Garip
Garip Osman, sabahleyin erkenden ihtiyar eşeğinin sırtına paldımını vurdu. Paldımın üstüne keçi kılından dokunmuş kara heybeyi attı. Heybenin üzerine kara dimi kılıflı kaba bir minder koydu. Eşeğini, evin dört basamaklı taş merdivenin önüne çekti. Hayvan hiç inat etmedi. Oysa eşekler inat olur.
Sıska, ufak tefek bir adam olan Osman, bu merdivenin üçüncü basamağını yıllardır binek taşı olarak kullanır. Eşek de muhtemelen buna alışmıştır.
Adam yavaş yavaş çıktığı merdivenin üçüncü basamağında durdu. Kendinden beklenmeyen bir çeviklikle eşeğin sırtına atladı. Paldımın üzerindeki kaba mindere iyice yerleşti. Rahat ettiğine kanaat getirince merdivenin başında bekleyen kara kuru karısına başıyla işaret edip “Haydi” dedi. Sahanlıktaki karısı, üçüncü merdivene inip yavaşça terkiye bindi. Sağ kolunu kocasının beline doladı. Sol kolunda boş bir sepet.
Yola çıkmaya hazır olduklarında Garip, eşeğe sağlam bir “Deh” çekti. Eşek, Taşlıdere’nin yolunu tuttu. Bu yol, iyi bildiği dört yoldan biriydi. Diğerleri dağa oduna, çeşmeye suya, komşu köye değirmene gittiği yollar.
Adam, sol elindeki yuları ve sağ elindeki kızılcık değneğini sıkıca tutmuştu. Evin yegâne köpeği Karabaş da peşlerine takıldı.
Sabah serinliğinde, çocuklar uyanmadan Taşlıdere’nin kıyısındaki bostandan zerzevat, kavun, karpuz, acur toplayacaklar. Topladıklarını heybeye, sepete doldurup sıcak bastırmadan eve dönecekler. Yetiştirebilirlerse gecenin soğuğunda serinleyen karpuzu, kavunu serin serin yiyecekler. Gidip gelmeleri birkaç saatlik iş. Maksat, iki oğlu gönensin.

Bostana vardılar. Tarla komşusu İri Ramazan’ın kendisi gibi iri köpeği havlayarak onları karşıladı. Kendilerine doğru gelen köpekten korkan Karabaş, eşeğin ayaklarına dolanmaya başladı. Huylanan eşek bir anırtı kopardı. Karı koca, bostanın kenarındaki meşe palamudunun altında eşekten indiler. Onların da diğer köylüler gibi İri Ramazan’la arası iyi sayılmaz. Bu, kendilerinden değil ağzı bozuk, kaba saba biri olan İri’nin geçimsizliğinden. Her mahalde olduğu gibi köylerde de vardır böyle insanlar.
Garip Osman’ın bostanı anca kendi ailesine yeterken İri Ramazan’ın yarısı meyvelik ve bağlık olan bostanı yedi sekiz dönüm kadardı. Mevsiminde topladığı zerzevatı, meyveyi, kavunu, karpuzu, üzümü kelterlere (sele) doldurup 1975 model Austin Leyland markalı,boyası yıpranmış sarı traktörünün küçük ahşap römorkuna atar, kasaba pazarına indirip satardı. İki haftada bir yapılan ve güz sonuna kadar devam eden bu satışlardan iyi para kazanırdı.
İri, bu işleri kendisi gibi iri karısıyla birlikte yapardı. Tarlasının içinde derin bir kuyu, kuyunun içinde bol suyu vardı. Kuyunun başındaki emme basma tulumbayla sebzelerini ve meyvelerini bol bol sulardı. Köyün variyetlilerinden olan bu varyemez adam, bahar başından güz sonuna kadar karısıyla tarlanın ta öte başında, önünde büyük bir çardak olan küçük bağ evinde kalırdı. Şehirde yaşayan iki oğlu ve bir kızı çok nadir gelirdi. Laf aramızda, çocuklarının da İri Ramazan’dan memnun olmadığı söyleniyor.
Garip Osman, eşeğin üstünden aldığı heybeyi ve minderi ağacın altına attı. Karısı kolundaki sepetle zerzevatların olduğu tarafa doğru yürüdü.
Bozoğlan’ı akarsudan eser kalmayan dereninin kenarındaki otlağa götürüp köstekleyen adam, ağacın altına geri döndüğünde Karabaş’ın canhıraş ulumalarını duydu. İri’nin Kangal kırması iri köpeği bostanın ta öteki ucunda Karabaş’ı altına almış, yakaladığı yerden ısırıyor, âdeta boğuyordu.
Köpeğinin o hâlini gören adam, az önce ağacın altına bıraktığı değneği kaptığı gibi sövüp sayarak o tarafa seyirtti. Varır varmaz İri’nin köpeğine birkaç defa vurdu. Köpek, kafasından aldığı son darbeyle sersemledi. Karabaş’ı bırakıp kesik kesik uluyarak bağ evine doğru kaçtı. Garip, isabet ettiremese de köpeğin ardından birkaç taş fırlattı.
Kangal kırmasından kurtulan ufak tefek Karabaş, ağacın altına doğru topallaya topalaya gitti. Başını, uzattığı ön ayaklarının üstüne koyup yattı. Sanki derin düşüncelere dalmıştı. Ağzının kenarında ve sağ arka bacağında kan vardı.
Değneği ağacın altına rastgele bırakan adam, canı yanan köpeğine acıyan gözlerle baktı. Heybeyi aldı, söylene söylene bostanın içine daldı. Karısı domates, biber, patlıcan toplarken o, karpuzlara, kavunlara, acurlara el attı. Bu sefer dere kenarında bir gürültü koptu. Başını kaldırıp baktı. İri’nin iri yarı kara eşeği, ihtiyar Bozoğlan’a saldırmıştı.
Adam, henüz iki karpuz ve bir kavun koyduğu heybeyi yere atıp söve saya geri koştu. Ağacın gövdesine dayadığı kızılcık değneğini aldı, eşeklerin yanına vardı. Var gücüyle İri’nin eşeğine vurmaya başladı. Lakin eşek aldırmıyor, gözü dönmüşçesine Bozoğlan’ın boynunu dişleyip duruyordu. İhtiyar eşek, ayağından köstekli olduğu için karşılık veremiyor, kaçıp kurtulamıyor, garip sesler çıkararak sağa sola boş çifteler savurmaktan başka bir şey yapamıyordu.
Garip Osman, dere kenarında eşeğini kurtarmaya çalışırken İri’nin dönüp gelen köpeği de yeniden Karabaş’a saldırmış; adam, köpeği mi eşeği mi kurtaracağını şaşırmıştı. Karısı da zerzevat toplamayı bırakıp eline aldığı iki taşla “Hoşt, hoşt” diyerek köpeklerin olduğu yere koştu.
Eşekler dayaktan anlamaz. Osman, elindeki kızılcık değneğiyle İri’nin eşeğinin orasına burasına vura vura ihtiyar eşeğini güç bela kurtardı. Dere kenarından aldığı iri çakıl taşlarını bağ evine doğru kaçan eşeğin ardından fırlattı. Eşek uzaklaşınca ağacın altına yetişti. Karısının korka korka ayırmaya çalıştığı iki köpeğin arasına daldı. Değneği öfkeyle köpeğin sırtına indirmeye başladı. Köpek yine kaçtı. Karısı bir taraftan kendisi bir taraftan, hem hayvanlara hem sahibine beddualar ediyor, sövüp sayıyordu ki İri Ramazan’ın üzerinde çizgili pijaması, elinde kürek, bostanın içinden kendilerine doğru koşarak geldiğini gördüler. Ardında karısı vardı.
“Ağan defolup gitti, sıra sana geldi.” diye bağırmaktan öte, âdeta böğüren adam, Osman’a kürekle vurmaya başladı. Araya girmeye çalışan Meryem’i itip yere düşürdü. Yetişen karısı yerdeki kadının üstüne çöküp yakasına yapıştı. O gün, o saatte Taşlıdere’de karı kocalar arasında bir meydan savaşı yaşandı. Sövmeler, saymalar, beddualar, tehditler gırla gitti. İri Ramazan’la iri karısı Kirli Fadime, Garip Osman’la karısı Kuru Meryem’e öyle bir dayak attı ki bu dayağı insan olan, düşmanına atmaz. Garip Osman, başından yaralanmış; karısının da kendisinin de yakası, paçası yırtılan elbiselerinin elle tutulacak yanı kalmamıştı. Orada olanlara bir Allah şahitti, bir de kendileri.
Kavga bittiğinde İri Ramazan’la karısı Kirli Fadime söve saya, tehditler savura savura bağ evine doğru yürüdü. Garip Osman’la karısı ise beddualar ederek bostandaki meşe ağacının altına sığındı.
Kuru Meryem, kocasının kanayan başını yağlıkla sardı. Yarım yamalak topladıkları bostan ve zerzevatı alelacele doldurdukları heybeyi eşeğin sırtına vurup yola düştüler. En önde Garip Osman, ardında yularından çektiği ihtiyar Bozoğlan, onun arkasında Kuru Meryem, en geride Karabaş. Karısı hâriç, başı önde hiç konuşmadan yürüyen Garip ile eşeği ve köpeği topallıyordu.
Garip Osman, eve döner dönmez heybeyi eşeğin üzerinden indirip sahanlığa koydu. Vakit geçirmeden yukarı mahalledeki muhtara koştu. “Bak şu hâlime!” diyerek Taşlıdere’de başlarına geleni anlattı. Muhtar, “Şahidin yok.” deyip işin içinden sıyrıldı. Garip, “Allah biliyor.” dese de oralı olmadı. Başına gelenleri bir daha kimseye anlatmayan veya anlatamayan Garip Osman şikâyetçi de olmadı. Ne karısı ne henüz ilkokula giden iki oğlu ne de kendisi, o günden sonra kimseyle görüşüp konuşmadı.
Yıllarca çobanlığını yaptığı Hasan Ağa’nın, İzmir’e göç etmeden evvel “Bahçe bostan yaparsın, çoluk çocuğun gönensin.” diyerek kendine bağışladığı, yıllardır başkasından emanet aldığı öküz ve pullukla sürüp ektiği, dişiyle tırnağıyla işlediği iki dönüm bahçeye bir daha uğramadı. İhtiyar eşeğini ve tavuklarını kasabaya götürüp yok pahasına sattı.
Bir ay geçmeden bir gece vakti yatak, yorgan, yastık ne varsa, kilimlere sarıp denkler hâlinde bağladı. Diğer eşyaları ve kap kacağı tahta sandıklara, büyüklü küçüklü sepetlere, çuvallara doldurdu. Alaca karanlıkta hepsini evin önüne yığdı. Hasan Ağa’nın verdiği samanlıktan çevirme küçük evinin kapısına kilit bile vurmadı. Kapıyı çekip çıktı. Karısı ve iki oğluyla eşyaların üstüne oturup beklemeye başladılar.
Kuşluk vakti kupası kırmızı, yıpranmış kasası soluk mavi 1967 model Austin marka külüstür kamyon ahşap kasasını çatırdata çatırdata, patlak egzozundan ara sıra kara dumanlar çıkara çıkara gelip evin önündeki eşya yığınının yanı başında durdu. Kamyonun kupasından kirli sakallı, kara bıyıklı, insan irisi esmer şoförle bıyığı yeni terlemeye başlayan yamağı indi. Alelusul selamlaşma ve hoşbeşten sonra, neredeyse tek kelime konuşulmadan eşyalar alelacele kasaya dolduruldu.
Eşyalar yüklenince Garip Osman, karısı Meryem, oğulları İsmail ve Yusuf da kamyonun kasasına bindi. Ağızlarını bıçak açmıyordu. Kasanın arka tarafında kalan boşluğa serdikleri çulun üzerine yan yana oturup denklere ve sandıklara sırtlarını dayadılar. Çocuklar annelerine iyice sokuldu. Kuru Meryem, onlara sıkı sıkı sarıldı. Şoförün çalıştırdığı külüstür kamyon hareket etti. Annenin ve çocukların hıçkırıkları birbirine karıştı. Şapkasını iyice öne eğen Garip ise göğe bakıyor, muhtemelen gözlerinden akan yaşları saklamaya çalışıyordu.
O gün köyde, kuşluk vakti çıkana kadar ortalıkta kimse görünmedi. Kırandan aşıncaya dek, evinin sahanlığında kamyonun ardından bakan, kamyon kırandan aşıp sesi ve çıkardığı doz duman kaybolduktan sonra biçare sesiyle “İriii, kanı kuruyasıca İri. Koca memlekete sığdırmadın garipleri. Allah’ından bulasın!” diye söylenerek gözyaşı döken doksanlık Çakır Ayşe hâriç.
Köyde kalan Karabaş, bir süre peşinden koştuğu kamyonu takip etti. Galiba yetişmemiş olacak ki nereden döndüyse akşamüzeri metruk eve yorgun argın dönüp geldi. Geç vakte kadar kapının önünde avazı çıktığı kadar acı acı uludu. Ertesi sabah, o da ortadan kayboldu.

Osman, on yıl önce soğuk bir kış günü güneş batarken karısıyla köye çıkıp gelmiş; köyün girişinde karşılaşarak tanıştığı Hasan Ağa’ya yıllarca çobanlık yapmıştı. Bu arada iki oğlu olmuş, Hasan Ağa bütün varlığını satıp savup köyden taşınınca gündelik işlerle geçimini sağlamaya, kendi yağıyla kavrulmaya çalışmıştı. Bütün mal varlığı Hasan Ağa’nın kendine hediye ettiği samanlıktan bozma ev ve Taşlıdere’deki iki dönüm araziydi. Yoksuldu, kimi kimsesi yoktu. Bu yüzden köylü ona Garip lakabını yakıştırmıştı.
Garip Osman, yıllar evvel ansızın geldiği köyden ansızın çekip gitti. Nereden geldiği gibi nereye gittiği de meçhuldü.


