YABANCILAŞMAYA VE MANKURTLARA KARŞI
Millet ve ülkemizin en büyük virüsü; gayri millî eğitim, medya, sanat ve kültür ile pozitivist-kapitalist bilim anlayışıyla gerçekleştirilen yabancılaşmadır, mankurtlaşmadır. Bin yıldan beri İslam’ın kutsal değerlerine, millî kültürüne sımsıkı bağlı olan Müslüman Türk milletinin torunları; yaklaşık 200 yıldır -Tanzimat’tan bu yana- çoğu zaman “uygarlaşma”, “modernleşme”, “çağdaşlaşma”, “ilericilik”, “bilimsellik”, “akılcılık”, “hümanizm”, “demokrasi”, “küreselleşme”, “postmodernizm” adıyla gayrimillî, materyalist, yozlaştırıcı, köksüz ve ruhsuz eğitim, sanat ve medya sistemiyle, akla gelmedik metot ve entrikalarla kendi dinine, tarihine, diline, sanatına, örf ve geleneklerine, köklü ilim, irfan ve kültürüne yabancılaştırılmıştır.
Çağdaşlaşma ve uygarlaşma kokaini ile gerçekleştirilen kültür yabancılaşması; “medeniyet krizi”yle “kültürel yozlaşma” ve “kimliksizliği” de beraberinde getirmiştir. Cemil Meriç’in ifade ettiği gibi: “Zehirli telkinleri mukavemet kalelerini yok etti. İmansız ve idealsiz nesiller türettik. Pusuda bekleyen yabancı ideolojiler, setleri yıkılan ırmaklar gibi yayıldılar ülkeye.”
Emperyalistler ile onların “yerli işbirlikçi”leri tarafından “altın kase içinde sunulan zehir”lerle zihin ve ruhları işgale uğratılarak kendi milletine, Türk kültürü ve İslam medeniyetine mankurtlaştırılan yani yabancılaştırılan aydınlar, yazarlar, sanatçılar, akademisyenler, fikir adamları, siyasetçi ve bürokratlar; kendi tarihine, dinine, diline, sanatına, kısaca öz kültür ve medeniyetine yabancılaşmak istemeyen milleti horlamakta; onlara, “gerici, çağdışı, yobaz, yaban, cahil” damgasını vurmaktadır. Niçin? Türk edebiyatının en önemli yazarlarından Peyami Safa’nın “Eğitim-Gençlik-Üniversite” isimli eserinde veciz bir üslupla ifade ettiği gibi: “Bir milleti yok etmek isterseniz askeri istilaya gerek yoktur. Ona tarihini unutturmak, dilini bozmak, dininden soğutmak ve dolayısı ile manevi değerlerini, ahlakını bozmak ve soysuzlaştırmak kâfidir.” Emperyalistlerin bu ülkede yaptıkları en korkunç “kültür emperyalizmi”, bu “kültür yabancılaşması”dır.
Tanzimat Fermanı’ndan günümüze yabancı okul ve müfredatlar, yabancı dille eğitimler, yabancı kelime ve kavramlar, yabancı zihniyet ve inançlar, yabancı film ve diziler, yabancı oyun ve müzikler, yabancı şiir, tiyatro, hikâye ve romanlar, yabancı örfler ve adetler, yabancı gün ve kutlamalar, yabancı estetik ve zevkler, yabancı moda ve kıyafetler, yabancı akım ve ideolojiler, yabancı tarih ve kahramanlar vs; “Batılılaşma” ve “çağdaşlaşma” adıyla zihnimizi, kalbimizi, sosyal ve kültürel hayatımızı yaban otları ve zehirli mantarlar gibi niçin ve nasıl sarmıştır acaba? Çünkü Üstat Sezai Karakoç’un “Çağ ve İlham-II” isimli kitabında özgün bir şekilde ifade ettiği gibi: “Önce geçmişle kültür ilgisini kesmeyi başardılar. Milleti, kendini kuran, ruh ve aksiyon kahramanlarının hatırasından uzaklaştırdılar. Batı propagandası, resmî eğitim ve öğretim programı halini aldı. Kendi bilginlerini, şairlerini, her alandaki sanatçılarını, kendi devlet adamlarını tanımayan, kendi kültür ve medeniyetine yabancı nesiller yetiştirmenin düzeninin kurulmasını sağladılar.”
Kırgız kökenli Yazar Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” isimli muhteşem romanında mitolojiden faydalanarak özgün bir şekilde hikâye edip Türkçeye kazandırdığı; yabancılaşma sebebiyle gaflet ve cehalet hatta bir kısmının hıyanet ve dalalet içinde olduğu “mankurt”ları bugün nasıl anlamalıyız? Kendi millet ve medeniyetine yabancılaşmış Batıcı aydınlar güruhu; “çekirge sürüsü gibi” bu milletin ruh köküne, büyük çınara zarar vermektedir. Kendi dinini, dilini, tarihini, sanatını yani kendi mukaddeslerini ve değerlerini tanımayan, “ülkesiyle göbek bağını koparan” mankurtlar kimlerdir peki?
Yabancı devlet adamlarına hayranlık besleyip kendi millî kahramanlarına, büyük devlet adamlarına sövenler; kendi kültür ve medeniyetinin yetiştirdiği edebiyat, sanat, ilim, fikir ve gönül adamlarına yabancı kalıp yabancı millet ve kültürlerin yetiştirdiği adamları göklere çıkaranlar; ulusalcı, yurtsever veya çağdaş muhafazakâr takılıp Erovizyon’da İngilizce şarkıyla birinci olduk diye sevinç çığlıkları atanlar hangi kültürün insanı? “Bozkırın Tezenesi” Neşet Ertaş’ın bir türküsünde çığırdığı “Türkü sever, türkü söyler Türk’üm diye.” sözlerindeki ruhu ne zaman anlayacak bunlar?
Türk ve İslam klâsiklerinden habersiz olup sadece Batı klâsikleriyle yatıp kalkanlar; Türk halk, sanat ve tasavvuf müziğimizi, sazımızı, kavalımızı, ney’imizi, udumuzu, davul ve zurnamızı, horonumuzu, Karagöz, meddah ve ortaoyunumuzu, hat, ebru ve tezhip sanatlarımızı, millî folklorumuzu küçümseyip Batı müziğini, tiyatrosunu, orkestrasını, mozaiğini, operayı, baleyi göklere çıkarıp “alafrangalık sevdası”na kapılmış olanlar da mankurttur.
İstiklâl Marşımızdan daha çok yabancı marşlarla coşanlar, Cenab-ı Allah ve sevgili Peygamberimizi sembolize eden “hilâl ve yıldız”lı al bayrağımızı değil çekiç-oraklı bezleri kutsallaştıranlar, Hristiyanların dinî sembolü “haç”a saygı duyup İslam’ın sembolü “hilâl”in anlamını bilmeyenler, “Türk” kavramından, bayrağımızdan, marşımızdan rahatsız olup öz kültüründen kopmuşlar, mankurtlar değil mi?
“Bay bay, mersi, hello, pardon” deyip dedesinin yüzyıllarca kullandığı Türkçeleşmiş söz ve deyimleri söylemeye dili varmayanlar; millî kültürümüzü tarih çöplüğüne atarak dedesinin mezarındaki eski alfabeyle yazılı Türkçe ifadeyi okuyamamakla övünüp kendini “aydın” zannedenler, “öztürkçeci” geçinip “yabancı dille eğitim”i savunanlar, zengin edebi lisanımıza “Osmanlı Türkçesi” diye burun kıvırıp dükkânlarına İngilizce isim verenler, Recaizade Mahmut Ekrem’in “Araba Sevdası” isimli romanındaki Bihruz Bey gibi Batı’yı yüzeysel tanıyıp körü körüne taklit edenler, dilimizi “Türkilizce”ye çevirenler, Harbiye’den Fatih’e (Batı kültür ve uygarlığından Türk-İslam medeniyetine) bir türlü gelemeyenler de mankurttur.
Halkı horlayanlar; onun emeğine, fikrine, inancına, iradesine saygı duymayanlar; öz vatanında kendi halkına “parya” muamelesi yapanlar; her türlü ekonomik, siyasi, kültürel emperyalizme hizmet edenler de mankurt değil midir?
Kendilerinin uzaydan geldiğini zannedip köklü geçmişimizi inkâr ederek tarihimizi Cumhuriyet’ten başlatanlar, Batılı hayat tarzını “çağdaşlık”, “ilericilik” olarak savunup samimi Müslümanlara “yobaz, mürteci, çağdışı” diyerek yaşama hakkı tanımak istemeyenler, çan sesine saygı duyup ezan sesinden rahatsız olanlar, “Din, afyondur.” deyip “yoga”yla tatmin olmaya çalışanlar, annesinin, ninesinin sahip olduğu tesettüre saldıranlar da mankurt değil midir?
Yıllardır kendi kültür ve medeniyetine yabancılaştırılan, hak ve hakikat üzere Allah, vatan, millet ve insanlık ülküsünden, millî ve manevi değerlerinden koparılan, batıl sistemlerle “idrakine deli gömleği giydirilen”, dijital ayartıcılarla “kimlik bunalımı” içinde kıvranan bu halkın tek hakiki kurtuluş reçetesi; Türk-İslam kültür ve medeniyetindedir. Yani “kökü mazide olan âti” olabilmektedir bütün devamız. Ahmet Kabaklı’nın ifade ettiği gibi: “Dilde, tarihte kısır devrimcilik ve budayıcılık illetinden sıyrılarak hazineler yatan tarihimize ve onu anlamlandıran eserlerimize sahip çıkmadıkça, onları gençliğe sevdirmenin yollarını bulmadıkça, halkın değerlerine ve bugüne kadar yaşattığı sözlü, yazılı verimlere saygı ile eğilmedikçe bize kendimizi bile hor gösteren Batı’nın kültür emperyalizmine yardakçı olmaktan başka hiçbir sonuç alamayız.”
Türk-İslam medeniyetine yolculuk eyleyen, bu milletin kendi kimliğinden, şahsiyetinden, kültür ve medeniyetinden uzaklaştırılmasına karşı direnen; cehalet, ve yabancılaşma zincirlerini kıran, Müslüman-Türk kimliğini muhafaza edebilmek için mücadele edip “kültürden irfana” uzanan Ahmet Yesevi, Yusuf Has Hacip, Edip Ahmed, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Âşık Paşa, Süleyman Çelebi, Ömer Seyfettin, Yahya Kemal, Mehmet Âkif, Necip Fazıl, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Tarık Buğra, Arif Nihat Asya, Nurettin Topçu, Samiha Ayverdi, Nihat Sami Banarlı, Cemil Meriç, M. Necati Sepetçioğlu, Ahmet Kabaklı, Cengiz Aytmatov, Cengiz Dağcı, Emine Işınsu, Sevinç Çokum, Sezai Karakoç, Rasim Özdenören, Yavuz Bülent Bakiler, Mustafa Miyasoğlu, D. Mehmet Doğan, Abdurrahim Karakoç, İsmet Özel, Mustafa Kutlu gibi yazar, şair ve fikir adamlarımıza selam olsun.
Üstat Sezai Karakoç’un 200 yıllık Batılılaşma trajedimizi anlattığı “Masal” isimli şiirindeki öz kimliğini ve ruhunu değiştirmek istemeyerek direnen trajik kahraman “Doğu’nun yedinci oğlu”na selam olsun.
“Yedinci oğul, büyümüştü baka baka ağaçlara
Baharın, yazın, güzün, kışın sırrına ermişti ağaçlarda
Bir alınyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda
Bir de o talihini denemek istedi
Bir şafak vakti Batı’ya erdi.
En büyük Batı kentinin en büyük meydanında
Durdu ve Tanrı’ya yakardı önce
Kendisini değiştiremesinler diye.
Sonra ansızın ona bir ilham geldi
Ve başladı oymaya olduğu yeri.
Başına toplandı ve baktılar Batılılar
O aldırmadı bakışlara
Kazdı, durmadan kazdı
Sonra yarı beline kadar girdi çukura
Kalabalık büyümüş çok büyümüştü
O zaman dönüp konuştu:
Batılılar!
Bilmeden
Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben.
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden.
Babam öldü acılarından kardeşlerimin.
Ruhunu üzmek istemem babamın
Gömün beni değiştirmeden
Doğulu olarak ölmek istiyorum ben.
Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var:
Karşınızdakini değiştirmek.
Beni öldürseniz de çıkmam buradan
Kemiklerim değişecek, toz ve toprak olacak belki
Fakat değişmeyecek ruhum.
Onu kandırmak için boşuna dil döktüler
Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler
O gün gün eridi ama çıkmadı, dayandı
Bu acıdan yer yarıldı, gök yarıldı
O nurdan bir sütuna döndü, göğe uzandı
Batı, bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı.
Hâlâ onu ziyaret ederler, şifa bulurlar
En onulmaz yarası olanlar
Tâ kalplerinden vurulmuş olanlar
Yüreğinde insanlıktan bir iz taşıyanlar!..”
Ahmet SEZGİN


