Sobeledim Seni Dünya: İç Hesaplaşmanın, Tasavvufi Arınmanın ve Hayata Tutulan Aynanın Şiiri

0
Özel

Songül Özel’in Sobeledim Seni Dünya adlı şiir kitabı, adından başlayarak okuru oyun ile hakikat, dünya ile gönül, aşk ile arayış arasında kurulan bir şiir evrenine davet ediyor. Şair, dünyaya dışarıdan bakan bir gözlemci gibi durmuyor; onunla karşılaşıyor, ona sesleniyor, ondan inciniyor, onun içinde aşkı arıyor ve sonunda gönlü bir sığınak hâline getirerek dünyaya yeniden bakıyor.

 

ilkay coşkun: “Sobeledim Seni Dünya” Hakkında / İlkay Coşkun

Songül Özel’in şiir dünyasının oluşumunda aldığı edebiyat eğitiminin ve Eski Türk Edebiyatı alanındaki çalışmasının izleri açıkça hissediliyor. Sivas’ta başlayan eğitim hayatı, Türk Dili ve Edebiyatı öğrenimi, Eski Türk Edebiyatı alanındaki yüksek lisans çalışması ve daha önce yayımladığı Süveyda Hece Hece adlı şiir kitabı, şairin şiir geleneğiyle kurduğu bağı anlamak bakımından önemli bilgiler sunuyor.

Kitabın en belirgin kelimesi “gönül” olarak karşımıza çıkıyor. Gönül, şiirlerde sevmenin ve üzülmenin gerçekleştiği bir duygu alanından çok daha geniş bir anlam taşıyor. O, insanın dünyayla ilişki kurduğu, aşkı tattığı, nefsini sorguladığı, acı çektiği, umut ettiği ve Allah’a yöneldiği merkez hâline geliyor. “Gönül dediğin bir sığınak dünyadan kaçanlara” dizesi bu bakımdan kitabın poetikasını kavramak için anahtar niteliğinde. Şairin dünyasında gönül, hayatın karmaşası karşısında saklanılan bir yer olduğu kadar aşk yolculuğunun da başlangıç noktası. “Aşka kanat çırpana, aşka koşana” seslenişi, gönlü durağan bir mekân olmaktan çıkarıp hareket hâlindeki bir yolculuğun merkezine yerleştiriyor. Ardından gelen “Derviş bağırlı olmak, şükretmek yokluğa / Aşka erişerek onda fenâ olmaktı bizim de andımız” dizeleri ise bu yolculuğun tasavvufî yönünü açıkça ortaya koyuyor.

Bu tasavvufî damar kitabın birçok şiirinde belirginleşiyor. “Gül” şiiri bunun en açık örneklerinden biri. Gül, klasik Türk şiirinde aşkın, güzelliğin ve ilâhî hakikatin güçlü sembollerinden biri olarak yüzyıllardır kullanılmıştır. Özel, “Bir gül açsın yüreğinde” diyerek bu köklü sembolü doğrudan gönül alanına taşıyor. “O mukaddes aşk”, “Mutlak Cemal” ve “Ravza-yı Mutahhara” ifadeleriyle gülün anlam alanını ilâhî sevgiye doğru genişletiyor. Şiirin sonundaki “Sen gönlünü / O Gül’ün mekân tuttuğu / ‘Ravza-yı Mutahhara’ et” çağrısı, şiirin merkezindeki gül imgesini sıradan bir tabiat unsurundan çıkararak kutsal aşkın sembolüne dönüştürüyor. Burada gülün dikensiz oluşu da dikkat çekici: “Dikeni yoktur inan / Çünkü saf ve temizdir O.” Şair, alışılagelmiş gül imgesini korurken kendi şiirinde ona arınma ve safiyet anlamları da yüklüyor.

“Erbain” şiiri, bu aşk anlayışının çile ve nefis terbiyesi boyutunu açığa çıkarıyor. “Bir akıl çıkmazında kaderi örseledim” diye başlayan şiirde şair, varoluş sorgulamasını ağır bir ruh hâli üzerinden kuruyor. “Kendi kaderimde öldüm öldüm dirildim” ifadesi, ölüm ve diriliş kavramlarını fizikî bir hadiseden çok ruhî dönüşümün sembolleri hâline getiriyor. Erbain, kırk günlük çile ve tasavvuf geleneğinde nefis terbiyesiyle ilişkilendirilen bir kavram olarak şiirin ana çatısını belirliyor. “Yüreğim çile yeridir erbainde kalana” dizesi bu nedenle kitabın gönül anlayışıyla doğrudan birleşiyor. Şiirin son bölümünde nefsin musalla taşına yatırılması, kibir elbisesinin çıkarılması ve kirlenen bedenin yıkanması, tasavvufî arınmanın güçlü bir şiirsel anlatımını oluşturuyor. “Kalbime giydirdim cennetin en güzel fistanını” dizesi ise maddî temizlikten gönül temizliğine geçişi sağlıyor.

Şairin sembol dünyasında Hızır’ın özel bir yeri var. Kitapta iki ayrı “Hızır” şiirinin bulunması da bunu gösteriyor. İlk şiirde Hızır, hayatın sırrını çözmek isteyen şairin karşısında bir rehber olarak beliriyor: “Hayat denen muammanın / Gözleri kapalı Hızır / Açmam için / Miftahım ol!” Buradaki “miftah”, anahtar anlamıyla şiirin merkezindeki arayışı tamamlıyor. Şair hayatı anlamlandırmak için bir anahtar arıyor ve bu anahtarı Hızır’dan istiyor. İkinci “Hızır” şiirinde ise figür daha farklı bir görev üstleniyor. “Âb-ı hayatından biraz da bize sun” çağrısı Hızır’ı hayat suyunun kaynağına yaklaştırırken “Aşk meclisinin sâkîsi sen ol” dizesi onu ilâhî aşkın sunucusu konumuna getiriyor. Böylece Hızır, kitapta bilginin, sırrın, hayatın ve aşkın rehberliğini bir araya getiren sembolik bir figür hâline geliyor.

“Neyim Ben” şiiri ise şairin kendisini şiirin kadim sembollerinden biri üzerinden tanımladığı önemli metinlerden. “Âh, aşkını dilenen bir garip / ‘Ney’im ben” sözleriyle başlayan şiir, insanın kendi varlığını aşk karşısında sorgulamasıyla ilerliyor. Ney, Türk tasavvuf şiirinde ayrılığın, nefesin, yanmanın ve ilâhî kaynağa dönüş arzusunun sembollerinden biri. Şairin kendisini “ney” olarak kurması, onun şiirindeki ses ve aşk ilişkisini açık biçimde gösteriyor. “Itrî bestesinde kaybolan / Bir hicazda / Kendini bulan” dizeleri de klasik Türk musikisiyle şiir arasındaki bağı güçlendiriyor. Itrî ve Hicaz, burada kültürel hafızanın iki güçlü unsuru olarak şiire giriyor. “Nağme nağme / Beste beste inleyen” söyleyişi, şiirin anlamını ses üzerinden de kuruyor.

Bu musiki duyarlığı “Kalp Seğirmesi” şiirinde daha geniş bir biçimde ortaya çıkıyor. “İtrî besteleri ‘ney’e vermiş zevkini” dizesi, “Her yerde meşk, her yerde aşk” ifadesiyle birleşiyor. Ardından “Kalplerin çerağıyla nurlanmış dideler” ve “Yeryüzü semada sema yüreklerde bugün” sözleri geliyor. Burada şiirin ritmi de anlamın taşıyıcısı hâline geliyor. Şair, aşkı yalnızca anlatmıyor; onu meşk, musiki, sema ve ışık imgeleriyle hareketli bir sahneye dönüştürüyor. “Kalbim seğiriyor yaşıyormuşum meğer” dizesinin şiirin başında ve sonunda tekrarlanması da bu coşkunun çerçevesini kuruyor. Kalbin hareketi, hayatın yeniden fark edilmesiyle birleşiyor.

“Kalbim” şiirinde ise deniz ve gemi imgesi öne çıkıyor. “Aşk sahiline vurdu alabora kalbim” dizesi, aşkı bir deniz kazasına benzeterek gönül hâlinin kontrolünü kaybetmesini anlatıyor. “Dümeni bozuk gönlümün güvertesi”, “tayfalar”, “esaret denizi”, “kıyıya vurmak” gibi ifadeler aynı imge alanının devamını oluşturuyor. Hızır ve İlyas’ın şiire girmesi, bu deniz yolculuğunu tasavvufî bir arayışa bağlıyor. “Kıyıya vurdu Yunus’u yutan balık gibi kalbim” dizesi ise Yunus kıssasına yapılan gönderme üzerinden gönül hâlini kutsal anlatılarla buluşturuyor. Burada şairin önemli bir özelliği ortaya çıkıyor: Geleneksel anlatılardan aldığı unsurları doğrudan aktarmak yerine onları kendi aşk ve gönül söyleyişinin içine yerleştiriyor.

“Cemre” şiirinde bu kez bahar ve diriliş imgeleri öne çıkıyor. “Aşk cemresi düştü göklerden yüreğime çisil çisil” sözü, gönlü kuraklıktan kurtulan bir toprağa dönüştürüyor. “Gönlüm aşka tomurcuklandı” ve “Çiçek çiçek açacak yüreğim” dizeleri, aşkı tabiatın yeniden canlanmasıyla anlatıyor. Sonunda “Aşkına köle oldu yüreğim ebedî” sözleriyle teslimiyet noktasına ulaşılıyor. Böylece gül, cemre, bahar, çiçek, su ve yeşermek gibi tabiat unsurları kitabın aşk dilinin önemli taşıyıcıları oluyor.

Bununla birlikte Sobeledim Seni Dünya, bütünüyle aşk ve tasavvuf eksenine kapanmış bir şiir kitabı olarak okunamaz. “İnsan”, “Gönül Kırıkları” ve “Biz Böyle Değildik” şiirleri, şairin yaşadığı dünyaya yönelik ahlaki duyarlılığını açık biçimde gösteriyor. “İnsan” şiirinde hayatın bütün hâlleri sahipleniliyor: “Hayalleri olmalı insanın / Umutları / Özlemleri olmalı / Hasretleri / Sevinçleri olmalı / Hüzünleri / Kederleri olmalı.” Bu sıralama, insanı tek bir duyguya indirmeyen geniş bir hayat anlayışı kuruyor. “İyisiyle, kötüsüyle / İnsan olabilmeli” sözü de şiirin temel düşüncesini açıkça ifade ediyor. Yusuf ve Anka göndermeleriyle insanın düşüşü ve yeniden yükselişi aynı şiir içinde buluşturuluyor.

“Gönül Kırıkları” ise kitabın en sert şiirlerinden biri. “Kaybolan insanlığı bekliyorum” dizesi, şairin gönül dünyasının yaşanan hayatlardan kopmadığını gösteriyor. Yusuf’un kuyusu ve Eyüp’ün bekleyişi üzerinden kurulan anlatım, acıyı sabır ve imtihan düşüncesine bağlıyor. Şairin zalimlere yönelik bedduası ise şiire belirgin bir ahlakî öfke kazandırıyor. “Zalimlerin yüreklerinde de olsa ey Allahım!” çağrısı, insanın başkasına verdiği acıya karşı duyulan tepkiyi ilahî adalet talebiyle birleştiriyor.

“Biz Böyle Değildik” şiirinde bu tavır daha açık bir toplumsal sorgulamaya dönüşüyor. “Ümmet-i Muhammed böyle değildi” diye başlayan şiir, birlik, merhamet ve kardeşlik fikrinin kaybedildiği düşüncesinden hareket ediyor. “Kıyıya vuran insanlık / Neden kalplere yerleşmedi ki / Dile vuran müslümanlık / Neden gönüllere yerleşmedi ki” dizeleri, kitabın başından beri kurulan gönül kavramını bu kez ahlak üzerinden tamamlıyor. Şair için inanç, sözde kalan bir ifade olmaktan çıkarılıp davranışa ve merhamete dönüşmesi gereken bir hakikat olarak görülüyor. “Dua” şiirinde de aynı düşünce genişliyor. İman, tevazu, nefis terbiyesi, merhamet, şükür, sabır, adalet ve edep gibi değerler; Hızır, Musa, Hz. Muhammed, Ebubekir, Ali, Osman, Ömer ve Eyyub gibi isimlerle birlikte anılıyor. Böylece şiir, tasavvufî duyarlılığı ahlaki bir hayat tasavvuruyla birleştiriyor.

“Gönül Dili” şiiri, kitabın şiir anlayışına ilişkin doğrudan ipuçları veren metinlerden biri. “Susarak ve anlayarak / Düşünerek ve hissederek” sözleri, şiirin kelimelerin ötesinde bir hâl anlatma arayışına işaret ediyor. “Harften, sözcükten, cümleden / Noktadan, virgülden, ünlemden uzak” ifadesi, şairin gönül hâlini dilin sıradan sınırlarıyla anlatmakta zorlandığını düşündürüyor. Şiirin kendi paradoksu da burada: Dilin sınırlarını anlatırken yine dilden yararlanıyor. Bu durum, tasavvuf şiirinin temel meselelerinden biri olan söze sığmayan hâli sözle anlatma çabasını hatırlatıyor.

İç Çekişmeler - simurgedebiyat.com

“Mevâ” şiiri de bu arayışı sürdürüyor. Gece, yıldız, ay, sema ve gönül imgeleri üzerinden aşkın kuşatıcı gücü anlatılıyor. “Sende emanet benliğimi erit” dizesi, benlikten sıyrılma arzusunu açıkça ortaya koyuyor. “Aşk’a boyun bükmezsem / Ne işim var semada” sözleri ise teslimiyetin şiirdeki yerini belirliyor. Bu noktada “Erbain”, “Gönül Dediğin”, “Mevâ”, “Dua” ve “Sonsuz Kerem Sahibi” şiirleri birbirine bağlanıyor. Hepsinde insan, kendi nefsini sorgulayan ve aşk yoluyla arınmaya çalışan bir varlık olarak karşımıza çıkıyor.

“Sonsuz Kerem Sahibi” kitabın muhasebe yönünü en belirgin biçimde ortaya koyuyor. “Nerde yanlış yaptım, nerde doğru” sorusuyla başlayan şiir, günah ve sevap terazisinde yapılan bir hesaplaşmaya dönüşüyor. “Tüy kadar hafifti sevaplarım / Günahlarımsa kurşun gibi ağır” sözleri, insanın kendi kusurlarını görme cesaretini taşıyor. Buna rağmen şiirin merkezinde umutsuzluk yok. “Kesmedim ümidimi Allah’tan” dizesi, bütün muhasebenin rahmet kapısında sona erdiğini gösteriyor. Gül yapraklarının gönül terazisinin kefelerine konulması da kitabın gül imgesini başka bir şiirle ilişkilendiriyor. Böylece kitabın farklı metinleri arasında görünmez bir imge ağı kuruluyor.

“Kâlu Belâ” şiiri de bu ağın önemli parçalarından. Gece, uyanıklık, kartal ve güvercin imgeleri üzerinden ezelî ahit düşüncesi işleniyor. “Kâlu belâdan beri yanık” ifadesi, aşkın başlangıcını dünya hayatından daha geriye taşıyor. Şairin aşk anlayışı böylece dünyevî bir karşılaşmadan çok daha geniş bir zamana yayılıyor. “Beşinci Mevsim” şiirinde ise zamanın dört mevsimle sınırlanamayacağı söyleniyor: “Güne, aya ve yıla sığmayan” bir hayat ve “kendine, dünyaya ve zamana sığmayan” bir gönül tasavvuru kuruluyor. Bu şiir, kitabın adına da farklı bir açıdan yaklaşmayı mümkün kılıyor. Dünya, şairin karşısında duran geniş bir hayat alanı; gönül ise bu alanın ölçülerine sığmayan bir varlık sahası hâline geliyor.

Kitabın dilinde klasik şiir ve tasavvuf söz varlığının belirgin ağırlığı, şairin kültürel hafızayla güçlü bir bağ kurduğunu gösteriyor. Bununla birlikte bu tercih, şiirlerin taşıdığı en belirgin eleştirel meseleyi de beraberinde getiriyor. Hızır, Yusuf, Eyüp, Anka, ney, gül, bülbül, vuslat, hicran, âb-ı hayat, melekût, lâhut, sâkî ve aşk şarabı gibi semboller Türk şiirinin uzun birikiminde sıkça kullanılmış unsurlar. Dolayısıyla bir şiirin bu sembolleri kullanması kendi başına özgünlük ölçüsü sayılamaz. Asıl ölçü, şairin bu mirasa kendi sesini ne ölçüde kattığıdır. Sobeledim Seni Dünya’nın güçlü tarafı, bu sembolleri günümüz Türkçesinin daha rahat söyleyişleriyle buluşturduğu yerlerde ortaya çıkıyor. “Kalbim”, “Neyim Ben”, “Cemre”, “Gönül Kırıkları” ve “Beşinci Mevsim” gibi şiirlerde bu birleşimin daha canlı sonuçlar verdiği görülüyor. Bazı şiirlerde ise tasavvufî söz varlığının yoğunluğu, şiirin kendi sesini ikinci plana itebilecek bir seviyeye yaklaşabiliyor. Bu durum kitabın bütünü açısından dikkatle değerlendirilmesi gereken bir husus.

Şiirlerin biçim bakımından büyük ölçüde serbest şiir imkânlarından yararlandığı görülüyor. Bununla birlikte şairin ses, tekrar ve ritim duygusu belirgin. “Gönül dediğin” şiirinde aynı cümlenin her bent başında yinelenmesi, “Kalp Seğirmesi”nde ilk ve son dizenin birbirini tamamlaması, “Kâlu Belâ”da aynı bölümün tekrarı, “Aşk’a Şiir”de benzer yapıların yeniden kurulması şiire sözlü kültürden ve geleneksel şiirden gelen bir musiki kazandırıyor. Özellikle “şiir şiir, mısra mısra”, “nağme nağme, beste beste”, “yudum yudum”, “çile çile” gibi ikilemeler, ses örgüsünün belirgin unsurları. Şairin şiirleri zaman zaman doğrudan okunmaktan çok seslendirilmek isteyen bir yapıya kavuşuyor.

“Aşk’a Şiir” bu bakımdan kitabın poetik merkezlerinden biri olarak değerlendirilebilir. “Şiir şiir, mısra mısra her gün seni bulduğum” dizesi, şiir ile aşk arasında kurulan bağı açık biçimde ortaya koyuyor. “Ezelim sensin”, “ebedî sevdiğim”, “Lâhutî âlem”, “Davudî ses” ve “Üveyik” gibi unsurlar şiiri klasik kültürün söz ve musiki mirasına bağlıyor. Şair için şiir, aşkın anlatıldığı bir araç olmaktan çok aşkın içinde bulunulan bir hâle dönüşüyor.

Sonuçta Sobeledim Seni Dünya, Songül Özel’in şiir dünyasında aşkı, gönlü, inancı, insanı, zamanı ve hayatı birbirine bağlayan bir kitap olarak beliriyor. Kitabın ana ekseninde aşk var; fakat bu aşk, beşerî sevginin sınırları içinde kalmıyor. Gönülden başlayıp çileye, nefis muhasebesine, duaya, teslimiyete ve vuslat arzusuna doğru ilerleyen bir yolculuk hâline geliyor. Dünya bu yolculuğun karşısında duran büyük sahne; gönül ise bu sahnede hakikati arayan merkez. Şairin “sobeledim” sözü de bu bakımdan anlam kazanıyor: Dünya ile oynayan, onu sorgulayan, onunla yüzleşen ve sonunda onun içindeki aşkı yakalamaya çalışan bir şiir sesi duyuluyor.

Kitabın en güçlü tarafı, geleneksel İslâm ve tasavvuf kültürünün zengin sembol dünyasını sevgi, arayış ve insanlık meselesiyle buluşturması. Şairin Itrî’den Hızır’a, Yusuf’tan Eyüp’e, neyden güle, cemreden semaya uzanan geniş bir kültürel hafızayı şiirinin malzemesi hâline getirmesi, esere belirgin bir kimlik kazandırıyor. Bunun yanında “Gönül Kırıkları” ve “Biz Böyle Değildik” gibi şiirler, bu aşk dünyasının hayatın gerçeklerinden kopmadığını gösteriyor. Şair, insanın acısını, zulmü, merhamet arayışını ve inançla yaşama arzusunu da şiirinin kapsamına alıyor.

Bununla birlikte kitabın gelecekteki şiirler açısından en önemli gelişme alanı, sahip olduğu zengin geleneksel sembol hazinesini daha özgün ve şaşırtıcı imgelerle genişletmek olabilir. Şairin kültürel birikimi güçlü; asıl mesele bu birikimin içinden kendisine ait, ilk bakışta tanınabilecek bir şiir sesini daha da belirgin hâle getirmek. Gelenekten beslenen şiirin gücü, geleneği tekrarlamasından çok onunla yeni bir söyleyiş kurabilmesinde ortaya çıkar. Songül Özel’in şiirlerinde bunun güçlü örnekleri mevcut. Özellikle gönül, dünya, aşk ve zaman arasındaki ilişkileri kendi sesini daha fazla öne çıkararak işlemesi, şiir yolculuğunu daha özgün bir çizgiye taşıyabilir.

Sobeledim Seni Dünya bu yönüyle bir son sözden çok devam eden bir gönül yolculuğunun kitabı gibi okunabilir. Şair, dünyaya bakarken gönlüne dönüyor; gönlüne döndükçe aşkla karşılaşıyor; aşka yöneldikçe insanı, günahı, merhameti, ölümü, umudu ve rahmeti yeniden düşünüyor. Kitabın sonunda geriye kalan duygu, dünyanın bütün gürültüsüne karşı gönlün sessiz bir hakikat arayışını sürdürdüğü düşüncesi. Songül Özel’in şiirlerinin asıl hareket noktası da burada yatıyor: Dünya değişiyor, zaman geçiyor, insan kırılıyor; fakat gönül aşkı aramayı sürdürüyor.

 

 

About The Author

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir