ADANA SEYAHATNAMESİ 2 – DEVAM
Endülüs’ün hatırasından İnce Memed’e, Yeşilçam’dan Adana kebabına
Adana’yı dolaşırken daha önce okuduğum bir kitapta karşılaştığım ilginç bir bilgi aklıma geldi. Kitapta, Çukurova’da yaşayan bazı Arap topluluklarının Endülüs’ten geldiklerinden söz ediliyordu. Buna göre Endülüs’ün Hristiyanların eline geçmesinden sonra yurtlarından ayrılmak zorunda kalan Müslümanların bir kısmı Osmanlı topraklarına kabul edilmiş, daha sonra da tarımdaki bilgi ve tecrübelerinden yararlanılmak amacıyla Çukurova’ya yerleştirilmişlerdi.
Bu bilgi, özellikle Endülüs tarihiyle ilgilenen biri olarak dikkatimi çekmişti. Endülüs’ün yıkılışından sonra Müslümanların ve Yahudilerin yaşadıkları büyük göçleri biliyordum. II. Bayezid döneminde İspanya’dan ayrılmak zorunda kalan Yahudilerin Osmanlı topraklarına kabul edilmeleri ve İstanbul, Edirne, Selanik gibi şehirlere yerleşmeleri de bu sürecin önemli hadiselerindendi.
Ancak Endülüslü Müslümanların Çukurova’ya yerleştirilmeleri meselesi üzerinde ayrıca düşünmek gerekiyordu. Çünkü 1492 yılında Gırnata’nın düşmesiyle Endülüs’teki son Müslüman devleti ortadan kalktığında Çukurova henüz doğrudan Osmanlı hâkimiyetine girmemişti. Bölge, Ramazanoğulları üzerinden Memlük nüfuzu altındaydı. Osmanlıların Çukurova’ya hâkim olmaları ise 1516 yılında gerçekleşmişti.
Fakat bu kronolojik farklılık, Endülüslü Müslümanların daha sonraki dönemlerde Çukurova’ya yerleştirilmiş olabilecekleri ihtimalini bütünüyle ortadan kaldırmaz. Nitekim Endülüs’ten Müslüman göçleri yalnızca 1492 yılında meydana gelmemiş, XVI. yüzyıl boyunca devam etmiş ve XVII. yüzyılın başlarında Moriskoların İspanya’dan sürülmeleriyle yeni bir boyut kazanmıştı.
Dolayısıyla Osmanlı topraklarına daha önce kabul edilen bazı Endülüslü Müslümanların veya onların çocuklarının, Çukurova’nın Osmanlı hâkimiyetine girmesinden sonra bu bölgeye gönderilmiş olmaları ihtimal dâhilindedir. Ancak böyle bir yerleştirmenin gerçekten yapılıp yapılmadığını ortaya koyabilmek için tahrir defterlerini, nüfus ve iskân kayıtlarını, mühimme defterlerini ve dönemin diğer belgelerini incelemek gerekir.
Adana’da yaşayan ve halk arasında Fellâh olarak adlandırılan Arap toplulukları da bu bakımdan ilgimi çekti. Fellâh kelimesi Arapçada çiftçi anlamına gelmektedir. Çukurova’daki Arap topluluklarının tarihî kökenleri hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. Bunların önemli bir bölümünün Suriye’nin kıyı bölgeleriyle tarihî ilişkileri olduğu bilinmektedir. Ancak bu durum, farklı dönemlerde başka Arap topluluklarının bölgeye gelmiş olma ihtimalinin araştırılmasına engel değildir.
Acaba Endülüs’ten gelen bazı Müslüman aileler de zaman içerisinde Çukurova’ya yerleşerek bölgenin Arap nüfusuyla kaynaşmış olabilirler miydi?
Şimdilik bunu kesin bir tarihî bilgi olarak söylemek mümkün görünmüyor. Fakat hatırladığım kitaptaki görüş, araştırmaya değer bir iddia olarak zihnimde yer etti.
Bir tarihçi için bazen seyahatin en güzel tarafı da budur. Gördüğünüz bir şehir, daha önce okuduğunuz fakat üzerinde yeterince durmadığınız bir bilgiyi yeniden hatırlatır ve sizi yeni bir araştırma konusuyla karşı karşıya bırakır.
Adana sokaklarında yürürken zihnim böylece Endülüs’ten Çukurova’ya uzanmıştı.
Fakat bu şehir bana yalnızca uzak tarihin göçlerini hatırlatmıyordu. Çukurova’nın kendi içinden doğan roman kahramanları da gezimiz boyunca zaman zaman zihnimde canlanıyordu.
Bunların başında hiç kuşkusuz Yaşar Kemal’in İnce Memed romanı geliyordu.
İnce Memed‘i okuyan biri için Çukurova, yalnızca bereketli bir ova değildir. Aynı zamanda ağaların, köylülerin, eşkıyaların, haksızlıkların, başkaldırıların ve insanın tabiatla mücadelesinin yaşandığı geniş bir coğrafyadır.
Adana’nın çevresine bakarken romandaki tasvirler birer birer zihnimde canlanmaya başladı. Özellikle Yaşar Kemal’in anlattığı dikenler, otlar, tarlalar ve insanı kimi zaman büyüleyen, kimi zaman da ürküten Çukurova tabiatı…
Etraftaki dikenlere bakarken İnce Memed‘in sayfalarını yeniden hatırladım. Yaşar Kemal’in romanlarında diken, ot ve ağaçlar yalnızca manzarayı tamamlayan ayrıntılar değildir. Bunlar, romandaki insanların yaşadıkları dünyayı oluşturan ve zaman zaman onların duygularını, mücadelelerini yansıtan unsurlardır.
Çukurova’nın dikenleri bile onun kaleminde âdeta roman kahramanına dönüşür.
İnce Memed‘deki eşkıyalık meselesi de bu coğrafyanın toplumsal tarihiyle yakından ilişkilidir. Büyük toprak sahipleriyle köylüler arasındaki ilişkiler, toprak üzerindeki hâkimiyet mücadeleleri ve yerel güç odaklarının devlet otoritesiyle kurduğu ilişkiler, yalnızca romancıların hayal dünyasının ürünü değildir. Bunların tarihî ve sosyolojik karşılıkları bulunmaktadır.
Elbette romandaki her olayı doğrudan tarihî bir gerçek olarak görmek doğru olmaz. Ancak büyük romancılar, yaşadıkları toplumun çelişkilerini ve sorunlarını edebiyatın imkânlarıyla görünür hâle getirirler.
Yaşar Kemal’in yaptığı da buydu.
Çukurova’da ağalık düzenine karşı gelişen tepkileri, köylülerin çaresizliğini ve eşkıyalığın kimi zaman toplumsal bir başkaldırı olarak algılanmasını romanlarının merkezine yerleştirmişti. İnce Memed’in halkın gözünde bir kahramana dönüşmesi de büyük ölçüde bu toplumsal şartlarla ilişkiliydi.
Adana’yı dolaşırken romanı yeniden düşünmemin sebebi buydu. Çünkü bazı şehirler ve bölgeler yalnızca tarih kitaplarıyla değil, romanlarıyla da tanınır.
Çukurova’nın benim zihnimdeki önemli rehberlerinden biri de Yaşar Kemal’di.
Nitekim gezimiz sırasında Adana Sinema Müzesi’ni ziyaret etmemiz, edebiyat ve sanat üzerinden yaptığım bu zihinsel yolculuğu başka bir alana taşıdı.
Burası benim için oldukça ilginç bir duraktı.
Daha önce tarihî eserleri, eski çarşıları ve şehrin gündelik hayatını gözlemlemiştik. Sinema Müzesi’nde ise geçmişin bu defa beyaz perdeye yansıyan yüzüyle karşılaştık.
Müze, Seyhan kıyısındaki tarihî bir Adana evinde düzenlenmişti. Türk sinemasının farklı dönemlerine ait afişler, fotoğraflar, sinema araçları ve sanatçılara ait hatıralar bir araya getirilmişti.
Müzede Yılmaz Güney, Orhan Kemal ve Abidin Dino gibi isimlerin hatıralarına yer verilmesi özellikle anlamlıydı. Çünkü bu isimler, Adana’nın yalnızca bir sanayi ve ticaret merkezi olmadığını, aynı zamanda Türk edebiyatına ve sanatına önemli şahsiyetler kazandırdığını gösteriyordu.
Yılmaz Güney’in sinemasında toplumsal eşitsizlikler, yoksulluk, adalet arayışı ve Anadolu insanının hayatı önemli bir yer tutar. Orhan Kemal’in romanlarında da işçilerin, fabrika çalışanlarının ve geçim mücadelesi veren insanların dünyasıyla karşılaşırız. Abidin Dino ise resim ve düşünce hayatındaki çalışmalarıyla farklı bir sanat alanını temsil eder.
Bu isimleri aynı müzede hatırlamak, Adana’nın kültürel geçmişini başka bir açıdan değerlendirmemi sağladı.
Bir tarihçi olarak müzeleri çoğu zaman geçmişin maddi kalıntılarının korunduğu mekânlar olarak düşünürüz. Fakat sinema müzeleri farklı bir hafıza alanı oluşturur. Burada geçmiş, yalnızca belgeler ve eşyalarla değil, görüntüler, hikâyeler ve insanların zihninde yer etmiş karakterler aracılığıyla da korunur.
Bir zamanlar seyircilerin büyük bir heyecanla izlediği filmlerin afişleri, artık yalnızca bir sanat eserinin tanıtımı değil, aynı zamanda geçmişin toplumsal hayatına ilişkin belgelerdir.
Sinema salonlarının önünde oluşan kalabalıklar, ailelerin sinemaya gitme alışkanlıkları, dönemin meşhur oyuncuları ve filmler etrafında oluşan kültürel ortam, şehrin sosyal tarihinin de parçalarıdır.
Adana Sinema Müzesi’ni gezerken tarihin yalnızca arşivlerde, kütüphanelerde ve tarihî yapılarda aranmayacağını bir kez daha düşündüm.
Sinema da bir toplumun geçmişini anlamanın yollarından biridir.
Filmler bize yalnızca bir hikâye anlatmaz. Çekildikleri dönemin kıyafetlerini, konuşma biçimlerini, insan ilişkilerini, aile yapısını, toplumsal çatışmalarını ve değer yargılarını da yansıtırlar.
Bu bakımdan Sinema Müzesi, Adana’nın tarihî hafızasını tamamlayan önemli bir kültür merkeziydi.
Şehrin sokaklarını dolaşırken dikkatimi çeken başka bir mesele ise Adanalılar hakkındaki yaygın kanaatlerle karşılaştığımız gündelik hayat arasındaki farklılıktı.
Adana, zaman zaman basına yansıyan kavgalar, silahlı olaylar ve adliye koridorlarında yaşanan tartışmalarla gündeme geliyor. Bu haberlerin etkisiyle şehir hakkında sert, kavgacı ve kaba insanlardan oluşan bir toplum görüntüsü ortaya çıkabiliyor.
Doğrusu Adana’ya gelirken bu haberlerin oluşturduğu izlenim zihnimizde de vardı. Sokaklarda daha sert bir insan ilişkisiyle karşılaşabileceğimizi düşünüyorduk.
Fakat gezimiz sırasında beklediğimiz böyle bir manzarayla karşılaşmadık.
Çarşılarda, pazarlarda, tarihî bölgelerde ve diğer ziyaret yerlerinde gördüğümüz insanlar gündelik hayatlarını sürdürüyorlardı. Alışveriş yaparken, yol sorarken veya sohbet ederken karşılaştığımız insanlar arasında basında gördüğümüz olayların düşündürdüğü türden yaygın bir kabalık veya saldırganlık gözlemlemedik.
Elbette birkaç günlük bir seyahatle bir şehrin bütün toplumsal yapısı hakkında hüküm vermek mümkün değildir. Fakat aynı şekilde, basında yer alan münferit olaylardan hareketle bir şehrin bütün insanlarını değerlendirmek de doğru olmaz.
Çünkü haber değeri taşıyan olaylar çoğu zaman olağan dışı hadiselerdir. İnsanların gündelik hayatlarındaki sıradan ilişkileri, yardımlaşmaları ve normal davranışları ise genellikle haberlere konu olmaz.
Adana’da gördüklerim bana bunu yeniden hatırlattı.
Bir şehri tanımak için yalnızca onun hakkında yazılanları okumak değil, insanlarının arasına karışmak da gerekir.
Gezimiz sırasında zihnimde canlanan bir başka hatıra ise daha önce Adana’ya yaptığım bir yolculukla ilgiliydi.
Bir zamanlar bir hastayı Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi’ne getirmiştim. O ziyaretim sırasında hastanenin oldukça yoğun olduğunu hatırlıyorum. Çok sayıda insan tedavi olmak için gelmişti. Hastanenin yalnızca Adana’ya değil, çevre illere de hizmet veren önemli bir sağlık merkezi olduğu anlaşılıyordu.
O günkü yoğunluk hâlâ hafızamdaydı.
Balcalı Hastanesi, Çukurova Üniversitesi’nin tıp eğitimi ve sağlık hizmetleri bakımından önemli kurumlarından biridir. Uzun yıllar boyunca yalnızca Adana’dan değil, çevre şehirlerden de hasta kabul eden bölgesel bir merkez hâline gelmiştir.
Bugün hastanenin yoğunluğunun ve hizmet şartlarının nasıl olduğunu bilmiyorum. Ancak önceki ziyaretimde gördüğüm manzara, Adana’nın sağlık hizmetleri açısından da çevre iller üzerinde önemli bir çekim gücüne sahip olduğunu göstermişti.
Bu hatıra bana şehirlerin bölgesel merkez olma özelliklerinin yalnızca ticaret ve sanayiyle sınırlı olmadığını düşündürdü.
Bir üniversite, büyük bir hastane, önemli bir kültür kurumu veya ulaşım merkezi de çevresindeki şehirleri kendisine bağlayabilir. İnsanlar alışveriş yapmak, okumak, tedavi görmek veya çeşitli hizmetlerden yararlanmak amacıyla başka şehirlerden buraya gelebilirler.
Adana geçmişte bu bakımdan da önemli bir merkezdi ve bu özelliklerinin bir bölümünü bugün de sürdürmektedir.
Ancak ulaşım konusu açılınca Adana’da görüştüğümüz insanların yeni havalimanıyla ilgili söylediklerini de hatırladım.
Bilindiği gibi Adana’nın şehir merkezine oldukça yakın olan Şakirpaşa Havalimanı’ndaki tarifeli yolcu uçuşları, Çukurova Uluslararası Havalimanı’nın 10 Ağustos 2024 tarihinde hizmete açılmasıyla yeni havalimanına taşındı.
Yeni havalimanı, Mersin’in Tarsus ilçesi sınırlarında bulunuyor ve başta Adana ile Mersin olmak üzere Çukurova bölgesine hizmet vermek amacıyla kurulmuş durumda.
Bu gelişmenin bölgesel ulaşım bakımından sağlayabileceği avantajlar elbette vardır. Daha geniş kapasiteye sahip bir havalimanının uluslararası uçuşlar, yük taşımacılığı ve ticaret bakımından yeni imkânlar oluşturması beklenebilir.
Fakat Adana’da konuştuğumuz bazı kişiler bu değişiklikten pek memnun değillerdi.
Eski havalimanının şehir merkezine yakın olduğunu, oraya ulaşmanın daha kolay ve kısa sürdüğünü, yeni havalimanının ise kendileri açısından oldukça uzak kaldığını söylüyorlardı.
Onlara göre eski Şakirpaşa Havalimanı günlük hayat bakımından daha kullanışlıydı.
Bu değerlendirmeleri dinlerken büyük altyapı yatırımlarının farklı açılardan ele alınması gerektiğini düşündüm.
Devlet açısından mesele, iki büyük şehre ve çevre illere hizmet verebilecek daha geniş kapasiteli bir havalimanı oluşturmak olabilir. Ancak şehirde yaşayan insanlar açısından önemli olan, havalimanına ne kadar sürede ve hangi imkânlarla ulaşabildikleridir.
Bazen bölgesel ölçekte büyük bir yatırım, yerel halkın gündelik hayatında bazı yeni güçlükler de ortaya çıkarabilir.
Dolayısıyla bir yatırımın başarısını yalnızca büyüklüğüyle değil, insanlara sağladığı kolaylıklarla da değerlendirmek gerekir.
Adanalıların eski havalimanına duydukları özlemi bu açıdan anlamak mümkündü.
Şehrin bugün karşı karşıya bulunduğu sorunlar üzerine konuşurken ekonomik hayatla ilgili değerlendirmeler de yeniden gündemimize geldi.
Burada özellikle bir ayrım yapmak gerektiğini düşünüyorum.
Sabancı ailesinin Adana’daki faaliyetlerini genişleterek zamanla İstanbul merkezli büyük bir sanayi topluluğuna dönüşmesi, esas itibarıyla XX. yüzyılın ortalarında başlayan ve 1970’li yıllarda yeni bir aşamaya ulaşan bir gelişmeydi.
Ancak Adana’da görüştüğümüz insanların sözünü ettikleri iş insanlarının şehirden ayrılması veya yatırımlarını başka illere yönlendirmesi, daha çok 1990’lı yıllardan sonraki döneme ilişkindi.
Bu iki süreci aynı sebeplere bağlamak doğru değildir.
Sabancı ailesinin İstanbul’a yönelmesi, büyüyen bir sanayi topluluğunun Türkiye’nin finans ve ticaret merkezinde faaliyetlerini yoğunlaştırmasıyla ilişkiliydi. Oysa 1990’lı yıllardan itibaren Adana’daki bazı sanayi kuruluşlarının faaliyetlerini azaltmaları, üretim merkezlerini değiştirmeleri veya yeni yatırımlarını başka şehirlere yönlendirmeleri farklı ekonomik şartlar içerisinde değerlendirilmelidir.
Adana’da konuştuğumuz arkadaşımın özellikle üzerinde durduğu mesele buydu.
Ona göre yerel yönetimler ve ilgili kurumlar, şehirdeki sanayicilerin ve iş insanlarının karşılaştıkları sorunlarla yeterince ilgilenmemişlerdi. Yatırımcılara gerekli kolaylıkların sağlanmaması, üretim ve yatırım şartlarının iyileştirilmemesi sonucunda bazı sermaye sahipleri daha uygun imkânlar buldukları şehirlere yönelmişlerdi.
Bu görüşün bütün örnekler için geçerli olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak 1990’lı yıllardan sonra Adana sanayisinin geçirdiği dönüşüm dikkate alındığında üzerinde durulması gereken bir iddiadır.
Çünkü bir şehrin ekonomik gücünü sürdürebilmesi için yalnızca geçmişten devraldığı sanayi kuruluşlarına güvenmesi yeterli değildir. Yeni teknolojilere, değişen üretim şartlarına ve yatırım ihtiyaçlarına uyum sağlayabilmesi gerekir.
Bu noktada yerel yönetimlerin, merkezi idarenin, ticaret ve sanayi odalarının ve üniversitelerin ortak bir politika geliştirmeleri önem kazanır.
Adana’nın geçmişteki büyük sanayi potansiyelini düşündüğümde, kendi içinden yetişen sanayicilere sahip çıkılması, onların şehirde kalmalarını ve yeni yatırımlar yapmalarını teşvik edecek şartların oluşturulması gerektiğine inanıyorum.
Elbette bir sanayicinin başka şehre yatırım yapması tek başına olumsuz bir gelişme değildir. Ancak çok sayıda yatırımcının aynı dönemde başka merkezlere yönelmesi, şehir açısından araştırılması gereken yapısal bir soruna işaret edebilir.
Adana’da yaşayanların bu konuda dile getirdikleri şikâyetleri yerel yöneticilerin ve ekonomik kuruluşların ciddiyetle değerlendirmeleri gerektiğini düşünüyorum.
Şehrin geçmişte yetiştirdiği büyük sermaye sahiplerini hatırlayınca Sabancı ailesinin Adana ile bağlarını tamamen koparmamış olması da ayrıca anlamlı görünüyordu. Sabancı Merkez Camii ve ailenin şehirdeki eğitim ve hayır faaliyetleri, bu bağlılığın göstergelerindendir.
Ancak bir şehrin ekonomik geleceği açısından hayır eserleriyle üretim yatırımlarının farklı işlevleri bulunduğunu da unutmamak gerekir. Birincisi toplumsal ve kültürel hayatı zenginleştirirken ikincisi üretimin, istihdamın ve ekonomik gelişmenin devamını sağlar.
Adana’nın her ikisine de ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
Bütün bu meseleler üzerine konuşurken gezimizin en zevkli taraflarından birini de unutmamak gerekir: Adana kebabı.
Adana’ya gelmişken şehrin meşhur kebapçılarından birinde kebap yemeden dönmek elbette düşünülemezdi. Biz de Adana’nın meşhur kebapçılarından birine giderek kebabını yedik.
Fakat burada yediğim kebabın tadı, doğrusu daha önce başka yerlerde yediklerimden çok farklıydı.
Öylesine lezzetliydi ki o günden sonra başka şehirlerde Adana kebabı yemek pek içimden gelmiyor. Çünkü insan bir yemeğin en güzelini yediğini düşündüğünde, daha sonra karşılaştıklarını ister istemez onunla kıyaslıyor.
Adana’da yediğimiz kebap da benim için böyle bir ölçü hâline geldi.
Üstelik Adana kebabına düşkünlüğümüz yeni değildi.
Bir defasında sırf kebap yemek için Ankara’dan Adana’ya geldiğimizi hatırlıyorum. Düşünün, yüzlerce kilometrelik yolu yalnızca Adana kebabı yemek için gelmiş, kebabımızı yedikten sonra tekrar Ankara’ya dönmüştük.
İnsan bunu düşününce kendi kendine gülmeden edemiyor.
Nasıl bir kebap merakıysa, nasıl gözümüz dönmüşse artık, onca yolu göze almıştık!
Fakat Adana’da yediğimiz kebabın tadını düşününce, bu yolculuk bana artık o kadar da anlaşılmaz gelmiyor.
Bazen bir şehrin insanın hafızasında bıraktığı en güçlü iz, büyük bir tarihî eser değil, bir yemek olabilir. O yemeğin kokusu, lezzeti ve etrafında oluşan hatıralar, yıllar sonra bile insanı yeniden o şehre götürebilir.
Adana kebabı da benim için artık böyle bir hatıraya dönüşmüştü.
Aslında seyahatlerimizin en güzel taraflarından biri de bu farklı tecrübelerin birbirini tamamlamasıdır.
Bir şehirde tarihî bir yapıyı görür, geçmişini düşünürsünüz. Bir başka yerde bir müzeye girer, yıllar önce izlediğiniz filmleri hatırlarsınız. Sokakta yürürken okuduğunuz bir romanın kahramanları zihninizde canlanır. İnsanlarla konuşurken şehrin bugünkü sorunları hakkında yeni bilgiler edinirsiniz. Sonra bir lokantaya girer, yediğiniz yemekle bütün bu düşüncelerden uzaklaşıp gündelik hayatın tadını çıkarırsınız.
Adana gezimizin bu bölümünde benim yaşadığım tam da buydu.
Endülüs’ten gelen Müslümanların Çukurova’ya yerleştirilmiş olabilecekleri düşüncesi beni Osmanlı iskân politikalarına götürmüştü. Yaşar Kemal’in İnce Memed romanı, Çukurova’nın ağalık düzenini ve kırsal toplumdaki mücadeleleri hatırlatmıştı. Sinema Müzesi, tarihin beyaz perde üzerinden de okunabileceğini göstermişti.
Adanalılarla yaptığımız sohbetler, şehrin basına yansıyan görüntüsüyle gündelik hayatı arasındaki farklılıkları görmemizi sağlamıştı. Balcalı Hastanesi’ne dair eski hatıram, Adana’nın bölgesel sağlık merkezi olma özelliğini düşündürmüştü. Yeni havalimanıyla ilgili değerlendirmeler, büyük yatırımlarla insanların günlük ihtiyaçları arasındaki ilişkiyi yeniden ele almama yol açmıştı.
Şehrin ekonomik geleceği üzerine yaptığımız konuşmalar ise Adana’nın geçmişteki büyük üretim gücünü neden aynı ölçüde sürdüremediği sorusunu zihnimde canlı tutmuştu.
Ve bütün bunların arasında yediğimiz o muhteşem Adana kebabı, gezimizin en güzel hatıralarından biri olarak yerini almıştı.
Sonuçta Adana’yı gezerken birbirinden farklı birçok dünyayla karşılaşmış olduk.
Bunlardan bazıları tarihin, bazıları edebiyatın, bazıları ekonominin, bazıları ise gündelik hayatın dünyasına aitti.
Fakat hepsinin ortak noktası Adana’ydı.
Şehirlerin yalnızca binalardan, caddelerden ve meydanlardan oluşmadığını bir kez daha gördüm. Onlar aynı zamanda geçmişte yaşanan olayların, insanların birbirlerine anlattıkları hikâyelerin, romanların, filmlerin, ekonomik faaliyetlerin, alışkanlıkların ve hatıraların oluşturduğu canlı bir bütündür.
Adana benim için bütün bu yönleriyle ilginç bir şehir oldu.
Bu seyahatte tarihî eserleri görmenin ötesine geçerek okuduğum kitapların, romanların, daha önce yaşadığım hatıraların ve Adanalılardan dinlediğim anlatıların yardımıyla şehri yeniden anlamaya çalıştım.
Belki de bir seyahatin insana kazandırabileceği en önemli şey budur: Daha önce okuduğunuz tarih ve edebiyat metinlerini, gördüğünüz şehirlerin içerisinde yeniden düşünmek.
Adana’dan ayrılırken zihnimde yalnızca gezdiğimiz yerler değil, üzerinde yeniden çalışılması gereken bazı tarihî meseleler, unutamadığım roman kahramanları, sinemanın hafızası, şehrin ekonomik geleceğine ilişkin sorular ve elbette o eşsiz kebabın tadı vardı.
Bütün bunlar birleşince Adana, benim için yalnızca ziyaret ettiğim bir şehir olmaktan çıkmış, tarihin ve hayatın iç içe geçtiği bir düşünce yolculuğunun mekânına dönüşmüştü. ihe