Ene Postundan Tevazu Sahrasına

1
76d53aa242302b91504761dcd683ed26

Anlık telaşeler ve bitmek bilmeyen yoğunluklar içerisinde, maalesef kendimize olan güvenimizle tevazumuz arasındaki hassas dengeyi zaman zaman yitiriyoruz. Zira özgüven ile tevazu arasındaki ince ip üzerinde yürümek, her yiğidin harcı değil. Çoğu zaman naif nezaketimizden ya da kimseyi kırmamak adına takındığımız alçakgönüllülükten sergilediğimiz aşırı hicap, ne yazık ki toplumda bir erdem olarak görülmekten çıkıp, suistimale açık bir zayıflık gibi algılanabiliyor. İbn-i Haldun’a atfedilen meşhur uyarıda geçtiği gibi; “Fazla tevazunun sonu, vasat insandan nasihat dinlemektir.” Eğer kendi yetkinliklerimizi, durduğumuz yeri doğru tanımlamaz; sevgiyle ve kararlılıkla korumazsak hak etmeyenlere haddinden fazla alan açmış oluruz. Bir bakmışız ki sınırlarını bilmeyenler hayatımızda hüküm sürmeye başlamış. Gerçek olgunluk, alçakgönüllü olmayı bilirken aynı zamanda özünü ve sınırlarını koruyabilme dirayetini göstermektir. Ayrıca ruhumuzun sınırlarını kimseye çiğnetmemektir. Aksi halde, kendi potansiyelimizi başkalarının sığ fikirlerine kurban etme riskiyle karşı karşıya kalırız.

Bayanlar İçin İslami Profil Resimleri #568 - 🕋 Dini Resimler 2026

Peki, bizi biz kılan asli cevher; farkına dahi varmadan sırtlandığımız eğreti benlik yükü müdür; yoksa bunca dış etkenin kuşatması altında, bu ağırlıktan azade kalabilmiş halis özümüz mü? Tabii, her yanımızı saran uğultulardan geriye hala yalın hakikatimiz kaldıysa..

Ancak bu dengeyi kurarken gönül kapısını da kibre mühürlememek gerek. Tasavvuf ehli bu durumu müthiş bir müşfik edayla özetlemiş. Mahir İz’in aktardığı üzere; “Sofinin dergâhı öyle bir dergâhtır ki; buraya saman çöpü gibi giren, dağ gibi büyür. Dağ gibi gurur ve azametle giren de saman çöpü gibi küçülür.” İşte bu yüzden sufiler, “Ene (ben) tahtına oturanın irşâdı mümkün değildir” diyerek bizleri uyarırlar. Çünkü gerçek bir aidiyet ve itimat köprüsü kurabilmek için o “ben”lik tahtından inmek gerekir. Sahi, benlik elbisesi üzerimize öyle bir dikilmiş ki; çıkarmaya kalksak ruhumuz üşüyecek sanıyoruz, peki neden bu yorgun kalkanları kendi derimizmiş gibi benimseyip bir türlü içimizden söküp atamıyoruz? Bu soruyu sorduğumuz an, cevaba en yaklaştığımız andır belki de. O halde, nedir bizi böyle esir kılan? Neden o benlik elbiselerimize bu kadar sıkı sıkıya sarılıyoruz ve de içinden çıkamıyoruz?

Bunun cevabı belki de çok insani bir korkuda saklı: Hiçlik.

Çoğu zaman egonun, bizi dışarıya karşı ördüğümüz kalın duvarların yamacında koruduğuna inanıyoruz. Kendimizi titizlikle inşa ettiğimiz sıfatlarla, başarılarla veya “ben şöyleyim”, “ben böyleyim” dediğimiz keskin cümlelerle tanımlamazsak, geriye koca bir boşluk kalacak sanıyoruz. Aslında bizi yoran, koruduğunu sandığımız eğreti kabukların ta kendisi. İnsan, “hiç” olmaktan korktuğu için “hep” görünmeye çalışıyor; oysa sufinin dergâhında “saman çöpü” olmayı kabul etmek, ederi olmayan sahte yüklerden kurtulup özgürleşmenin tek yolu.

Biz emanet elbiseyi çıkarmaktan korkuyoruz çünkü altındaki yalın, berrak ve savunmasız özümüzle yüzleşmeye hazır değiliz. Şunu biliyoruz ki; perdeleri araladığımızda, itimat ve aidiyet dediğimiz inşiraha ancak o zaman varabiliriz.

Peki, bu kadar ağır bir yükle gerçekten menzile varmak mümkün mü, yoksa hafiflemek için bir yerden başlamak mı gerek?

Veysel Karanî’nin itminan ve halis bakışıyla ifade ettiği gibi; “Aradığımız yüksekliği tevazuda, peşinde olduğumuz liderliği halkla meşverette, soyluluğu takvada, şerefi kanaatte, rahatlığı zühde ve zenginliği de tevekkülde bulmak asıl gayemiz olmalı.” Bu kalbi duruşu sergileyebilmek için Hz. Ali’nin tevazunun başlangıcı saydığı davranışları hayatımıza gönülden nakşetmek lazım: Karşılaştığın kimseye ondan önce selam vermek, bir mecliste sıradan bir yere oturmaya razı olmak, riyadan uzak durabilmek.

İnsan bu olgunluğa eriştiğinde, dışarıdan gelen gürültülü eleştiriler de anlamını yitiriyor. Pir Sultan Abdal’ın yüzyıllar öncesinde dile getirdiği dizeler gibi:

“Türap olup düştüm toza

İncinme gönül incinme

Tahammül eyle her söze

İncinme gönül incinme

 

Koy sana kötü desinler

Her ayıbına gülsünler

Her gün gıybetin kılsınlar

İncinme gönül incinme”

2.000+ Ücretsiz Islam Dini ve Din İlüstrasyonu - Pixabay

Bu samimiyetle eşiğe yakın olduğumuzda, Necm Suresi’ndeki ilahi uyarıyı daha iyi anlıyoruz: “Siz kendinizi överek temize çıkarmaya çalışmayın. Çünkü kötülüklerden sakınanları Allah daha iyi bilir.”

Nihayetinde, başkalarının takdirine muhtaç olmadan kendi içimizdeki samimi tevazuda huzur bulabiliyor muyuz; yoksa hala “ben” tahtının etrafında mı dönüp duruyoruz?

Yolun sonu hep aynı kapıya çıkıyor. İyâz İbni Himâr’ın naklettiğine göre Efendimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Allah Teâlâ bana: O kadar mütevâzi olun ki kimse kimseye böbürlenmesin; kimse kimseye zulmetmesin, diye bildirdi.”

Bu ilahi tembihi bir düşünelim; tevazu boyun bükmek değil, yeryüzünde kimsenin canını yakmamak için bir sükûn deryasına dalmaktır. Biz ne zaman kibri bir üstünlük sanmaktan vazgeçip, mahviyetin müşfik tevazusuna bürüneceğiz? Göğsümüzde taşıdığımız ego yükünü bir kenara bırakıp, sadece “insan” olmanın büyük gönül genişliğine erdiğimiz gün, gerçek özgürlüğü de bulmuş olmayacak mıyız?

Toprağa basıyoruz lakin gerçekten ayağımız altındaki dilsiz türap gibi miyiz; yoksa üstünde yürüdüğümüz o mağrur sadakati hala anlamadık mı?

Elbet bir gün kaçınılmaz sona gelindiğinde; herkes, titizlikle inşa ettiği o “ben” inecek. Soru şu: O gün geldiğinde, üzerindeki emanet elbiselerden soyunmuş derunun, kendi çıplaklığından utanmadan yürüyebilecek mi?

About The Author

1 thought on “Ene Postundan Tevazu Sahrasına

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir