elma

Group of children running together

 

Güneşli, mutlu bir günde çocuk bahçesine doğru oturmanın en muhteşem yanı çocukluğuma geri dönmekti. Karşıda oynayan çocukları izlerken garsonun ‘Buyurun efendim, ne arzu edersiniz?’ sorusuyla irkildim. ‘Çay lütfen. Açık, süzgeçli…’ Karayağız, neşeli garson uzaklaşmak üzereydi ki sesimi yükselterek; ‘Yanında da bisküvi olsun.’ dedim. Şu kırmızı elbiseli kız ne kadar da ‘ben’dim! Çocukluğumun büyük bir bölümü ve yeni yetme çağlarım arka cephesi denize uzaktan bakan bahçe içinde bir evde geçti. 

Memur bir ailenin çocuğu olmanın farklı yanlarından biri de tayin edildiğimiz, farklı iklimlerin hüküm sürdüğü coğrafyalarda, farklı evlerde yaşamak olmuştur. Hâlâ yaşadığım bu kıyı kentinde taşındığımız ilk ev, iki katlı idi. Pencerelerinde panjuru yoktu ama kutu misali. Ön yüzü kiliseden bozma tarihi bir camiye dönük, Arnavut kaldırımlarıyla döşenmiş bir sokakta bulunan; sokak lambasının geceleri odalarımızı aydınlattığı şirin bir evdi. Gelenimiz gidenimiz çok olurdu. Uzun yıllar oturduk o evde. Duvarlarında çınlayan çocukluk seslerimiz, merdiven basamaklarında hâlâ ayak izlerimiz vardır. İlk taşındığımız günü, dün gibi hatırlıyorum. Bir kamyonun kasasına yüklediğimiz eşyalarımız ve ardımızda bıraktığımız kurak, çorak bir Anadolu kentinin zihnimize nakşettiği anılarıyla bu kıyı şehrine gelmiş, bu eve yerleşmiştik.

Çocuklar için oyun oynamanın faydaları | NTV Haber

Haritadan ‘Kara’ diye işaret ettiğim denizi ilk gördüğümde kuvvetle muhtemel ki doksanların başıydı. Hayatımda hep önemli olayların gerçekleştiği, mühim değişimleri yaşadığım, yaşayacağım eylül ayıydı. Okullar açılmıştı. Biz taşındıktan sonra komşu bahçeler de şenlendi. Devam ettiğim okul ikili eğitim sistemine tabi idi. Ben sabahçı idim. Öğlede eve geldiğimde biraz ev işlerine yardım eder, biraz da gün içinde ne yaptım, ne ettimse anneme anlatırdım. Bir yandan sofrayı hazırlardık. Mevsim baharsa, bahçede kurardık sofrayı. Portakal, kiraz, manolya, incir ve yüksek çam ağaçlarının olduğu bu bahçeler; baharda çiçek kokularının, kuş cıvıltılarının; kışın ise lâpa lâpa kar manzaralarının mekânıydı. Gül ağacının altına yerleştirdiğimiz masayı hazırlarken günün ajansını anneme geçer, kimi zaman şarkı söyler, kimi de şiirler okurdum. Annem büyük bir dikkatle dinlerdi. Söylediklerimin önemli olduğu hissine kapılırdım.

Anlattığım bir sürü deli saçması hikâyeden, çocukça, çılgınca belki çoğu zaman anlamsız ve önemsiz mevzudan bahsetmemden keyif alırdı annem ya da en azından öyle görünürdü. Çocukluk anılarımın en önemli kahramanı annemdir. Annem şair ruhlu bir kadındır. Şiiri, sanatı, estetiği, hayatı çok sever. Çiçekleri de… Bahçede çiçekler yetiştirirdi. Beyaz zambaklar, rengârenk sardunyalar, hanımelleri, ıtırlar ve saksılarda menekşeler. Adını sayamadığım daha neler neler… Mevsim kıştı ve bir sabah uyandığımızda her tarafa bembeyaz kar yağmıştı. Bahçede kar altında kalan sardunyaların nasıl da canlı, rengârenk insanı mutlu kılan güçlü duruşları vardı. Annemin her daim öğüdü olmuştur; hayatın tüm karına, boranına, fırtınasına rağmen naif, zarif, estetik, güleç ve sardunyalar gibi mücadeleci olmamız telkini. Karayağız, tıknaz, genç garson boş bardağı almaya geldiğinde daldığım tatlı rüyadan bir anlık uyandım. Çayımı yenilemesini istediğimi baş işaretimden anlamış olacak ki bir şey söyleyerek bu hülyalı halimi bozmadan tebessümle uzaklaştı.

Oyun oynayan çocuklar stok fotoğraflar, telifsiz resimler, görseller |  DepositPhotos

Güneşin taa iliklerime işlediği tatlı bir rehavetle ben kaldığım yerden devam ededurdum. Taşındığımız sene babam bahçeyle epey bir uğraşmıştı. Çalılığa dönen dalları kesmiş, çeri çöpü toplayıp temizlemişti. Güz ayazında, kışın boranında kırılan, baharda budanan kiraz, portakal, ayva ve incir ağacı dalları bezemişti çocukluğumun gökyüzünü. İkinci senenin baharında portakal ağacının hemen karşısına bir de kiraz fidanı dikivermişti. Çocukluğumuzda fidan dikmek bir okul etkinliği değildi yani. Yani ki toprakla haşır neşir olur, gece tatlı bir yorgunlukla uyur, rüyalarımızda o fidanlarda kırmızı elmalar büyütürdük. Oturduğumuz mahalle şehrin en eski yerleşkelerinden biriydi. Aynı sokağa bakan, kapıları karşılıklı denk düşen bu evler hemen hemen bir örnekti ve bahçe içindeydi. Üç cephesi orta yükseklikte duvarlarla çevrili olan evimiz yine aynı tarzda başka evlere bahçe tarafıyla komşuydu. İki ya da üç kat olup öyle mühendislik harikası bir tasarıma ya da mimari özelliklere sahip olmayan evlerdi. Bu evler ki dışarıdan her ne kadar az katlı, mütevazı görünüyorsa da içine girdiğinizde, odalarına misafir olduğunuzda ihtişamlı bir sevgi saltanatının görüldüğü sırça bir saraya dönüşürdü. Duvarı sabırla, şefkatle, huzurla örülmüş, sedirine, divanına sevgi gömülmüştü. Duvarlar alçak, gönüller engin, dostluklar zengindi.

Apartman denen binalarda konserve kutusu hayatların sürüldüğü bir yaşam biçimi bu kadar yayılmamışken henüz, yani babaanneler, torunlar, gelinler henüz aynı çatı altında büyük aile olarak yaşayabiliyorken, sokağa açılan o kapılardan çocuk şamataları akardı. Dallarına martılar, serçeler, kırlangıçlar konan ağaçlarla bezeli bahçelerde, avlularda babaanneler konserveler, reçeller, salçalar yaparlardı. Mahalle aralarında çelik-çomak, misket, köşe kapmaca, yağ satarım, istop, birdirbir, yakar top oynayan çocukların kıyafetleri; dizleri ve dirsekleri sokak savaşlarında parçalanmış kazaklarının, pantolonlarının yerine yenisi muhakkak büyük kardeşlere artık küçük gelen kıyafetlerdi. Ve bunlar annelerin maharetli ellerinde ziyan edilmeden ufak düzeltmelerle küçük kardeşlere uygun hale getirilirdi. Yumurta bakkaldan, ekmek fırından veresiye defterine yazdırılarak alınırdı. Okul gezilerinde getirilen yiyeceklerle kurulan uzun sofralarda yemekler yendikten sonra neşeyle oyunlar oynanırdı. 

Saklambaç oynayanlar elime mum diksinnn!!!" - Uzunçorap

Mahalle olma kültürü, ‘bizim mahalle’ duygusu ve birlikteliği vardı. Uzun yıllar oturduk o mahallede. Oradan taşındıktan sonra epey bir zaman, geçmişteki izlerimizi bozmamak, anısını tatlı bir rüya olarak saklamak için yolum düşse bile o sokağa uğramamışımdır. Ve neden sonra bir mecburiyetten dolayı geçtiğim o sokak, onca sene adımladığım o Arnavut kaldırımları, içimde tarifi imkânsız bir özlemin sızısını bıraktı. Ve sonrasında o sokaktan her geçişimde eski evimizin kapısında -artık ben olmayan bir beni- kış güneşinde gözlerini kısmış, vizöre bakan bir kız çocuğunu görürüm. Giyinmiş, saçlarını atkuyruğu toplamış, poz verme acemisi bir kızdır bu. Ve hep öyle kalacaktır ömrünce de. Yıllarla yıllanacak olan ve albüm kapakları arasında sıkışsa da ara sıra gün ışığına çıkacak bir mazinin sayfalarında yer alan bu kare, hep tebessüm ettirir beni. Çocukluğum şimdi bana tüm oyunları, anıları, heyecanlarıyla bir masal diyarı gibi geliyor.

Koronavirüs: Çocuğunuzun diğer çocuklarla oynaması sakıncalı mı? - BBC News  Türkçe

Kendi öykümün başkahramanı olan ben, geçmişi andıkça bu masal diyarına dalıyor, o günleri özlemle anıyorum. Saklambaç oynarken söylediğimiz ‘Elma dersem çık, armut dersem çıkma!’ cümlesini yüksek perdeden seslendirsem çocukluğum bir yerlerden çıkıp gelecekmiş sanıyorum. Gün inmiş, karşı parktaki çocuklar dağılmıştı. Kalktım, bardağın kenarına hesabı bıraktım. Caddeye doğru yürümeye başladım. Çocukluğumdaki gibi dilimde ‘Elmaaa, elmaaa, elmaaa!’ nidaları…            

          

About The Author

4 thoughts on “Elma Dersem Çık

  1. Çok güzel bir yazı okudum, yazar profesyonel olduğunu her cümlede hatta kelime de hissettiriyor maşallah,

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir