baglanma-turlerinin-cocuk-uzerindeki-etkileri-03b4b72d44993e40294164f4e778a836(1)

İnsanın annesi öldüğünde, kaç yaşında olursa olsun her zaman çocuk kalır…

…Annem gözlerimin önünde ölüyordu. Artık iyileşemeyeceğini biliyordum. Ölecekti – yok olacaktı. Bu dünyada olmayacaktı, yani vefat edecekti. Evimizde olmayacaktı. Annem artık bahçeye çıkmayacak, evin içinde dolaşmayacak, yemek yapmayacaktı. Sabah uyandığımızda – yataktan kalktığımızda – “günaydın” demeyecekti. İşten eve geldiğimizde bizi selamlamayacak, bize sıcak çay vermeyecek, ne kadar yorgun olduğumuzu görünce “Anneniz ölsün” demeyecekti. Annem bahçeye çıkıp diktiği çiçekleri sulamayacak, bahçedeki tavuklar için yem serpmeyecekti…

Ama kendimle baş edemiyordum. Onun ortadan kaybolacağına inanamıyordum. Umut mu ettim? İyileşeceğini, yataktan kalkacağını, bana ve bize gülümseyeceğini, hata yaptığımızda bize kızacağını… hayır, umut bile etmedim. Gerçeklik gözlerimin önündeydi, her şey bitmişti. İçimdeki sarı tel kopmuştu… Annemin gözlerinde bulduğum hayat ışığım sönmüştü. Bu aydınlık dünyada sonsuz karanlığın hüküm süreceğini biliyordum. O karanlıkta, rastgele, tökezleyerek yürüyecektim… Elimden tutacak, bana yolu gösterecek, beni sevecek ve değer verecek kimsenin olmayacağını biliyordum…

Ebeveyn ve Çocuk İlişkisi - Pakua Psikoloji

Birdenbire her şeye öfkelendim. Birdenbire hayata sırtımı döndüm, her şey rengini kaybetti ve donuklaştı, hatta hayatın kendisi bile anlamsızlaştı. Bir şeyi, canlıyı, sevgiyi, duyguları… kaybetmememiz gereken şeyleri kaybetmenin çok zor olduğunu hissettim. Düşünüyorum da, kayıplara katılıp yok olmalı ya da onlarla birlikte kalmalıyız, yani onları kaybetmemeliyiz.

Ama… Ne ama?! “Ama” şu ki, hayat bizi acımasızca sınıyordu. Bizi parçalıyor, paramparça ediyor, bize zarar veriyordu. Ama belki de sadece “kendi kurallarını” canlı tutuyordu. Hangi kural?! Onu bir yaşam dizisine dönüştüren ve bu yaşam dizisinin kendisinin de bizimle birlikte kırılıp parçalandığı, azaldığı veya arttığı kural. Yani hayat yavaş yavaş parçalanıyor, eriyor, kayboluyor ve bizimle birlikte yok oluyordu…

…Annem ölmek üzereyken, bahçedeki tavuklar için de üzüldüm. Kendi dillerinde “şarkı söyleyerek” bahçede dolaşmalarını istemedim. Annemden sonra, annem olmadan… Bazılarının kesilip pişirilmesini, aslında tavukların öldürülmesini istedim.

Temizledim, doğradım ve bir tencereye koydum. Tencereye su döktüm ve ateşe koydum. Yemeğin muhteşem kokusu evi sardı. Ama annem yiyemedi… Yemeğin kokusu yetti ona… Yemeği sofraya getirdim. Tabaklara yerleştirdim, aile üyelerimi – annemin çocuklarını – etrafıma topladım ve yemeye davet ettim.

Herkes masada oturuyordu ama kimse masaya uzanmıyordu, annemi bekliyorduk…

İlk tabağıma uzandım, bir parça ekmek aldım, yemeğe bandım, tadına baktım, çok lezzetliydi. Ama övemedim. Dilim tutulmuştu… Ağzımda büyük bir kilit vardı sanki. Başımı kaldırdım ve masada oturanlara baktım. Herkes isteksizce, iştahsızca, ağır ağır yemeye başladı. Kendimi suçlu hissettim, çünkü bu lezzetli yemeği, tatsız ve soğuk bir şekilde yemeye ben başlattım. Başımı öne eğdim. Herkesin dikkati üzerimdeydi ve bunu hissettim, tekrar yemeye devam ettim.

Ama bir şey oldu…

Küçük kum taneleri gibi sıcak gözyaşları yanaklarımdan aşağı aktı. Ne olabilirdi ki? Ama hayır! Bunlar sıradan gözyaşları değildi. Bunlar daha önce hiç var olmamış gözyaşlarıydı! Daha önce hiç böyle gözyaşları hissetmemiştim. Böyle gözyaşlarını bilmiyordum. Hiç böyle ağlamamıştım… Hiç böyle anlamsız, gereksiz, uygunsuz, lüzumsuz gözyaşları dökmemiştim. Hiç bu kadar boş, duygusuz olmamıştım. Hiç kimsenin yanında bu kadar yalnız hissetmemiştim. Şu an hiss ettiğim öfkeyi hiçbir canlıya – bu zavallı tavuklara  duyduğum kadar hiss etmemiştim. Merhametli kalbim asla kimseye karşı nefret besleyemezdi. Her zaman suçluları ve suçlu olmayanları affederdim. Bunun yerine, “Benim hatamdı” derdim.

Bana ne olmuştu? Kum gibi durmadan akan bu gözyaşları neydi? Bu sefer sıvı değillerdi, kum bu, kum! Yanaklarımdan aşağı akıp bir yol oluşturuyorlardı. Ama bu gözyaşlarının nereye aktığını, nereye düştüğünü bilmiyordum.

Masadan kalkmadım. Gözlerimden yaşlar akarken yemeye devam etmek istedim. Kendimi bu en ağır cezaya mahkum etmeliydim. Ama yapamadım. Hayatın bu ağır yükü beni üzüyordu, boğuyordu. Ben de ölmek istedim…

…Bütün o zorlu çalışmalara ve acılara rağmen insan yaşamaya vakit bulamıyor mu?.. Herkese ve her şeye zaman ayırabiliyor olsa bile, ölümünden önceki kısa sürede kendini görmüyor mu? Acımasızca duygularının üzerine “Şunu yapacağım, bunu yapacağım, sonra…” diye üzerine bir çizik atanda insan değil mi? Başını kaldırıp yukarı bakamayan bir insan; ölüme yaklaştığında Tanrı’yı ​​görüyor ve ancak o zaman pişmanlık duyarak, “Bu kader…” diyor (oysa aslında bu pişmanlıkla Tanrı’nın kendisini kınıyor). Neden böyle oluyor? Çünkü duygularımızı kendimizden önce gömmeye alışmışız. Kalbimizde bir mezar kazıp en güzel duygularımızı oraya gömüyoruz. Bu duyguları beslemeye, onlarla nazikçe konuşmaya, onlara hayatın aydınlık tarafını göstermeye cesaret edemiyoruz. Korkuyoruz – olmayacak, farklı olacak… Çünkü bu dünyanın sadece karanlık tarafını görüyor ve ışığın geldiği tarafı kapatıyoruz. Sanki hayatın sonsuz olmadığını unutmuşuz gibi. Her şeyi ve herkesi görüyoruz da bir kendimizi göremiyoruz.

ÇOCUK OLMAK İSTİYORUM ANNE | ŞÜKRÜ KABUL

O zaman anladım ki, insan kalbinin küçük köşelerinde “yer alan” duyguların çoğu sevgi duygularıdır. Bizi hayata, evrene ve birbirimize bağlayan sevgi duyguları… Ne yazık ki… Yeterince doyamadığımız duyguları yaşayamayız. İş, ev, bağlı olduğumuz yaşam tarzı… Bizi kendimizden koparan, yalnız bırakan, yaşamaya zaman bırakmayan sözde duygular uğruna ölüyoruz…

…Şimdi kalbimi parçalayan bu “ah”lar – beni sabırsız, hoşgörüsüz ve iradesiz kılan bu “ah”lar – muhtemelen o zamandan kalma. Kalbin bir de “ah” köşesi var, diyebilirsiniz. Ve bu köşedeki hasarlı, “travmatize olmuş”, doyumsuz sevgi duyguları – belki de kalbi yaralı, kalp atışları tıpkı sizinki gibi olan, içi paramparça olmuş, iç dünyası yıkılmış, kafası bir taştan diğerine çıkmış birinin hayatı için anlam ve merhem olabilir. Yani, herkesin içinde susturamadığı, gözyaşlarını silemediği bir bebek var – sürekli sızlanan, inleyen, ağlayan ve sevgiye özlem duyan bir bebek… annesiz kalmış bir bebek… Yaşı, kökeni veya mesleği ne olursa olsun, annesinin nefesine duyarlı bir bebek. İç dünyasını açığa vurmaya ihtiyaç duyan, hayatının iniş çıkışlarından yorulmuş, bazen akrabaları arasında huzur bulamayan bir bebek… Büyük, sonsuz, sönmeyen bir sevgiye özlem duyan bir bebek… Huzur, sükunet, arzu, değer arayan bir bebek… “Bu bebeğin annesi nerede?!” (Hiç susturamadığınız bir bebeğin elini tutup da annesini bulma umuduyla bu soruyu sorduğunuz anları hatırlıyor musunuz? Elbette!) Hiç, herkesin yanında yalnız kaldınız mı? Kabul edelim, kaldık ve kalıyoruz!

Anne yarası ve bağımlı kız çocukları - Uplifers

Öyleyse, insan sevgisi kendini aramak, içindeki bebeği sakinleştirmekmiş. Annesiz kalan bebek… O halde tüm şüphelerimize “hayır” diyelim ve birbirimizi annemiz gibi sevelim – hiçbir arzu, hiçbir maddi nimet, hiçbir ihtiyaç duymadan… ve hiçbir korku duymadan… Bebeğimizi mutlu edelim, yüzünü güldürelim, acıyan kalbini ısıtalım, ona hayat nefesini tattıralım – sonsuz bir sevgiyle sevelim. Kalplerimizi taşlara çarpıp da paramparça etmeyelim. Ve bu da cesaret gerektirir…

Annem öldü, dünyam boş kaldı, annesiz kaldım… Ama ben çok büyük bir mirasla – annemin bıraktığı sevgiyle kaldım. Annem bana sevmeyi öğretti – bir anne gibi sevmeyi… Sevgiye ihtiyacı olan birini bir Anne gibi sevmeyi… Sevgiye anne olmayı öğretti. Bu hem de karşılıklı – üzerinde “annelik hakları” taşıyan bir sevgi oldu… Ve bu sevgi – annemin göksel, cennet kokulu sevgisidir…

About The Author

15 thoughts on “Cennet kokulu Sevgi

  1. Yeni bir yazarımız Azerbaycan’dan hoş sefa gelmişler. Çok duygulu-hüzünlü bir yazısını okudum. Kaleminiz daim olsun. Tebrikler.

  2. Çok kıymetli Zeynep Xanim. Kuvvetli kaleminiz daim olsun var olsun. Çok hüzünlü ama çok güzel yazmışsınız

  3. Çok kıymetli Zeynep Xanim. Kuvvetli kaleminiz daim olsun var olsun. Çok hüzünlü ama çok güzel yazmışsınız

  4. Saygıdeğer Zeynep ALİKIZI Hanımefendi, yazınızı hüzünlenerek okudum. Allah annenize rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun. Yazınıza uygun görseller koymaya çalıştım, İnşallah beğenirsiniz. Aramızda bulunmanız bizlere güç katacaktır. Kaleminiz daim olsun. Selam ve saygıyla.

  5. Çok güzel ve hüzünlü bir yazı okudum. Yeni yazarımıza başarılar dilerim. Azerbaycan’dan gelen yazarımız için ayrıca site yönetimini de kutlarız.

  6. Çok güzel aynı zamanda hüzünlü yazı okudum, yazılarınızın devamını bekleriz. Başarınız sürekli olsun tebrikler.

  7. Çok akıcı aynı zamanda hüzünlü okuyucuyu düşüncelere salan bir yazı okudum. Bu siteyi tesadüfen gördüm, yazılar hoşuma gitti, bütün yazarlara başarılar dilerim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir