Sihirli Rozet
“Bu yüz benim mi? Ben ne hale gelmişim?”
Selim, dün gece gördüğü rüyanın etkisiyle yorgun bir ruh haliyle uyandı. Aynada gördüğü kendisini tanımakta zorlandı. Mutfağa geçti. Acı bir kahve yaptı. Bahçeye çıktı.
Bahçede kocaman bir havuz vardı. Havuzun etrafında çeşitli meyve ağaçları göz dolduruyordu. Masaya oturdu. Rüyasını düşündü. Bir uçurumun kenarındaydı. Üzerine doğru bir çakal geliyor kendisini uçuruma doğru sürüklüyordu.
“Hayır hayır yapma! Daha yeni milletvekili oldum. Bu unvanın tadını çıkaramadım. Bana biraz müsaade et.”
Ama çakal kendisini duyacak durumda değildi. Hırlayarak üzerine atladı. O an ayağı kayıp uçuruma yuvarlandı.
Şimdi boşlukta uçuyordu. Yüreği yerinden sökülecekmiş gibiydi. Tam o sırada hiç beklemediği bir olay gerçekleşti. Cesaret Partisi’nin liderinin eli elinden tutmuştu. Şimdi kendisini yukarıya doğru çekiyordu. Kurtulmuştu. Tebessüm ederek minnetle ona baktı. Liderin dudaklarından bir cümle döküldü.
“Bekliyoruz!”

Selim alnında biriken terleri eliyle sildi. Sanki o anı tekrar yaşadığını hissetti. Ama kendisi Cesaret Partisinden değildi. Onur Partisinin milletvekiliydi. Kahvesinden bir yudum alırken üzerinde mavi sabahlığıyla eşi Füsun Hanım göründü.
“Günaydın Selim erkencisin, ne oldu? Canını sıkan bir şey mi var?”
“Günaydın aşkım! Gördüğüm rüyanın etkisinden kurtulamadım. Çok garip bir rüyaydı.”
“Hayırdır anlat bakalım. Belki de yorumlayabilirim. Ne de olsa astrolojiye ilgim var.”
Selim rüyasını baştan sona anlattı. Sonra meraklı gözlerle eşine baktı. Füsun gülümseyerek konuşmaya başladı.
“Korkmana gerek yok aşkım. Sen yeni partiye davet ediliyorsun. Tanrı bunu istiyor.”
Bu sözler üzerine Selim’in gözleri fal taşı gibi açıldı.
“Füsun öyle diyorsun da daha geçen gün televizyonda Cesaret Partisinin lideri beni hırsızlıkla, ahlaksızlıkla suçladı. Nasıl böyle bir şey olur?”
“Olur olur bal gibi olur. Sen hele bir göz kırp Cesaret Partisine, olacakları seyret. Ne hırsızlığın ne de ahlaksızlığın kalır hepsi bir rozetin sihirli dünyasında tertemiz olur.”
“Zaten benim de başım ihalelerdeki usulsüzlüklerden dolayı beladaydı. Teşekkürler aşkım.”
O sabah kahvaltısını yaptıktan sonra bürosuna geçen Selim Bey telefonunun çaldığını fark etti. Ekrana baktığında gözlerine inanamadı. Cesaret partisinden bir arkadaşı onu arıyordu. Heyecanla telefonu açtı.
Kendisini kahve içmeye davet ediyordu. Şaşırdı. Rüyasının yorumu çıkıyordu galiba. Sevindi.
Bir saat sonra gözlerden uzak bir yerde buluştular. İki arkadaş sarıldı.
“Selim öyle televizyonlarda birbirimize ileri geri konuşmalarımızdan alınma. Bunlar ekranın karşısında söylenen sözler. Biz arkadaşız.”
“Olur be Haydar biz de ara ara söylüyoruz. Meclisin yemekhanesinde hepsi bitiyor. Şimdi beni daha fazla merakta bırakmadan söyle. Neden aradın?”
“Senin canını sıkan şu dosyalar var ya işte onun için aradım. Cesaret Partisi olarak seni aramızda görmek istiyoruz…”
“Dosyalar ne olacak?”
“Merak etme sen. Rozetin sihirli dünyasında tertemiz olur. Onu hallederiz. Ne diyorsun?”
“İnsan cesaretli olmalı değil mi Hamza?”
İki arkadaş kahkahaların eşliğinde kahvelerini yudumlayıp Selim’in kararını kutladılar.
Bir gün sonra Selim kameraların karşısındaydı.
“Partideki şaibelerden, yolsuzluklardan dolayı daha fazla kalamayacağımı anladım. İnsan cesaretli olmalı. Ben de Cesaret Partisine geçiyorum…”
O sırada bir muhabir mikrofonu uzatarak sorusunu yöneltti.
“Efendim daha geçenlerde Cesaret Partisinin lideri sizin için hırsız, ahlaksız demişti. Siz de onları yolsuzluk, baskıcılıkla suçlamıştınız. Ne oldu da fikriniz değişti?”
“Dün dünde kalmıştır. İnsanlar hep söylenen sözlere takılırsa değişim nasıl olur? Değişim cesaret ister öyle değil mi arkadaşlar? Şimdi bana müsaade rozetimi takmaya gidiyorum. Sayın liderimiz takacak rozetimi.”
Muhabir tebessüm ederek son sözünü söyledi.
“Hayırlı olsun temizleyici rozetiniz sayın vekilim.”
O gün akşam saatlerinde Cesaret Partisinin meclis grubunda rozet takma töreni vardı. Selim gülümseyen yüzüyle parti liderinin karşısındaydı.
Parti başkanı rozeti takarken onunla ilgili düşüncelerini paylaşıyordu.
“Değerli, onurlu, cesur bir arkadaşımızı aramızda görmekten büyük bir sevinç yaşıyoruz. Hepimiz Cesaretliyiz. Hayırlı olsun Selim Bey!”
Selim bu övgülerin altında kalmadı. O da yeni liderinin elini öperek onun hakkındaki düşüncelerini dile getirdi.
“Efendim sizin himayenizde olmak benim için de büyük bir onur. Siz cesur, kararlı ve erdemli bir lidersiniz. Siz övülmeye layık tek lidersiniz, siz bir imparatorsunuz.”

Parti grubunda büyük bir alkış vardı. Herkes Selim Beyi tebrik ediyordu. O gün haberlerde Selim Beyin ayrıldığı partiden zehir zemberek sözler duyuluyordu. Onursuz, omurgasız, ahlaksız, hırsız…
O sırada bir çay ocağında haberleri izleyen yaşlı bir amca sigarasından bir nefes aldı.
“Lan ne şerefsizler var şu dünyada. Önceki gün sizin partinizde tertemizdi, onurlu, omurgalıydı. Şimdi omurgasız, onursuz oldu. Ya şu Cesaret Partisine ne demeli? Daha birkaç gün önce hırsız, ahlaksız diyorlardı şimdi cesur onurlu bir insan oldu. Siyaset sadece menfaat eksenli bir kurum. Ne kimin menfaatine ise iyi ne kimin menfaatine aykırı ise kötü… Kahrolsun böyle siyaset.”
Amcanın sözü bitmişti ki orada bulunan halk onu alkışladı.
“Doğru diyorsun amca.”
“Helal sana amca.”
Çay ocağının diğer köşesinde kırlaşmış sakalı, uzun saçı, yüzünde, yaşadığı acıların izleri olan bir adam da söze katıldı.
“Milletin oyuyla vekil olur, milletin iradesine ihanet eder. Ye dostum ye! Yiyenler birbiriyle mutlu. Biz de sanırız insan seçiyoruz. İrademizi satılığa çıkaranlar ne alçak varlıklar.”
Çaycı sözleri söyleyene baktı. Onu alkışladı.
“Ömer seçimlere bağımsız gir seni destekleyelim. Bizden biri girsin şu meclise!”
“Yok be Ali abi almayayım. Garip bir kapı orası… İnsan girince kendini tanıyamıyor. Sezai Karakoç üstadın masalındaki yedinci çocuğum ben. Değişmeden öleceğim. Ama halkın arasında…”
Ömer liyakatin, adaletin olmadığını öğrendiğinden beri köşesine çekilmiş bir bürokrattı. Ara sıra çay ocağına takılır. Yaşlılarla sohbet ederdi.
“Adaletin öldüğünden beri liyakatsizler, hırsızlar, ahlaksızlar birbirini yıkayıp temizleyen gassale dönmüşler. Ölü yıkayıcılığı olan siyasetten uzak durmak ne büyük erdem!”
Ömer bunları düşünürken siyasetsiz olunmayacağını da biliyordu. Sokrates gibi baldıran şerbetini içmek de adalet için mücadele etmek de gerekiyordu bazen.
Çay ocağında halkın nabzı böyle atarken Selim Beyin konağında çok farklı bir nabız atıyordu. Füsun Hanım, Cesaret Partisinin hanımlarıyla akşam kutlama partisi veriyordu.
Zaman çok hızlı geçiyordu. Seçimlere az bir zaman kalmıştı. Selim alışkanlığından vazgeçmemişti. Alışmış kudurmuştan beter derlerdi. Selim Bey de kudurmuşlardandı. Yine başı beladaydı. Cesaret Partisi zor durumda olduğu için bu sefer de Aslanlar Partisine göz kırpıyordu.
Yine kameraların karşısındaydı. Pişkin pişkin soruları yanıtlıyordu.
“Efendim Aslanlar Partisine geçeceğiniz söyleniyor, ne dersiniz?
“İnsana aslan gibi durmak yaraşır. Biz aslanlar gibi çakallara karşı duranların yanında olmalıyız.”
Başka bir muhabirin “Efendim bu tercihi siz mi yapıyorsunuz yoksa size bu yetkiyi veren halk mı yapıyor? Nihayetinde sizi meclise götüren sizin kazancınız değil halkın o partiye olan inancı ve sizin de o partiden aday olmanız,” sorusu tüm dikkatleri Selim Beye yöneltti. Tüm gazeteciler merakla cevabı bekliyorlardı.
Selim Bey muhabirin sorusu üzerine tebessüm etti. Soruyu soranın gözlerinin içine baktı. Kendisinden oldukça emindi. Yüzünde öfkeden eser yoktu. Soruya, hazırlanmış bir ruh haliyle cevap verdi.
“Çok haklısın. Yerinde ve isabetli bir soru. Bir vekil olarak ne büyük bir sorumluluğa sahip olduğumu biliyorum. Biz vekiller seçilinceye kadar bir partinin mensubuyuz. Ancak seçildikten sonra bütün halkın vekiliyiz. Bunun için bize milletvekili diyorlar.
Ben de bulunduğum partinin ülke geleceği için doğru ilkeler belirlemediğini daha çok ahbap çavuş ilişkisi içine girdiklerini gördüm. Halkın sorunlarıyla değil kendi sorunlarıyla ilgileniyorlardı. Ben halkın adamıyım. Halkımın menfaatine olmayan hiçbir oluşumun içinde olamayacağım için Aslanlar Partisine geçiyorum. Dinlediğiniz için teşekkürler,” dedikten sonra hızlı adımlarla arabada kendisini bekleyen eşi Füsun Hanımın yanına gitti.
Onu gülümser ve neşeli gördü. Canlı yayını telefondan takip ettiğini öğrenince röportajın nasıl olduğunu sordu.
“Muhteşemdin! İyi ki bu sorulara hazırlanmışız. Yoksa oldukça sıkıntı çekerdin. Haydi, şimdi Aslanların arasında yeni maceraya…” dedikten sonra eşine sarıldı.
Araba ağır ağır oradan ayrılırken bir seyyar satıcı zabıtanın hışmına uğruyordu. Selim Beyin dudaklarından üzüntüsünü belirten ifadeler dökülüyordu.
“Yazık şu halka!”


