladı. İşte bundan sonradır ki Neşet’in hayatında ikinci bir dönem başladı.

Zira Neşet, burada bir yandan Kırşehir’ini tanıtıp memleketine gönül borcunu ödüyor; bir yandan da gönlünce türkülerini söylüyordu. Öte yandan “emmi” bildiği Ozan Hacı Taşan sayesinde Ankara’nın Babıali’si Rüzgârlı Sokak’a adım atıyor, buradaki pavyonlarda her gece bozlağa duruyordu. Dahası başkentte muhit ediniyor; Altındağ’da yeni açtığı sazevinde saza, söze gönül verenleri eteğine topluyordu. Vesselam kuşlar, Neşet için artık çok yüksekten uçuyordu!

 

 

Aşkın Odu

Leyla

 

Kuş bu uçar, biraz daha uçsun! Şimdilik kanadına Neşet’imizin baht rüzgârını doldursun. Ama buna darıdünya derler. Kuşlar bir kapıdan girdiyse öbür kapıdan giderler. Peki, biz şimdi ne yapalım? İnelim Altındağ’a da Neşet’imizin kaderine ne menem bir kuş inmiş, ona bakalım.

Evet, efendim. Ne demiştik, kuş… İşte bir gün bu sazevine bir kuş daha kondu. Bu gönül kuşunun adına Leyla dediler, bir selamla Neşet’in aklını başından aldı da yerden yere vurdu. Ve Neşet, domdomla vurulmuş gibi olduğu yerde dondu. Bundan sonra da onun için aşkın adı Leyla oldu.

Leyla aşağı, Leyla yukarı derken gece gündüz “Leyla” sayıklamaya başlayan Neşet, sonunda çareyi varlığını onun ardına vurmakta buldu. İşe Rüzgârlı Sokak’tan başlayan Neşet; o kapı, bu kapı derken Simurg’u ararken varlığı özünde bulan otuz kuş misali kendini yeniden Rüzgârlı Sokak’ın başında buldu. Ve sanki bir yerlerden Leyla’nın sesi, soluğu, kokusu geliyordu. Neşet de bu izin peşinde yolu doğrulttu. Uzatmayalım nihayetinde bir pavyonun kapısında durdu.

İçeriye girdiğinde Leyla, tıpkı kendisi gibi sahnede türkü söylüyordu. Leyla; kara gözüyle, kara kaşıyla, kara saçıyla gecenin içinde Leylalığın hakkını veriyordu.  Söyledikçe bir isli, izli duman oluyor; Neşet’in içine içine doluyordu. Ve Neşet, sanki yeni baştan “neşet” oluyordu…

Gayrı hayat denen mefhum Neşet için Leyla’dan ibaret olmuştu. Leyla söyledikçe her söz Neşet’in ten kabına ruh niyetine dolmuştu. Artık ondan başka bir şey düşünemiyordu. Mecnun olmasına ramak kalmış Neşet Allah’ın emri, Peygamberimizin kavline uyup; erenlerin himmetine sığınıp Leyla’sını istiyordu. Peki, Leyla bu işe ne diyordu?

Aradan çok geçmeden sazevinde bir gün otururlarken bunu da sordu Neşet. Hâl diliyle binlerce kez söylediğini diliyle ikrar edip eteğindeki taşları Leyla’nın avucuna bir çırpıda döktü Neşet. Yüreği parpazlanarak Leyla’dan Leyla’sını istedi Neşet.

Ne demişler mayasız yoğurt tutmaz. Oğlan el etek öpse, yetmedi püskül saçak öpse hatta taş toprak öpse de kızın gönlü olmayınca yuva kurulmaz. Lakin bu hikâyenin düğümü başka yerde. Ona da geliriz ya, biz Leyla’dan bahsedelim.

Efendim, siz de anladınız ya sazevine diye bu geliş gidişler boşuna değil. Zira Leyla da oğlumuz Neşet’e karşı boş değil. Ol sebepten bizim kaşı kara, saçı kara, adı kara Leyla allandı bu soruyla. Sonra da kara gözlerini mahbubuna dikip “Evet!” diyerek ballandı Leyla!

Evet, efendim. Gayrı sözü düğümleyelim. Bu “Evet!”le gençler kap kacak, ev bucak derken yuvalandıklarına göre ne diyelim: Onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine!

 

Aşkın Külü

Usta

Amma velakiiin, biz kerevete çıksak da hikâyenin sonu deyip düğümü burada atsak da Leyla’nın türkücü olduğunu duyan Muharrem Usta kerevete çıkmadı. Oğlunu, gelinini kutlamadı. Aksine bir bozlak çığırdı da düğümü bu hikâyenin tam orta yerine attı. Duyalım, bakalım, Usta; tazelerin ocaklarına ateşleri nasıl saldı:

“Temiz ruhlu, saf kalplisin, şöhretsin,

Hakkın vardır evlenmeye evladım.

Mevla’m sebep olanları kahretsin!

Aslı bozuk alma dedim evladım.

…”

Ne demişler: Tut kelin perçeminden… Duydunuz ya, işbu şekilde çok ağır konuştu Usta… Oğlum, gelinim, demedi; muhabbetin belini orta yerinden kırdı Usta. Yetmedi bunu plak yapıp cümle âleme duyurdu Usta.

Cümle âlem duyar da gençler duymaz mı? Bu sözleri duyan Leyla, gözyaşlarını bahar bulutları gibi döktü. Neşet’se sazına dayandı da duvar dibine çöktü. Dünyası başına yıkıldı, say ki ev üstüne çöktü. İlle de “aslı bozuk” sözü, kâbus gibi üstüne çöktü. Eli yavaşça mızraba gitti, sazının teline çöktü. Aldı sözü Neşet, bakalım içini nasıl döktü:

“Aşkı kimden aldın, sevgiyi kimden?

Aslı bozuk deme gel şu insana.

Soracak olursan eğer ki benden,

Aslı bozuk deme gel şu insana!

…”

 Hangi dörtlüğe sıvandıysa onu “Aslı bozuk deme gel şu insana!” dizesiyle bitirdi Neşet. Lakin en son dayanamadı da sözü “Senin fikrin bozuk, dostluk bahane!” diyerek bağladı Neşet. Bununla da “Aynı ruhun insanlarıyız.” dediği babasıyla arasına fark etmeden ince bir perde indirdi Neşet…

Lakin perdenin büyüğü “büyük”ten geldi. On yıllardır köy kasaba gezip fikir dağıtan Usta, bu söze pek içerledi de sözünü dinlemeyen oğluyla arasına perdeyi indirdi. Görelim bakalım Muharrem Baba ne dedi:

“Küsmedim Neşet’im kahrettim sana.

Baban değil miydim, sormadın bana.

Olan olmuş yavrum ne deyim sana?

Sen aklını yitirmişsin evladım…”

Evet, efendim. Gördünüz ya, sanatçının kavgası bile sanatlı oluyor. Yaptıkları “taşlamalar”, yıllar sonra dahi zevkle okunuyor. Lakin bu sefer hâl u ahval başkaydı. Âşıklar, dinleyiciyi eğlendirmek için değil; bir aile meselesi için “atışma”ktaydı! Yazık ki hitamı tatlıya bağlanamadı. Ne Neşet Leyla’sını bıraktı ne de atası Muharrem Usta inadı. Ne acıdır ki bu iki güzel insan ruhen sağlığında kavuşamadı. Ve Neşet bir daha atasının dizine başını koyamadı.

Haydi, şimdi baba- oğul arasındaki bu hazin durumu biraz ardımıza alalım. Uzayan sözü beri çekelim de izninizle yeni evlilerin dizinin dibine varalım.

Geçmiş zaman olur ki… Plaklardan dünlemek bir ayrı güzel… #neşetertaş |  NEŞET ERTAŞ | Facebook

Aşkın Dumanı

Neşet

 

Neşet efendim, şimdi ulu bir heyecan ağacı… İlk bakışta yangına uğradığı Leyla’sını iple değil urganla çektiği aylardan sonra nihayet kollarına aldı. Öptü, sevdi, muradına erdi. Yüce Allah onlara bir değil, iki değil, tam üç evlat verdi.

İlk zamanlarda dilleri tatlı, hayatları ballıydı. Sonra sonra sözün ucu döndü dolaştı hep Muharrem Usta’nın attığı düğüme vardı. Ara ara bu düğüme bir düğüm de Neşet attı. Leyla bu düğümleri sıktı da sıktı. Bir zamana geldiler ki düğümün gölgesi ta evin üstüne vardı. Yıllarca bu düğümün gölgesinde yemek yediler, gülseler de düğüm hep onlara baktı. En sonunda çeke sıka düğüm işi kangrene vardırdı. Kömür gözlü, kurum saçlı Leyla baktı ki muhabbet marsık gibi karardı. Yedi yılın sonunda kangreni kesip attı da bir gece Ankara’nın o kasvetli havasına karıştı…

Geride üç çocuk, bir de yarım Neşet kaldı. Bu yarımlık, Neşet’in hayatına ağdı da ağdı… Belki de Leyla’nın bu gidişi Neşet’i tamamladı. Hamdı, pişti, yeniden yandı. Bundan sonra bir daha şifa bulmadı. Zira Leyla’nın hasretliği yüreğinden damarlarına yayıldı. Ve zaman içinde say ki Mecnunluk istidadı kazandı. Kendini yollara saldı. Bir daha gelmeyecek gelse belki de durmayacak Leyla’sını şehir şehir konser konser ararken en bilinen, en sevilen türkülerini yazdı, okudu, çığırdı.

Bu türküler kulaktan kulağa fevç fevç dağıldı. Ta Muharrem Usta’nın kulağına vardı. Bunları duyan Baba’nın, yüreği bir daha sızladı. Bu sızıyla sazı, mızrabı bir daha eline aldı.

Biz şimdi ne yapalım? Sındırgıyı sıyırmış, kara ağaca kandil bağlamış bu Usta’ya kulağımızı dayayalım. Ne dedi, ne söyledi, hep beraber duyalım:

“Evvel de tutmadın Neşet sözümü,

Öksüz koydun yavruları, kuzunu,

Almasaydın Boluların kızını,

Son pişmanlık fayda vermez evladım.

 

Tükettin ömrümü koymadın özümü,

Ata sözü tutmayan döver dizini,

Leyla çıkmış konsere takmış pozunu,

Bu da bize bir züldür evladım.”

Azizim, ne demişler: “Her derdin olur çaresi, her inleyen ölmez.” Neşet de bu sözlere karşı inledi lakin ölmedi. Yangınına körükle giden ustasına, babasına bir yol içerlese de zinhar kem söz söylemedi. Dilini ısırdı da sözü ileri götürmedi. Lakin çıktığı ilk konserde bel kırıp sevenlerini “Bizi deyip geldiğiniz yollarda yüzüm var. Ayaklarınızın türabı, gönüllerinizin hizmetçisi, dertlerinizin ortakçısıyım!” diyerek selamladıktan sonra şu türküyü söyleyerek babasından af diledi:

“Cahildim dünyanın rengine kandım.

Hayale aldandım boşuna yandım.

Seni ilelebet benimsin sandım.

Ölürüm sevdiğim zehirim sensin

Evvelim sen oldun ahirim sensin

…”

Türküyü bitirdiğinde kendi de bitti Neşet… Çünkü sadece nedamet getirmedi, aşkını yeniden dillendirdi Neşet… Hâlâ harlı yüreğinden diline düşenlerden cılgım tere battı Neşet…. Onu diye gelenlere dönerek: “Saygısızlık olmazsa ceketimi çıkarabilir miyim?” dedi de bir daha denedi Neşet:

“Kendim ettim kendim buldum.

Gül gibi sararıp soldum.

Eyvah, eyvah, ey!

…”

Gözlerine yeniden “su” geldi Neşet’in. Sesi titremeye, göğsü daralmaya başladı Neşet’in. Yüzüne bir lokmacık gülümseme bulaştırdı. Dudaklarını mikrofona yaklaştırdı. Ve mızrabı oynatarak yeni bir türküye başladı:

“Yazımı kışa çevirdin.

Karlar yağdı başa Leyla’m!

Yazımı kışa çevirdin.

Kar yağdırdın başa Leyla’m!

Viran oldu; evim, yurdum.

Ne söylesem, boşa Leyla’m!

Ne söylesem, boşa Leyla’m!

Boşa Leyla’m!..”

Beş on seneyi işte böyle “ah dedikçe bir ah daha ederek, ah u vahı dağı taşı delerek” geçirdi. O, her “Ah!” dediğinde bir türkü dile geldi. Her türkü, zaten bağrı yanık Anadolu çocuğunun ciğerini deldi. Ve bu bağrı yanıklar bir zaman sonra o nereye gitse peşinden geldi. Çaldığı pavyonlar, gazinolar; çıktığı turneler, konserler hemdertlerle lebalep doldu da cümle âlem Neşet’in içli avazına eşlik etti.

 

 

 

Baba Neşet

 

1980’ler yaklaşırken Neşet şöhretinin zirvesindeydi. Artık kalabalık gruplarla, tiyatrocularla değil müstakil olarak turnelere çıkmakta, genç yaşlı demeden derdi olanı, onunla hemhâl olanı peşinden sürüklemekteydi.

Posterleri fuar alanlarında Zeki Müren, Emel Sayın, Barış Manço gibi isimlerin posterlerinin yanına asılmakta; ismi en üstlere yazılmaktaydı. Yurt içinde şehir şehir gezdikten sonra yurt dışına açılmakta bilhassa Almanya’daki gurbetçilerimizi “Canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını!” diyen şair misali gönülden beslemekteydi. Plaklardan sonra kasetleri de yok satmakta, radyodan sonra çıktığı televizyonda da milyonları yüreğiyle kucaklamaktaydı.

Şan u şöhreti bir karar artadursun burada gelin sizinle ona bir kapı daha açalım. Neşet dediğimiz Abdal sulbünden inme, Türkmen karnından düşme, taa Yesevilerden gelme bu gönül adamının binlerce yıl öteden getirdiği fıtratına bakalım. Bu kadar namın yanına inayetiyle, himmetiyle tabii Allah’ın izniyle “baba” sıfatını nasıl almış ona bakalım:

Efendim, Neşet Baba nam türkücümüz Kuyruklu yıldız gibi geçtiği yolları aydınlatır; koynuna, kuşağına, heybesine, torbasına doldurduğu ne varsa vardığı illerde, ellerde, bellerde “Dileyin dilediğinizi, alın istediğinizi!” diyerek yoksullarla paylaşırdı. Dertlilere deva, borçlulara eda, hastalara şifa bulmak için Hızır’la yarışırdı! Ol sebepten, “gelen” hanesinde eylemez; geldiği gibi eşe dosta, konu komşuya hatta yedi kat yabancıya vesselam bir şekilde nasibi olana ulaşırdı.

Lakin ne demişler: Tek kanatla kuş uçmaz. “Baba” namı da sadece vermekle alınmaz. Öyle olsa ona “ağa” derlerdi. “Ağalık” da bozkırın tezenesine bizce pek uygun düşmezdi. Vesselam saza, söze başlamadan “Dertlerinizin ortakçısıyım!” diye haykıran Neşet’e baba demişler. Türküleriyle büyüdükleri Neşet’e baba namını daha uygun görmüşler.

Zira baba dediğimiz “çatı merteği”dir. Eğilse de bükülse de “Ih!” demeden gölge verip, koruyup kollayan demektir. Gerçi bizim mevzu bahis “babamız” ah u figanını eksik etmemiş. İşbu feryatlarıyla gönüllere girmiş de derdiyle hemdertleri beslemiş. Ol sebepten bu dertle dertlenen, beslenen milyonlar; Neşet’imizi “baba” bilmiş. Neşet Baba demiş de muhabbeti bitirmiş.

Şimdi efendim, izninizle bu kapıyı kapayalım. Ol muhabbet bu suretle bittiğine göre Neşet’imizi bundan kelli Neşet Baba diye analım. Ve sizinle başka kapının eşiğine varalım. Görelim, bakalım, Hak Teâlâ, Neşet Baba’mızın alnına daha ne yazmış. Neşet Baba’mız neler yaşamış, onu anlatalım.

🎤 Neşet Ertaş'ın Hayatı Neşet Ertaş (1938 – 25 Eylül 2012), Türk halk  müziğinin en önemli isimlerinden biridir. “Bozkırın Tezenesi” olarak anılır  ve özellikle Anadolu'nun duygularını, aşkını, acısını ve yaşamını  türküleriyle anlatmıştır.

Bir Lokma, Bir Hırka

Garip Yeniden Yollarda

 

Evet, dostlar… Ne demişler: Yiğit derler, candan ederler; cömert derler, maldan ederler. Zamanın ucu bir olaya değdi ki eldeki bini, bir diyene kadar dağıtıp zaten yoksuldan hallice gezen Neşet Baba; çok geçmeden yok yoksuldan daha beter bir hâl aldı.

Zira zaman 1976’yı gösterdiği zaman, Ankara’da, Ahu Pavyon’da program yapan Neşet Baba’nın sazı tıngırdatan, mızrabı tutan parmaklarına nerelerden gelip indiği bilinmez bir nüzul indi de parmağını, boğumunu oynatamaz oldu. Ol saat, ol dakika başından gövdesine bir ter boşandı da Baba cılgım su oldu. Dilleri lal, gözleri görmez oldu. Nerede, ne yaptığını falan tümden unuttu.

Neden sonra vaziyetin farkına vardılar. Alelacele bir araba uydurup Baba’yı hastaneye kaldırdılar. Kapı kapı dolaşıp doktor aradılar. Girdiler bir kapıdan: “Doktor bir çare!” Doktor etti muayene, dedi: “Ne çare?..” Felç inmişti Baba’ya, kaldı, ortada. Hesap kitap derken kader yakada. Döndüler gerisingeri, vardılar eve. Baba zirvedeyken düştü en dibe. Gelenler gitti, sevenler(!) gitti. Saçtığı paralar, liralar gitti. Çarnaçar düşünür, ne yapsam, diye. Bulamadı, bir çare; kaldı aç, susuz. Çocuklar perişan, baba uykusuz. Geçti, böyle bir zaman; dert çok hemdert yok! Derdine bir çare, dost yok, vefa yok! Geldi bir haber, ta Almanya’dan. Ana bir, baba bir karındaşından: Gelsin Neşet yanıma, çocukları alsın. Derdine dermanı burada arasın. Kapı kapı dolaşalım bulalım şifa. Çekmesin oralarda bir başına cefa. Kalktı gitti Neşet, kardaş yanına. Arasın Alaman’da illete deva.

Evet, azizim, sözün kuyruğunu uzattık ki uzattık. Serde şairlik olunca belagati abarttık. Peki, biz şimdi ne yapalım? Dilimizi ısıralım da Neşet Baba’mızın ahvaline bir de Almanya penceresinden bakalım.

Dostlar anladınız ya durum vaziyet az biraz bulaşıktı. Neşet Baba tekerlendiği kuyudan kardeşinin de yardımıyla çıkmaya zorlamaktaydı. Lakin eski günler uzakta görünmekte, en eski günlerse sanki kapıda beklemekteydi. Buna mukabil Baba, Hak’tan ümidini hiçbir zaman kesmedi. Meşakkatten mükâfata giden yolda çile karşısında Rab’dan evvela sabır, sonra şifa diledi. Allah’tan ümit kesilir mi? Yüce Rabb’im, onun bu salimane isteğine cevap verdi. İki yıllık imtihanın sonunda ecnebiyi vesile kılıp Baba’nın koluna, eline, parmağına can verdi. Ve say ki Neşet Baba’ya yeni bir hayat yahut ikinci bir can verdi.

Ee, ne demişler: Allah sevdiği kuluna eşeğini önce kaybettirir sonra buldurup kulunu sevindirirmiş. Gerçi Baba’nın kaybı bir eşekten daha fazlası olsa da “Allah’ın hikmetinden sual olmaz!” diyelim de muhabbetimize kaldığımız yerden devam edelim.

 Evet, ne demiştik: İkinci bir hayat… Baba bu hayata evvela bir şükür namazı kılarak işe başladı. Namazın hitamında, dua makamında alkoldü, sigaraydı tiryaki olduğu ne varsa “Hepsinden tövbe ettim.” diyerek affa sığınıp yardım için Allah’a yalvardı. Ardından durgun sular gibi durularak bu zamana kadar ne getirdiyse ardında bırakarak kendi boyunda bir iş aramaya başladı. Tabii, dalına konduğu kardeşine daha fazla yük olmak olmazdı. Ne demiş Akif merhum:

“Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası,

Dostunun yüz karası, düşmanının maskarası.”

Gerçi bu hayattan tek muradı çocuklarının okuması kalmıştı. Ve bu istek, onun hayata tutunmasını sağlamıştı. O kapı bu kapı derken bilmediği ellerde işittiremediği bir dille demir çarık demir asâ, bir zaman dolaştı. Sonra Yüce Yaradan “Gayrı kâfi!” dedi de yüzüne baktı. Baba, onun saz çaldığını öğrenen Berlin’deki bir sanat okulundan teklif aldı.

Neşet Baba burada iki yıl “saz öğretmenliği” yaptı. Tabii kemandan, darbukaya ne kadar müzik aleti varsa hepsine el attı. Sonra sonra eş dosttan, konu komşudan, uzak yakın akrabadan gelen istekleri kıramadı da yeniden düğünlerde çalıp söylemeye başladı. Ardından yanına nasiplensin diye gitar, org, bateri gibi enstrüman çalan birkaç köylüsünü aldı. Bunlardan küçük bir grup yaptı. Adını da Neşet Ertaş Orkestrası yaptı. Ve tam yirmi üç yıl Türkiye’den, memleketten, gözlerden uzak çaldı, söyledi de rıza dairesinde rızkını kovaladı.

Artık hayatında ne pavyon ne gazino ne radyo ne televizyon vardı. Münzevi hayatına röportajla, belgeselle, konserle, kasetle girmeye çalışan birkaç isim dışında da kimse onu aramadı. O da gelenleri lisan-ı münasiple gerisin geri memlekete yolladı. Zira Baba dünyaya bile kırgın, argındı, dargındı. Yeryüzünde “Bir lokma bir hırka”dan maada isteği kalmamıştı.

Ancak Türkiye’de işler başkaydı. Halkın ona teveccühünü bilen bazı hinoğluhinler, orada, burada söylediği türküleri temize çektiriyor hatta adına sözleşme imzalayıp kaset çıkartıyorlardı. Neşet Baba Almanya’da inzivasında eğleşedursun korsan kasetleri bile yüz binler satıyordu. Radyolarda, televizyonlarda kimi hayrına kimi çıkarına onu anarak program yapıyor hatta neredeyse her ay başı “öldü” diye haber yapıyorlardı. Herkes işte böyle keyfinden tıngırdarken  “Baba” kulağına çalınan sözlere itibar etmiyor, hangisine değdiyse o kulağının üstüne yatıyordu! Yüreğine taş gibi oturan gurbeti arada sazına, mızrabına alıyor; yıllar içinde elden ele, telden tele geçirerek bu darıdünyada günlerini tamamlamaya bakıyordu.

Aylar, yıllar böyle akadursun günlerden bir gün memleket hasretiyle “Acep ne haber vardır?” diye televizyon karşısına kurulmuşken TRT’de kendinden bahsedildiğini duydu. Sesi az daha açtığında sunucunun sözü “rahmetle” tamamladığını duydu! Yani devletin kanalı bile onu daha ölmeden mezara koyuyordu. Galiba bu da bardağı taşıran son damla oldu.

Baba Neşet, derin bir “Off!” çekti. Ardından dudaklarından “Ölmeden mezara koydular beni!” diye bir dize geçti. Birkaç gün ne yedi ne içti hiç bilemedi. Alaman’ın geniş, renkli, bol ışıklı caddelerinde bazen bin bir düşünceyle bazen bomboş bir zihinle menzilsiz gittii, geldi. Allahualem belki de bu caddelerde düştüğü dipsiz kuyudan onu çıkaracak bir “kervancıbaşı” aradıı, bekledi.

Ne demişler: Kurban olayım tipiye, esti getirdi kapıya. Şimdi burada duralım. Bu uzun voltayla Neşet Baba, derdini cadde sokak gezerek küllemeye çalışırken o karanlık kuyunun ağzına Yaradan Kervancıbaşı diye kimi getirmiş ona bakalım:

Neşet Baba’yı işte bu caddede say ki Hızır niyetine bulan Bayram Bilge Tokel şairdi. Üstelik Tokel; okur, yazar, söyler bir müzisyendi. Aynı zamanda pek çok üniversitede ders vermiş, mahir bir akademisyendi. Okumaktan muradını alamamış Baba’ya “Sana bir kitap yapalım, hayatını yazalım.” diye geldi. Herkese olmazlanan Baba, kitap lafını duyup yumuşayınca Tokel lafın berisini belgeselden getirdi. “Seni bir yol dinlediler, şimdi de okusunlar, izlesinler.” dedi.

Onlar böyle olmazla olurun arasını bulmaya çalışırken biz size haberi nereden verelim: Türkiye’den.

 

Sazın Ulusu: Ustaya Rahmet, Ataya Veda

 

Vah ki eyvah… Kırşehir’de haberler hiç iyi değildi. Ulu Abdallar soyunun gümrah çınarı Muharrem Ertaş, sekerata girmek üzereydi. Son sözleriyle anlaşıldı ki “sazımın emaneti” dediği Neşet’ini son kez görmek istemekteydi. Hemen Almanya’ya haber saldılar. Hâli ahvali bir nefeste açıkladılar. İvedi bir şekilde gelsin diye de sıkıladılar.

Haberi alan Neşet Baba, boğazına ahlat tıkanmış gibi kaldı. Ol dakika beti benzi silme beyaza çaldı. Demek uzak yere çağrılan babası Semi’nâ ve ata’nâ!” dedi de yola baş uzattı.

Bir vakit sonra kendine gelen Neşet Baba’yı gayrı tutabilene aşk olsun. Uçaktan otomobile, kamyondan trene bulduğu tüm vasıtalara atladı da yel yepelek yelken kürek memleketine vardı. Ancak yazık ki yazıklar ki “Ayrı bedenlerde bir ruh gibiydik!” dediği babasının, ustasının son nefesine ulaşamadı. Bunu anladığındaysa “Aydooost” diye bir feryat kopardı da bir bozlak çığırmaya başladı.

Duyalım, bakalım bağrı yanık Neşet aldı sözü ne söyler:

“Uzak yoldan geldim hasretim için

Hani nerde Babam Muharrem nerde

Yaralı bülbülüm ses vermez niçin

Yüreği yanığım o Kerem nerde

 

O garip gönüllüm dertli bakışlım

Feleğin elinden sinesi taşlım

Yüreği yaralım gözleri yaşlım

Gönül evi yıkık viranım nerde

…”

Gönül Dağı Neşet Ertaş'ın Dünyası

Garip Neşet; aldı, söyledi, çaldı, dinletti. Kimse hem çalıp hem ağlayan, başını kaldırıp güne zerre bakmayan Neşet’e ellemedi. Neden sonra, nelerden sonra, nice feryadı figandan sonra Neşet Baba duruldu; kendine geldi. Bundan sonradır ki sıra son vazifeyi yapmaya geldi.

Aldılar, yudular, büyük ustayı kefenleyip rahat döşeğine koydular. Ardından üç İhlas bir Fatiha salıp Müslüman’ın Müslüman’a lazım gelen farizasını tamamladılar. Efendim, sözü buraya getirmişken büyük ustaya bir Fatiha da biz yollayalım. Ardından Yunuşça “Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez.” diyelim de bahsimizi kapayalım.

Evet, dostlar. Ne demişler: “Ağlamayın gülecek yer gelecek. Gülmeyin ağlanacak yer gelecek. Ee, biz ne yapalım diyeceksiniz? Sabredin zira hikmet ancak o zaman yeşillenecek.

Peki, biz şimdi ne yapalım? Kıssamız hitama yaklaşırken Yaradan’dan sabrı cemil niyaz ettiğimiz Neşet’imizi alalım da yeniden Bayram Bilge Bey’in yamacına bırakalım. Görelim bakalım, ne yaptılar? Neyde karar kıldılar?

 

Vardı “Garip” Sılaya

 

Bayram Bilge Bey efendim, ismiyle müsemma tam bir bilgeydi. Bir yıldız gibi kayan ve ardında birkaç plak ve kasetten başka bir şey bırakmayan Muharrem Usta gibi oğlunun da yerini bulamadan yitip gitmesinden ürkmekteydi. Ol sebepten bozkırımızın saf çocuğu Neşet Baba’mızın altından girip, üstünden çıkıp, yetmediği yerde “Et tornistan!” deyip, başa sarıp nihayet onu ikna etti. Ve Neşet Baba sonunda babasının, ustasının adını yaşatmak için yeniden memlekete gelip konserler yapmayı kabul etti. Lakin tek bir şartı vardı: Konserler ücretsiz verilecekti.

Baba Neşet şartla birlikte yemini de çökertince eli kolu bağlanan Tokel, Baba’dan “olur”u hazır koparmışken ne yapsın? Teli tele bağlasın da gerekli yerlere ulaşsın. Ahval ve şeraitten bahsetsin de konseri ayarlasın.

Onlar sahneydi, ışıktı, sesti, afişti organizasyonla uğraşadursun; biz sizinle ne yapalım? Lafa daha fazla laf katmadan Neşet Baba’mızı alalım da İstanbul’a varalım. Otuz yıl aradan sonra onu, yani yaşayan son büyük abdal ozanı dinlemek için ayakta bekleyen binlerce seveninin karşısına, Harbiye Açık Hava Sahnesine çıkaralım. O da her zamanki nezaketi, edebi, vakarıyla sevenlerini gönülden kucaklasın.

Aldı sözü Neşet Baba söyler, bakalım ne söyler:

“Bu gara surat da kim diyen olur. Gramofon devrinden beri plaklarınızda, radyo icat edildiğinden beri radyolarınızda sonra sonra televizyonlarınızda hülasa isteyerek ya da istemeyerek dinlediğiniz Neşet Ertaş dediklerini o gara suratlı benim efendim. Merhaba, hoş geldiniz efendim. Gönlümüze safa verdiniz. Son nefesimize kadar sizlerle beraberik. Ne çalsak, ne söylesek hepsini sizin için çalar, söylerik. Ayaklarınız türabıyım, gönüllerinizin hızmatçısıyım, dertlerinizin ortakçısıyım…”

İşte böyle yarenler… Bu girizgâhtan sonra sazını göğsüne çekip mızrabı dinleyenlerin gönlüne dayadı da vefat edene dek şehir şehir dolaşarak ücretsiz halk konserleri verdi… Yıllarca aldı, vurdu, çaldı, dinletti, yüreğimizi titretti Baba Neşet… Ve sazıyla, sözüyle, türküsüyle, sesiyle, namesiyle; evimize, odamıza, gönlümüze, ruhumuza girdi Baba Neşet… Onlarca plağı, kaseti; yüzlerce bozlağı, türküsü, binlerce sahnesi, konseri; yüz binlerce, milyonlarca seveniyle zihinlere girdi Baba Neşet… Kırşehir’den havalandırdığı türküleriyle Anadolu’yu baştan başa dolaşıp Kafkaslara, Orta Doğu’ya, cümle Avrupa’ya hatta Amerika’ya kadar nefes verip tarihe geçti Baba Neşet… Eh, nihayet vaktidir, dedi de ilahi çağrıya uyup, soyunup temizlendi; “sazın ulusu” dediği babasının ayak ucuna kıvrılıp yattı Baba Neşet…

Ne demişti büyük usta:

“Hep yolcuyuz, böyle geldik, gideriz.”

Baba Neşet de geldi, yolunu yürüdü ve vakti gelince gitti.

Sazını, bozlağını, sözünü, türküsünü bizlere emanet etti.

 

Yunus misal “Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil!” diyelim.

Emanetini boynumuzun borcu bilip koruyacağımıza söz verelim.

Ve aziz dostlar, büyük usta için sizlerden hayır dua isteyelim.

Biz dahi ellerimizi göğe kaldıralım, yüzümüzü yâre dönelim.

“Rabbim kabrini nur, menzilini mübarek, makamını âli kıl!” diyelim.

Hatta bir Fatiha göndererek “Bozkırın Tezenesi”nin ruhaniyetini şâd edelim.

Neşet Ertaş, Türk halk müziğinin en önemli isimlerinden biridir. “Bozkırın  Tezenesi” olarak anılan sanatçı, hem sazı hem de duygulu yorumu ile Anadolu  kültürünü derinden yansıtmıştır. Hayatı ve Kökeni Neşet Ertaş, 1938 yılında

Kıssanın Hitamı

 

Evet, canlar…

Canımıza cananlar…

Bizi sevip, sayıp karşımıza cem olanlar.

Söz döndü, dolaştı, kabını doldurdu.

Kıssamız da işbu şekilde nihayet buldu.

 

Aklımız nasıl erdiyse,

Gönlümüzden nasıl geçtiyse,

Dilimiz nasıl döndüyse,

Siz kıymetli hazıruna öyle arz ettik.

Şimdi sizlerden affımızı isteyelim.

Bir sonraki faslımız için

Sizleri meclisimize beklediğimizi de söyleyelim.

 

Her ne kadar dilimiz sürçtüyse affola!

Cümleten akıbetiniz hayra çıka!

Haydi, kalın sağlıcakla!

 

                                              

About The Author

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir