Ölüm Ne Garip Bir Yalnızlık
Bayramın ikinci günü hafif bunaltıcı bir hava vardı. Yağmur yağmakla yağmamak arasında kararsız gibiydi. Kara bulutlar gökyüzünü kuşatıyordu.
Birden bir feryat sesi yükseldi mahallenin sessiz sokağında. Meraklı insanlar pencereden, balkondan sesin geldiği yöne bakıyorlardı. Daha da meraklı olanlar sokağa yöneliyordu.
Hafif kilolu, sarışın, otuz beş yaşlarında bir kadın kaldırıma oturmuş bağırıyordu. Sese biraz daha dikkatli bir şekilde kulak kabarttığımda “Annem, annem gitti!” diyerek ağlıyordu.
Sıvası dökülmüş tek katlı bir evin duvarının önündeydi. Meraklı gözler onu izliyordu. Kimisi ağlar kimisi bakardı. Herkes acısını yalnız yaşardı.
Ne olmuştu, neden ölmüştü? Komşular sessiz sessiz birbirine soruyorlardı. Aslında her ölümle birlikte duygular, düşünceler, dedikodular dudaklardan dökülürdü.
Ölümler hep sessiz değil mi?
Nedensiz Ölüm mü var?
Her ölüm bizi ecel sahilimize yaklaştıran bir durak.
Kalp krizi geçirmiş?
Yalnız kalıyormuş zavallı?
Kimsesi de yokmuş.
Ya peki bağıran şu kadın kim?
O mu? Kızı diyorlar.
Kimisi pijamasıyla, kimisi bayramlığıyla, kimisi günlük elbisesiyle çıkmıştı sokağa. Sokak birden ölümle kalabalıklaşmıştı.
Her insan her gün bir ölümle karşılaşsa bile yine de karşılaştığı her ölüm garip geliyordu. Her doğumun garip geldiği gibi.
O sırada bir ambulans göründü. Sireni kulaklardan daha çok gönlü titretiyordu. Kimse içinde olmak istemediği gibi yakınlarının da olmasını istemezdi. Vicdanı ruhuna hükmedenler her duydukları ambulans sireniyle birlikte içindeki hastaya şifa yakınlarına sabır dilerdi.
Aşağıya indim. Bahçede bir arkadaş vardı. Kırk yaşlarında, kıvırcık saçlı, gözleri çekik, gözlemci biriydi. Oturduğumuz masanın hemen yanında bir zeytin ağacı vardı. Duvarın kenarında ise orta yaşlı bir ceviz ağacı duruyordu.
“Ne olmuş, ölen kim?”
“Yalnız yaşayan bir kadınmış. Üç çocuğu varmış. Onları büyük bir cefayla büyütmüş. Ama şimdi yanında kimsesi yokmuş.”
“Peki ağlayan şu kadın…”
“Ha o mu? Kızıymış.”
Gözlerim şaşkın bir şekilde komşunun gözlerinden sokakta ağlayan kadına kaydı.
Ne demek istediğimi gayet iyi anlamıştı. Tebessüm ederek bana baktı.
“İnsan ölünce değerleniyor. Hani bir söz vardır; kel ölür sırma saçlı, kör ölür ela gözlü olur.”
Bu söz üzerine biraz düşündüm. Sessizce etrafa baktım. Toprak, ağaç, bitki, hayvan… Bahçede hepsi vardı.

Bir insan ölünce neden değerli olur? Bu soru aklımı epey kurcaladı. Sonunda şöyle bir kanaate sahip oldum.
Ölen insanı sevmek bedel istemezdi.
Artık sorunlarıyla, dertleriyle, borçlarıyla, stresiyle, hastalığıyla uğraşmak zorunda kalınmayacaktı. Gücüyle, malıyla, diliyle, iktidarıyla, bize zararı dokunmayacaktı. Artık o yalnızlığıyla başbaşa, kendi dertleriyle meşgul olacaktı.
Ambulans gittikten sonra sokağa cenaze arabası geldi. Ve cenazeyi alıp morga doğru gitti. Evet cenaze gitti. Çünkü insan ölünce ilk önce ismini kaybediyordu. Cenaze geldi, cenaze gitti. Ve cenaze yalnızdı. O güne kadar büyüttüğü çocukları yoktu yanında. Herkesin binmek için can verdiği cenaze arabasında yalnız başına sonsuz yolculuğuna doğru ilerliyordu.


