ENDÜLÜS GEZİMİZ: GIRNATA/GIRANADA
Endülüs’ün Son Hatıraları Arasında: Gırnata ve Elhamra
Âlimlerin düşünceleri ve İbn Zümrek’in şiirleri eşliğinde
Mayısın hazirana kavuştuğu günlerde yaptığımız İspanya seyahatinin beni en fazla düşündüren duraklarından biri Gırnata oldu.
Roma döneminde bölge Iliberri/Ilíberis adıyla anılıyordu. Müslümanların VIII. yüzyıl başında Endülüs’e gelişinden sonra Gırnata, önce İlbîre bölgesine bağlı küçük bir yerleşimdi. Şehir XI. yüzyılda Berberî asıllı Zîrîler döneminde önem kazandı; 1013’te bağımsız bir emirliğin merkezi oldu. Daha sonra Murâbıtlar ve Muvahhidler tarafından yönetildi. 1238’de Muhammed b. Yûsuf b. Nasr (İbnü’l-Ahmer) Gırnata’yı alarak Nasrîler, yani Benî Ahmer Emirliği dönemini başlattı. Yaklaşık iki buçuk yüzyıl boyunca şehir, Endülüs’teki son Müslüman devletin başkentiydi. Bugün gördüğümüz Elhamra saraylar topluluğu bu dönemde gelişti; şehir ilim, şiir, mimari ve ticaret bakımından güçlü bir merkez hâline geldi.
lV.yüzyılda Kastilya’nın askerî baskısı ve Nasrî hanedanı içindeki mücadeleler emirliği zayıflattı. Son hükümdar XII. Muhammed’in (Ebû Abdullah/Boabdil) şehri teslim etmesinin ardından Hristiyan kuvvetleri 2 Ocak 1492’de Gırnata’ya girdi. Teslim şartları Müslümanların can, mal ve dinî hayatını güvenceye alıyordu; ancak sonraki yıllarda bu güvenceler aşındı. Özellikle 1499’dan itibaren din değiştirme baskıları arttı; Moriskoların (Müslüman kökenli İspanya vatandaşları, eski Endülüs halkı) yaşadığı uzun baskı ve sürgün dönemi başladı.
Elhamra, bir medeniyetin ulaştığı sanat yüksekliğini; 1492 sonrasının tarihi ise o sanatı kuran insanların yaşadığı kırılmayı birlikte gösterir.
Gırnata’ya doğru ilerlerken yanımda yalnız bir harita ve birkaç kitap yoktu. Yolun kenarında beliren tepeler, uzaklaşan evler ve akşamın içinden ağır ağır yükselen Elhamra, zihnimde başka yolcuları da uyandırıyordu. Onları bugünün sokaklarında gerçekten yürüyen insanlar gibi değil, eserlerinin içinden bana seslenen eski dostlar gibi taşıyordum. Birinin cümlesi ötekinin kapısını açıyor, bir şairin mısraı bir tarihçinin yarım bıraktığı soruya dönüşüyordu.
Şehre gelirken zihnimde Elhamra vardı. Fakat burada dolaşmaya başlayınca, yıllardır kitaplarından tanıdığım insanların da benimle birlikte yürüdüğünü hissettim. İlk önce İbn Tufeyl belirdi. İbn Tüfeyl’i ilk okuduğumda lise öğrencisiydim. Bana çok ilginç gelmişti. Zaten lise yıllarımda tüm dünya klasiklerini okumuş, şark klasiklerine yönelmiş ne bulursam okuyordum. Milli Eğitim Bakanlığı’nın ve Tercüm Gazetesini’nin 1000 temel eserlerini buldukça okuyordum. Okulun yakınında Halk Kütüphanesi vardı oranın mudavimiydim. Yazın ödünç alıyor, kışın içerde oturup kitap okuyordum.
İbni Tufeyl’in Hayy b. Yakzân’ı toplumdan uzak bir adada, yalnız gözlem ve düşünceyle varlığın anlamını arıyordu. Ben ise kalabalık bir Avrupa şehrine, duvarları insan eliyle örülmüş bir medeniyetin içine gidiyordum. Yine de aramızda bir yakınlık vardı: O, dışarıdan verilmiş cevaplarla yetinmiyor; gördüğü şeyin ardındaki hakikate kendi aklıyla ulaşmaya çalışıyordu. Gırnata’ya da böyle bakmak istiyordum. Elhamra’yı yalnız bir tur güzergâhı olarak değil, insanın güzellik, iktidar, inanç ve fanilik karşısında verdiği cevapların taşlaşmış biçimi olarak görmek.
İbn Tufeyl sanki bana şöyle diyordu: “Bakmakla yetinme; gördüğünün seni hangi soruya götürdüğünü ara.” Bu cümleyi onun ağzından tarihî bir alıntı diye yazmıyorum; eserinin bende uyandırdığı düşünceyi böyle duyuyorum. Yolculuk boyunca bu ayrımı koruyacağım. Bazen bir âlimin gerçek sözünü aktaracak, bazen onun düşüncesiyle kendi zihnimde konuşacağım. Gırnata’nın taşları kadar, bu iki ses arasındaki mesafe de yolculuğun bir parçası olacak.
Don Kişot da bu yolculuğa uzaktan katılıyordu. Don Kişot’u hep çok sevmişimdir çünkü onda kendimi buldum. Biz de birer Don Kişot’tuk bilinmeyen düşmanlara karşı savaşan… değiştirmek isterken kendimizi tüketen. Cervantes’in Arap tarihçi Cide Hamete Benengeli’ye dayandırdığı kurmaca tarih, Toledo’da karşıma çıkmıştı; şimdi Gırnata’da başka bir anlam kazanıyordu. Don Kişot, hakikat ile hayalin arasındaki çizgiyi sürekli yerinden oynatıyordu. Ben de burada geçmişi romantik bir masala çevirmeden, fakat kuru bir kronolojiye de hapsetmeden yürümek istiyordum. Şehir ne yalnız hayaldi ne yalnız belge. Onu anlamak için ikisine birden ihtiyaç vardı.
Kimi bir hükmün maksadını, kimi bir kelimenin anlamını, kimi de gördüğüm güzelliğin arkasındaki ölçüyü düşündürüyordu.
Elbette aynı çağın insanları değillerdi. İbn Atiyye, bugün gezdiğimiz Nasrî saraylarından çok önce yaşamıştı; Kalesâdî ise Gırnata’nın son dönemlerinin insanıydı. Onları aynı avluda buluşturan benim zihnimdi. Kitaplarda ayrı ayrı okuduğum bu isimleri, şehrin içinde birbirleriyle konuşan düşüncelere dönüştürüyordum. Söyledikleri tarihî sözleri işitiyor değildim; eserlerinden öğrendiklerim, baktığım yere başka türlü bakmama yardım ediyordu.
Bir tarihçinin seyahati biraz da böyledir. Önünüzde bir duvar vardır ama siz onun gerisindeki hayatı merak edersiniz. Bir avluya girersiniz; orada kimlerin yürüdüğünü, nelerin konuşulduğunu, hangi kararların verildiğini düşünürsünüz. Gırnata’da bu merakın yanına bir de içimde taşıdığım yakınlık duygusu eklendi. Okuduğumuz eserlerin coğrafyasında dolaşıyordum.

Şifreli kapılardan eski şehre
Bizim Gırnata maceramız, doğrusu, pek düşünsel başlamadı. Sarayın kapısından önce kalacak yer ve otopark meselesini çözmek gerekiyordu. Şehrin biraz dışında, bahçe içinde, villa tarzında bir yerde kalıyorduk. Banyo, tuvalet odanın içinde olsa da mutfak ortaktı. Burayı tercih etmemin önemli sebeplerinden biri, ilanda otopark bulunduğunun yazılmasıydı. Kiralık araçla dolaşmanın rahatlığı vardı, ama her akşam onu nereye bırakacağınızı düşünmek de yolculuğa dahildi. Hakan’ın güvenlik konusundaki uyarıları aklımdaydı. Bahçesi olan bir yer bulunca bu meseleyi çözdüğümü sanmıştım.
Fakat pansiyona vardığımızda otoparkın mevcut olmasıyla ücretsiz olması arasındaki farkı öğrendik. Aracı bahçeye koyabilmek için neredeyse oda ücretimiz kadar ayrıca ödeme yapmamız gerekti. Demek ki seyahatte kelimeleri dikkatli okumak gerekiyormuş. “Otopark var” ifadesine kendi kendime “ücretsiz” kelimesini de eklemişim. İnsan Endülüs medeniyetinin izini sürmeye gelince gündelik hesapların geride kalacağını zannediyor. Oysa seyahat, tarih kadar bugünün hayatına da dikkat etmeyi gerektiriyor.
Bir de kapılar vardı. Pansiyonda bizi karşılayan bir resepsiyon görevlisi de yoktu. Rezervasyon, kayıt ve ödeme internet üzerinden yapılmıştı. Kapıyı telefonumuza gelen kodlarla açıyor, anahtara başka bir şifreyle ulaşıyorduk. İnsan bir bakıma bir işletmeye değil, bir sisteme misafir oluyordu. Birkaç saat sonra hükümdarların, vezirlerin ve saray görevlilerinin dünyasına gidecek, fakat gecemizi geçirdiğimiz yerde kimseyle yüz yüze görüşmeden bütün işlerimizi halledecektik.
Bu tecrübeyi sonradan düşününce Şâtıbî’nin eserlerinde üzerinde durduğu maksat meselesi aklıma geldi. Bir düzenin iyi işlemesi kadar, neye hizmet ettiği de önemliydi. Bu sistem kapıyı açıyordu; peki insanın karşılanma ve bir muhatap bulma ihtiyacını ne ölçüde karşılıyordu? Bu soru Şâtıbî’nin oteller hakkında verdiği bir hüküm değildi elbette. Onun düşüncesinin bende uyandırdığı, bugünün hayatına dönük bir soruydu. Şimdi bu seyahati yazarken, Gırnata’daki ilk hatıramın bir giriş şifresi olması bana anlamlı geliyor. Bazen bir şehre girmek kolay; onun içine girmek ise daha uzun sürüyor.

Kiralık aracımız sayesinde yalnız tarihî merkezle Elhamra arasında gidip gelmedik. Şehrin başka mahallelerini de gördük. Eski Gırnata’nın yanında yaşayan, çalışan, gündelik meseleleriyle uğraşan modern Granada vardı. Turistik bir şehrin birkaç meşhur eserini görünce tamamını tanıdığımızı sanıyoruz. Oysa saraya çıkan yolun dışında da hayat devam ediyordu. Ben Endülüs’ü arıyordum; şehir ise benim aradığımdan daha geniş bir hayatı sürdürüyordu. Onu yalnız kaybettiğimiz bir geçmişin görüntüsüne indirgersem, bugünün insanlarını görmeden dönmüş olacaktım.
Albayzın’ın dar sokakları, beyaz evleri ve küçük dükkânları arasında dolaşırken bu hayatın eski izlerini aradım. El sanatlarında ve seramiklerde karşıma çıkan motifler, sarayda göreceğim bezemelerle zihnimde buluşuyordu. İbnü’l-Hatîb’in Gırnata’yı anlatırken insanlara, yaşayışa ve şehrin hafızasına da yer vermesi burada anlam kazanıyordu. Onun el-İhâta’sı, bir şehrin tarihinin yalnız hükümdarlardan ibaret olmadığını hatırlatıyordu.

Bir dönem İbn Battûta’nın seyahatnamesini Türkçeye çevirmeye niyetlenmiştim. İşlerin yoğunluğu içinde geciktirmiş, başka bir tercümenin yayımlandığını görünce vazgeçmiştim. Gırnata’da İbn Cüzey’i hatırlayınca bu eski niyetim de aklıma geldi. İnsan bazen başka bir şehri gezerken kendi yarım kalmış işlerine rastlıyor.
Yine de bazı isimler zihnimden ayrılmıyordu. İslâm medeniyeti üzerine yüksek lisans yaparken eserleriyle karşılaştığım âlimler, bu defa bir dersin veya araştırmanın konusu değildi. Şâtıbî’nin el-Muvâfakāt’ından istifade etmiştim. İbnü’l-Hatîb’i, Ebû Hayyân’ı, Kalesâdî’yi biliyordum. Bir ülkeye gitmeden önce orada yaşamış âlimleri araştırma alışkanlığım vardı. Fakat araştırmakla o insanların şehrinde bulunmak arasında fark olduğunu daha ilk gün hissettim. Kitaplarımın kenarlarına not ettiğim adların artık bir havası, yokuşu, ufku vardı.
Bu yolculukta onlar benim için hayalî konuşmalar yapan kişiler olmayacaktı. Yanımda eserlerinden hatırladığım düşünceler bulunuyordu. Bir duvara, bir su yoluna, bir sokağa bakarken o düşüncelerin bende neyi değiştirdiğini anlamaya çalışacaktım.
Elhamra’ya Girebilecek miyiz?

Bugün Granada adıyla bilinen bu şehir, daha adını duyduğum anda zihnimde Endülüs’ü, Elhamra’yı, Arapça kitabeleri, sarayları, bahçeleri ve geçmişten bugüne ulaşan bir medeniyetin hatıralarını çağrıştırıyordu.
Granada bana narı hatırlatıyordu; fakat şehrin adının kökeni bile kesin bir cevap vermiyordu. Kimi onu narla, kimi toprağın ve kalelerin kızıllığıyla ilişkilendiriyordu.
Gırnata, şehrin Arapça غرناطة (Ġarnāṭa) adının Türkçedeki biçimidir; Granada ise bugünkü İspanyolca adıdır. Endülüs kaynaklarında Gırnâta, Garnâta ve bazen Agarnâta biçimleri görülür. İspanyolcada granada “nar” demektir. Şehir adının narla ilişkili eski bir Latince/Romen adından geldiği görüşü vardır; ancak “şehrin adı kesin olarak nar demektir” demek doğru olmaz. Yer adının kökeni tartışmalıdır. Bazı dilciler, adın meyvenin kendisinden çok “nar kırmızısı, kızıl” anlamıyla ilgili olabileceğini ve ilk kalenin rengini anlatabileceğini öne sürer. Berberî köken ve başka açıklamalar da ileri sürülmüştür. Fakat ilginçtir ki ben burada hiç nar ağacı görmedim. Belki de vardır ama ben görmemiş de olabilirim. Gözlerim etrafta nar ağacı ararken ister istemez dilimizdeki “nar ağacı ile dar ağacı” arasındaki kelime oyununu gösteren dizeler akla geldi. Endülüs’ün yiğit insanlarına “dar ağacı” düştü.
Fakat Elhamra’ya girmek ise başlı başına bir mesele oldu.

Gırnata’ya gelişimizin asıl sebeplerinden biri hiç kuşkusuz Elhamra Sarayı’nı görmekti. Fakat daha şehre gelir gelmez bunun sıradan bir müze ziyareti olmadığını anladık. Elhamra’ya, özellikle Nasrî Sarayları’na giriş belirli saatlere bağlıydı ve biletlerin çok önceden alınması gerekiyordu. Biz ise bu kuralı bilmediğimizden dolayı Gırnata’ya geldiğimizde bu hazırlığı yapmamıştık. Elhamra’yı görmek için Gırnata’ya kadar gelmiştik fakat elimizde ertesi gün için kesinleşmiş bir bilet yoktu. Binlerce kilometrelik yollardan gelip görmeden gitmek… demek ki her şey nasiple oluyordu.
Gırnata’ya gelmemizin asıl sebeplerinden biri sarayı görmekti ama biletlerin çok önceden tükenebileceğini yeterince hesaba katmamıştık. Resmî sitede yer bulamıyor, başka yerlerde çok yüksek fiyatlarla karşılaşıyorduk. Binlerce kilometre gelmişsiniz; görmek istediğiniz saray hemen önünüzde, fakat içeri girip giremeyeceğiniz belli değil. Bu kadar yol geldikten sonra aradaki mesafenin bir bilet yüzünden kapanmaması insanın içine oturuyor. Saray yakındı; ziyaret ihtimali belirsizdi.
Hakan’ı aradık. O bizi sakinleştirdiğini Müze müdürünü tanıdığını onu arayıp bir bilet ayarlayabileceğini söyledi. Bu cevap bizi rahatlatsa da yine de hala biletimizin olmaması bizi rahatsız ettiği gibi, gezecek görecek çok şehirler varken burada belirsiz bir bekleyiş bizim programımızı bozacağını da düşünmeye başladık.
İbn Tufeyl’in sorusu: Güzellik neye açılır?

En azından çevresini görmek için bir tura katıldık.
Elhamra’ya yaklaşırken İbn Tufeyl’le zihnimde yürümeyi sürdürdüm. Hayy b. Yakzân, doğayı okuyarak varlığın düzenine ulaşmaya çalışıyordu. Gırnata’da ise karşıma doğanın değil, insanın düzenlediği bir dünya çıkıyordu: suyun kanallara ayrılması, ışığın duvarlarda dolaşması, yazının taşın üzerine yerleşmesi, bahçenin bir düşünce gibi kurulması. Hayy’ın adasında sessizlikten doğan bilgi burada ortak emeğin içinden çıkmıştı.
“Bu kadar güzellik insanı hakikate yaklaştırır mı?” diye sordum ona. Cevabı yine benim zihnimde oluştu: Güzellik, insanı kendiliğinden kurtarmaz; fakat doğru bakıldığında onu daha derin bir soruya götürür. Elhamra’nın ihtişamı da böyleydi. Duvarların zenginliği beni büyülüyor, fakat hemen ardından şu soruya itiyordu: Bu ihtişam hangi toplumsal düzenin, hangi emeğin ve hangi tarihî şartların ürünüydü?
Daha yolun başında, tepelerin ve surların küçültülmüş bir düzen içinde yan yana durduğu şehir maketi karşıma çıktı. Bir an için Gırnata avucumun içine sığmış gibiydi. Elhamra’nın yükseldiği tepe, aşağıda uzanan evler, yollar ve bahçeler; hepsi yukarıdan bakılan bir haritanın sessizliği içindeydi. Fakat makete yaklaştıkça bu sessizlik bozuldu. Şehrin küçük çizgileri zihnimde genişledi; bir duvarın gölgesi, bir kapının eşiği, bir insanın yürüyebileceği kadar dar bir yol beliriverdi. Şehri küçülterek anlamaya çalışmanın ne kadar aldatıcı olduğunu o anda düşündüm. Tarih kitapları da bazen böyle yapıyor: Bir hanedanın ömrünü iki tarihin arasına sıkıştırıyor, o iki tarihin arasındaki binlerce hayatı görünmez kılıyor. Oysa Gırnata, bir maket gibi tek bakışta kavranacak bir şehir değildi; yaklaştıkça çoğalan, uzaklaştıkça başka bir yüzünü gösteren canlı bir hafızaydı.
Ağaçlıklı yolların arasından ilerlerken Adalet Kapısı birden yolun önüne çıktı. Önce uzaktaydı; surların arasında koyu bir açıklık gibi görünüyordu. Birkaç adım sonra taşın dokusu, kemerin ağırlığı ve kapının önünde bekleyen insanların sesleri birbirine karıştı. Gırnata’nın kapıları bana hep iki şeyi birlikte düşündürür: İçeriye alınan hayatı ve dışarıda bırakılan zamanı. Aynı kapıya farklı uzaklıklardan yaklaşırken bakışım da değişiyordu. İlk anda yalnız şekli görüyordum; sonra üzerindeki işareti, çevresindeki duvarı, oradan geçen insanları fark ediyordum. Bir yeri anlamak için ona ikinci kez bakmak gerektiğini burada öğrendim. Belki de seyahat, ilk bakışın yanılgısını düzeltmek için yapılan uzun bir ikinci bakıştır.
Sarayın çevresinde geçen gün

Adalet Kapısı
V.Karl Sarayı’nın cephesinin önünde bu ikinci bakış daha da gerekliydi. Nasrî yapılarını görmeye gelmişken karşıma farklı oranları, güçlü taş yüzeyi ve daire biçimindeki avlusuyla başka bir saray çıkmıştı. Taşın sertliğiyle Elhamra’nın alçı ve suyla kurduğu hafiflik yan yana duruyordu. Aynı tepe üzerinde iki ayrı iktidar dili konuşuyordu: Biri ışığı süzerek çoğaltan, yazıyı duvarın nefesi haline getiren bir dil; öteki kütleyi, ağırlığı ve kalıcılık iddiasını öne çıkaran bir dil. Sütunların arasından avluya bakarken, tarihin bazen bir yapıyı yıkmadan da değiştirebildiğini düşündüm. Bir bina yerinde durur, fakat ona bakanların hafızası değişir. Bu karşılaşma iki gün boyunca düşündüğüm bir meseleyi açıkça gösteriyordu: Elhamra’da bütün zamanlar aynı mimari dili konuşmuyor. Burada 1492’den sonraki hükümdarlığın da kendisini görünür kılma arzusu var.[1]

Eski yapının yanına yenisini koymak, yalnız ihtiyaçtan doğan bir iş olmayabilir. Yeni iktidar, mekânın içinde kendi yerini de tarif eder. Bununla birlikte, gördüğüm her Hristiyan dönem yapısını aynı hükmün içine yerleştirmek istemiyorum. Bir şehrin sonraki yüzyılları da kendi içinde değişir. Binalar başka işlevler kazanır; onarılır, unutulur, yeniden önemsenir. Bugün bu eserleri görebilmemizde onları koruyan insanların emeği bulunuyor. Geçmişteki kırılmayı anlamakla bugünkü koruma çabasını teslim etmek birbirini engellemiyor.
Saray çevresindeki yürüyüşten sonra dar sokaklara indik. Tepeden aşağıya doğru ilerledikçe Elhamra’nın düzenli sessizliği yerini şehrin gündelik seslerine bıraktı. Bir köşeden katedralin cephesi yükseldi; başka bir geçitte yüksek kemerler, içeride oturan insanlar ve duvarlarda birbirine eklenen bezemeler karşıma çıktı. Taşların arasından bugünün insanları geçiyordu. Bir çocuk koşuyor, bir dükkânın önünde biri konuşuyor, bir turist başını kaldırıp fotoğraf çekiyordu. Tarih, müzelerde bekleyen bir geçmiş olmaktan çıkıp sokağın içinde yürüyen bugüne karışıyordu. Dükkânlar, meydanlar ve gelip geçenler bu eski katmanların üzerinde bugünün hayatını kuruyordu. Gırnata’nın Hristiyan dönemini yalnız bir tarih başlığı olarak düşünmek mümkün değil. Meydanın ölçüsünde, cephenin sokağa yerleşişinde, bir yapının çevresinde süren hayatta karşımıza çıkıyor. Benim aradığım Endülüs izleri, daha sonraki yüzyılların içinde bulunuyor.
Flamenco ile Bir Gece

Akşam olduğunda şehrin başka bir yüzü açıldı. Teatro Flamenco Granada’nın önünde kırmızı perdelerin ardında bir sahne hazırlanıyordu.
İspanya’ya kadar gelmişken bir flamenco gösterisi görmeden gitmeyelim diye düşündük. Ayrıca vakit de geçmiş olurdu. Bu nedenle şehrin en meşhur Flamenco gösterisine gittik.
İçeri girdiğimizde ışıklar kısıldı; bedenin, ayağın ve avuçların ritmi salonda birden yükseldi. Gündüz taşlarda aradığım tarih, gece canlı bir hareketin içinde karşıma çıktı. Sahnedeki sanatçıların her adımı bana bir geçmişin yeniden canlandırılması değil, bugünün insanlarının kendi sanatını şimdi ve burada kurması gibi göründü. Fotoğraf gösterinin sesini geri getirmiyor; fakat o günü yalnız geçmişin hüznüyle geçirmediğimizi hatırlatıyor. İnsan aynı şehirde bir kaybı düşünüp akşam bugünün sanatına da bakabiliyor. Flamenkoyu tek bir kökene bağlayıp hemen bir Endülüs devamlılığı ilan etmek istemiyorum. Bu görüntülerin bana söylediği daha sade: Granada’da sanat, yalnız eski duvarların üzerinde kalmış değil; o akşam sahnede de yapılıyordu.

Ben Flamenco’nun bir oyun olduğunu sanıyordum ama karşımda bir oyundan çok bir gösteri, tiyatro vardı. Yani bir müzikal oyun vardı. Anlatıcı olayın hikayesini anlatıyor oyuncu olan bir kadın ve erkek bu hikayeye göre oyun oynuyorlardı. Yani orada sahnelenen oyun aslında bir hikayenin canlandırılışı idi. Her sahne değişiminde seyirciler alkışlıyordu. Ben de iş olsun ve varlığımız burada belli olsun diye Türkçe “Brovo-yaşa” diye bağırıyordum seyirciler ve oyuncular doğrudan bana bakıyorlardı. Çünkü bir yabancı kelime duyuyorlardı. Flamenco, bir şekilde eski tarihle Endülüs’le iç içeydi kaynağı ta oraya kadar gidiyordu. Bölgede dolaşırken de zaten sokak göstericileri sokakta turistler için flamenco gösterisi yapıyorlardı ama onlarınki benim filimlerde gördüğüm oyundu. Fakat Flamenco sahnesi olayın hikayesi ve müzikalini gösteriyorlardı.
Flamenco’yu izlerken aklıma birden Yahla Kemal’in Endülüs’te Raks şiiri geldi. Şairin anlattığı raks aslında tam da flamenco’yu anlatıyordu demek ki o da Gırnata’da flamenco’yu izlemiş ve bunu şiirinde tasvir etmişti. İnternetten hemen şiirin tamamına baktım…
ENDÜLÜS'TE RAKS
Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...
Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı...
Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.
İspanya neş'esiyle bu akşam bu zildedir.
Yelpaze çevrilir gibi birden dönüşleri,
İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri...
Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;
İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.
Alnında halka halkadır aşüfte kâkülü,
Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü...
Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir
İspanya varlığıyla bu akşam bu güldedir.
Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi;
Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi...
Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli...
Şeytan diyor ki, sarmalı, yüz kerre öpmeli...
Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle,
Her kalbi dolduran zile, her sineden: "Ole!"
şiire baktığımda yalpazeden bahsetmesi kırmızı renkler ve dönüşler ile şal bunlar tamamen flamenco'nun objeleriydi.
Ayrıca müzik eşliğinde ziller ve topukların yere vururak yüksek ses çıkartılması bu dansın özelliğiydi. Gırnata'da bizden
bir şairi düşünmek... Endülüs gerçekten de şiirsel bir medeniyetti.
Elhamra’ya Doğru

Elhamra, Arapça el-Ḥamrâ (الحمراء) adından gelir ve “kızıl olan” demektir. el-Kalʿatü’l-Ḥamrâ ifadesi ise “Kızıl Kale” anlamındadır. Kaynaklarda burası, Nasrî sarayları yapılmadan önce de “Kızıl Kale” adıyla anılan bir tahkimat olarak geçer. Adın verilmesinin en güçlü açıklaması, Sebîke tepesinin kızıl toprağı ve bu toprakla yapılan surların rengidir. Elhamra’yı yöneten kurumun yayımladığı bir mimarlık araştırması da adın kökeni hakkında farklı görüşleri aktardıktan sonra çoğu araştırmacının kızıl kil ve yapı malzemesi açıklamasını benimsediğini belirtir. Kaleyi gece meşalelerle inşa edenlerin ışığından dolayı böyle adlandırıldığı anlatısı da vardır; bu, tarihî kesinlik taşıyan açıklama olarak alınmamalıdır.
Gün dolmuştu, fakat benim aklım sarayın içinde kalmıştı. Gece yeniden bilet sayfasına baktım. Resmî bilet sitesini kontrol ettik. Son dakika iptalleri araştırıldı. Gece yarısı sisteme yeniden düşebilecek biletlerden, rehberli turlardan, Granada Card gibi alternatiflerden söz ediliyordu. Elhamra’nın ziyaret sistemi öylesine sıkıydı ki özellikle Nasrî Sarayları için verilen saat kaçırıldığında aynı biletle daha sonra içeri girmek mümkün değildi. Bir müddet Gırnata seyahatimizin Elhamra’nın dışından bakmakla sınırlı kalabileceğini düşündük.
İlk anda insanın içine bir hayal kırıklığı çöküyor. Yüzlerce, hatta binlerce kilometre yol geliyorsunuz; görmek istediğiniz eser hemen karşınızda fakat kapısından girip giremeyeceğiniz belli değil.
Nihayet gece yarısı resmî siteyi yeniden kontrol ederken tek bir bilet buldum ve hemen aldım. Neyse ki sonunda ertesi gün, 1 Haziran sabahı saat 09.00’da Nasrî Sarayları’na giriş yapabileceğimiz bileti temin etmeyi başardık. Bilet meselesi çözüldüğünde, o küçük kâğıdın veya telefon ekranındaki birkaç satırlık rezervasyon bilgisinin insanı ne kadar sevindirebileceğini bizzat yaşamış olduk.
Fakat biz iki kişiydik. Eşim, benim için bu ziyaretin ne kadar önemli olduğunu bildiğinden dışarıda beklemeyi kabul etti. Onun bu fedakârlığı sayesinde sarayı gezebildim. Yine de içeride gördüğüm her güzelliğe, bunu birlikte görememiş olmanın burukluğu karıştı. Bir seyahatin hatırasında yalnız eserler kalmıyor. Bazen o eserin dışında sizi bekleyen insan, bütün yapının hatırasına eşlik ediyor. Bu nedenle el-Hamrayı huzurlu ve doyasıya gezemediğimi hissettim. Çünkü gördüklerimi eşimle tartışmak benim düşüncelerimi geliştiriyordu. Konuştukça konuşamadığım düşünceler geliyordu aklıma… ama bunu paylaşacak kişi olmayınca sadece bir gözlemci oldum… içeriyi onunla paylaşmak için her kareyi kameraya almayı ihmal etmedim.
Ertesi sabah erkenden Elhamra’ya doğru yola çıktık.

Gırnata’nın merkezinden saraya ulaşmanın birkaç yolu vardı. Plaza Nueva ve Isabel la Católica çevresinden hareket eden küçük otobüslerle yukarı çıkılabiliyor, taksi kullanılabiliyor veya Cuesta de Gomérez tarafından yürünebiliyordu. Elhamra yüksekçe bir bölgede bulunduğu için yürümeyi tercih edenleri hatırı sayılır bir yokuş bekliyordu.
Bizim için asıl mesele saat 09.00’daki Nasrî Sarayları randevusunu kaçırmamaktı. Çünkü Elhamra’nın diğer bölümleri gün içerisinde gezilebilse de Nasrî Sarayları’na giriş saati kesindi.
Kapıya yaklaştıkça uzun zamandır kitaplarda, fotoğraflarda ve tarih anlatılarında gördüğüm bir mekânın artık önümde gerçek bir yapı olarak yükseldiğini hissediyordum.
Bazen tarihçi için en tuhaf an budur.
Yıllarca hakkında okuduğunuz, adını defalarca yazdığınız bir yer birdenbire kitap sayfasından çıkar ve karşınızda taş, duvar, kapı, bahçe ve gökyüzü hâline gelir.
Elhamra benim için biraz böyleydi.

Nasrî Sarayları’na tek başıma girdim. Fakat zihnim kalabalıktı. Daha kapıda Şâtıbî’nin düşüncesiyle karşılaştım: Bir şeyin varlığını ve biçimini görmek yetmez; ne için var olduğunu da düşünmek gerekir diyordu.. Şâtıbî’nin el-Muvâfakāt’ında sistemleştirdiği makāsıd yaklaşımı, dinî hükümlerin insan hayatında gerçekleştirmeyi hedeflediği maslahatları anlamaya yönelir. Dinin, canın, aklın, neslin ve malın korunması bu çerçevenin temel unsurları arasındadır. Bunlar, metinlerden bağımsız biçimde dilediğimiz sonucu çıkarmamıza izin veren başıboş bir fayda hesabı değildir. Şâtıbî’nin arayışı, hükümleri kaynakları ve bütünlüğü içinde anlamaktır.
Sarayın içine girerken bu düşünceyi kendi soruma dönüştürdüm: Bir devletin maksadı neydi? Yalnız hükümdarına güzel bir hayat hazırlamak mı? yoksa insanların hayatını güvenceye almak mı? Karşımdaki güzelliği takdir ediyordum. Fakat bu güzelliği meydana getiren düzenin insanlara nasıl bir hayat sunduğunu da merak ediyordum. Şâtıbî böylece benim için sarayın kapısında kalan bir isim olmadı; ziyaret boyunca hayranlığıma sorular ekleyen bir yol arkadaşına dönüştü.
Sarayın içinde sözün ve iktidarın izinde

İçeride ilk dikkatimi çeken şey büyüklükten çok incelikti. Alçı süslemeler, geometrik şekiller, bitkisel motifler ve Arapça yazılar birbirine karışıyordu. Duvarın yüzeyi doluydu ama bu yoğunluk bana ağır gelmiyordu. Işığın vurduğu yerde kabaran, gölgede derinleşen işlemeler, yapıya başka bir hafiflik veriyordu. Bir duvara yaklaşınca ayrıntı çoğalıyor, geri çekilince bütün yeniden kuruluyordu. İnsanı durduran şey yalnız süslemenin çokluğu değildi. Bunca ayrıntının bir arada nasıl taşınabildiğiydi. Bir de Avrupa’nın ortasında tarihi mekanlarda Arapça yazılar, ayetler görmek beni çok mutlu etmişti. Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardı demişti üstat Sezai Karakoç. Yenilsek de aslında kazanmış olduğumuz bir zaferimiz vardı. Biz Avrupa’da yüzyıllarca egemenlik kuran bir medeniyet, devlet kurabilmiş, İslam’ı buraya kadar getirmiş ve buranın duvarlarına Allah kelamını, kelime-i tevhidi yazabilmiştik… Bunu düşününce hüzün yerine övünç ve mutluluk sardı beni…
Arapça eğitim almış olmamın burada ayrı bir karşılığı vardı. Harfler benim için yalnız süs değildi. Harfi görünce kelimeyi, kelimeyi seçince cümleyi okumak istiyordum. Yine de bütün yazıları hemen çözdüğümü söyleyemem. Süslemenin içine yerleşmiş bir metni okumak, kitap sayfasını okumak gibi değil. Görüş açısı, uzaklık, ışık, hattın biçimi anlamın önüne geçebiliyor. Bazı yazıların karşısında hemen duramadım. Harfler gözümün önünde beliriyor, sonra süslemenin kıvrımları içinde yeniden kayboluyordu. Bir kitabenin önünde durduğumda, sanki taş bana önce kendi sessizliğini kabul ettiriyor, anlamı ondan sonra veriyordu. İşte o sırada Ebû Hayyân el-Endülüsî’nin dil hassasiyetini düşündüm. Onun el-Bahrü’l-muhît’inde kelimelerin, gramerin ve kıraatlerin anlamı dil bilimindeki yeri büyüktü. Bir ifadeyi anlamak, ona ilk bakışta yakıştırdığımız manayı kabul etmekten daha fazla emek ister. Ebû Hayyân el-Endelüsî Gırnata çevresinde yetişmiş, ilim yolculuğunun sonunda Kahire’ye yerleşmiş bir dil ve tefsir âlimiydi. Onun el-Bahrü’l-muhît’teki tefsir tarifinin başı şöyleydi:
“Tefsir, Kur’an lafızlarının nasıl okunacağını ve neye delâlet ettiğini araştıran bir ilimdir…”[2]
Burada beni durduran, lafızla anlamın birlikte anılması. Bir yazının yüzeyini görmek, söylediğini kavramak için yeterli değil. Elhamra’da bunun maddi karşılığı karşımdaydı. Harfler korunmuştu; onları her görenin aynı anlam dünyasına girmesi ise mümkün değildi. Ben de Arapça bildiğim için bütün kapıların kendiliğinden açıldığını düşünemezdim. Bir kitabenin bağlamını, kime seslendiğini, dua mı şiir mi olduğunu ayrıca öğrenmek gerekiyordu.
Sarayın duvarlarına da bu dikkatle bakmak istedim. Her Arapça yazı âyet değildi; her şiir İbn Zümrek’e ait değildi. Dua, hükümdarlık şiarı, methiye ve Kur’an iktibası aynı yapı içinde farklı işlevler taşıyordu. Yazının güzelliğini görmekle ne söylediğini bilmek arasındaki mesafeyi burada daha iyi hissediyordum.
Ebû Hayyân’ın Türkçe üzerinde çalışmış olması da bana ayrı bir yakınlık verdi. Gırnata çevresinde doğan, daha sonra doğuya gidip Kahire’de yaşayan bir âlim, Kitâbü’l-İdrâk li-lisâni’l-Etrâk’i kaleme almıştı. Gırnata’dan çıkıp Kahire’de Türk dili üzerine çalışan bir âlimin şehrinde, bir Türk olarak Arapça yazıları okumaya çalışıyordum.[3] Tarihte birbirinden uzak sandığımız yerler bazen bir insanın hayatında buluşuyor. Bir kitabın yolculuğu, devlet sınırlarından daha uzun ömürlü olabiliyor. Ben ise asırlar sonra Türkçe düşünen, Arapça okuyan bir tarihçi olarak onun memleketindeki yazılara bakıyordum. Kitapların kurduğu bağlar, devletlerin sınırlarından daha uzun ömürlü olabiliyordu.

Elhamra’nın yazı dünyası farklı metinlerden oluşuyordu. Fakat benim zihnimde en sık dönen söz, Nasrîlerin şiarıydı:
Lâ gālibe illallah. Allah’tan başka galip yoktur.
Hükümdarlık mekânının üzerinde duran bu sözü, devletin sonunu bilerek okuyordum. Onu yazdıranların siyasî güveniyle benim hissettiğim fanilik aynı şey değildi. Bir sözün anlamı değişmeden, karşısında duran insanın durumu değişebiliyor. Benim için o duvar, kudretin sınırını düşünmeye açılıyordu.
Sarayın temsil ve kabul mekânlarını düşünürken bu defa İbnü’l-Hatîb yaklaştı zihnime. O, sarayı yalnız dışarıdan seyreden biri değildi. Devlet hizmetinde bulunmuş, vezirlik yapmış, siyasetin hem imkânlarını hem tehlikelerini yaşamıştı. Elhamra’ya onun hayatı üzerinden bakınca sütunların arasına devlet işleri de giriyordu. Bu zarif duvarların içinde yazışmalar hazırlanmış, ittifaklar aranmış, insanların geleceğini etkileyen kararlar verilmişti.
Güzel bir anlatının insana verdiği hazla, doğru bir açıklamanın değeri aynı şey değildi. Sarayın ihtişamına bakıp burada yaşayan herkesin huzurlu olduğunu varsayamazdım. Duvarların güzelliği, toplumun bütün meselelerini çözmüş değildi. İbnü’l-Hatîb, gördüğüm eserin arkasındaki hayatı araştırmam gerektiğini hatırlatıyordu.
Bir seyyaha olarak, gördüğüm her şeyi anlatmak, gördüğümü doğru anlatacağım anlamına gelmiyor. Hayranlık bazen ayrıntıları büyütmeye, hüzün ise bütün olayları tek bir felaket anında toplamaya sevk ediyor. Oysa burada gördüğüm şeyle kaynaktan öğrendiğim şeyi, ikisinin bende uyandırdığı düşünceden ayırabilmeliyim.
Taşın Konuştuğu Saray

Nasrî Sarayları’na girdiğimizde ilk dikkatimi çeken şey gösterişten çok incelik oldu.
Duvarlar âdeta boş bırakılmamıştı. Alçı süslemeler, geometrik şekiller, bitkisel motifler ve Arapça hatlar birbirinin içine girerek bütün yüzeyi kaplıyordu. Fakat bütün bu yoğunluk insana ağır gelmiyordu. Aksine taşın hafiflediğini, duvarların nakış gibi işlendiğini hissediyordunuz.
Burada mimari yalnızca bina yapmak değildi.
Yazı, ışık, su, gölge ve mekân birlikte düşünülmüştü.
Bir tarihçi olarak beni en fazla etkileyen unsurlardan biri de duvarlardaki Arapça yazılardı. Avrupa’nın ortasında, yüzyıllar önce yapılmış bir sarayın duvarlarında Arapça kelimelerin hâlâ bütün zarafetiyle duruyor olması, insana tarihin aslında tamamen ortadan kalkmadığını düşündürüyor.
Devletler yıkılıyor, hükümdarlar ölüyor, sınırlar değişiyor; fakat bazen bir duvardaki birkaç kelime bütün bunlardan daha uzun yaşayabiliyor.
Aslanlı Avlu

Aslanlı Avlu’da mermer fıskiye ve çevresindeki yazı.
Elhamra denilince hafızalarda kalan mekânlardan biri kuşkusuz Aslanlı Avlu’dur.
Aslanlı Avlu’ya doğru ilerlerken İbn Zümrek’in sesini, duvarın üzerinde duran yazının içinden işitir gibi oldum. Şair, sarayın güzelliğini hükümdarlığın diliyle övüyordu; ben ise onun mısralarından suyun hareketini, mermerin serinliğini ve gözün yaşadığı kararsızlığı çekip çıkarıyordum.
“Sen bu sarayı överken,” dedim içimden, “sonunu biliyor muydun?”
Bu soru tarihî bir konuşma değildi; bugünden geçmişe uzanan bir soruydu. İbn Zümrek’in şiirleri, yazıldıkları anda bir iktidarın ihtişamına hizmet etmiş olabilir. Fakat zaman onları yalnız o iktidarın malı olarak bırakmadı. Şimdi onun sözleri, saray sahibinden bağımsız biçimde, suyun ve taşın güzelliğini anlatmaya devam ediyor. Şairin kaderi burada görünür hale geliyordu: Sözü, kendisini doğuran iktidarı aşabiliyor; fakat o iktidarın gölgesini de bütünüyle üzerinden atamıyordu.
İbn Zümrek’in bir beytiyle karşılaştığımda, şiirin mekânı nasıl değiştirdiğini gördüm. Fıskiye artık yalnız bir mimari unsur değildi; su ile taşın birbirine benzediği, gözün hangisinin aktığını ayıramadığı bir şiir sahnesiydi. Şair yanımda yürüyormuş gibi değil, bakışımın içindeki ölçüyü değiştiriyormuş gibi bana eşlik ediyordu.
Buraya ulaştığımızda mimari ile suyun nasıl aynı kompozisyonun parçaları hâline getirildiğini daha açık biçimde gördüm. Avlunun ortasındaki düzenleme, çevresini kuşatan ince sütunlar ve bunların meydana getirdiği ritim, insanda kapalı bir saraydan çok zarif bir bahçede bulunuyormuş hissi uyandırıyor.
Elhamra’yı anlatırken yalnızca “saray” kelimesini kullanmanın eksik kaldığını burada daha iyi anlıyor insan.
Çünkü Elhamra’da sarayla bahçe, içerisiyle dışarısı, taşla su sürekli birbirine karışıyor.
Bir kapıdan geçiyorsunuz, önünüze bir avlu çıkıyor.
Bir koridordan ilerliyorsunuz, karşınızda bir havuz beliriyor.
Bir pencereden bakıyorsunuz, bu defa Gırnata şehri veya karşıdaki Albayzın evleri manzaranın bir parçası hâline geliyor.
Sanki mimar, binayı tamamladıktan sonra manzarayı ona eklememiş; daha en başından dağı, şehri, gökyüzünü ve ışığı sarayın bir parçası olarak düşünmüş.
Suyun önünde İbn Zümrek

Aslanlı Avlu’ya geldiğimde düşüncelerimin akışı değişti. İnce sütunların arasında, on iki aslanın taşıdığı mermer havuza baktım. Fotoğraflarda defalarca gördüğüm bu görüntünün içinde şimdi ben de bulunuyordum. On iki aslanın taşıdığı mermer çanak, suyun hareketiyle konuşuyor; ince sütunlar ve açıklıklar bu konuşmayı çevreye dağıtıyordu. Görüntü, bilinen bir şeyin karşıma çıkması değildi yalnızca. Uzaktan tanınan bir imgenin, yakına geldiğinde ayrıntılarıyla beni sınamasıydı. Ortadaki mermer çanağı on iki aslan taşıyordu. Çevredeki ince sütunlar, açıklıklar ve su yolları, dikkati hem ortaya topluyor hem farklı yönlere dağıtıyordu. Bir yandan bütünü görmek, bir yandan çanağın üzerindeki yazıya yaklaşmak istiyordum.
Burada İbn Zümrek’i hatırlamak için kitap açmaya gerek yoktu. Şiir, havuzun üzerindeydi. Şairin kelimeleri yapının bir parçası olmuştu. Aslanlı Havuz kasidesindeki şu beyti zihnimde Türkçeye çevirdim:
تشابه جار للعيون بجامد
فلم ندر أيًّا منهما كان جاريا
Akanla katı olan gözlere öylesine benzeşti ki,
Hangisinin aktığını ayırt edemedik.
Suyla mermerin birbirine benzediği bu görüntüde şair, gözün kısa bir tereddüdünü yakalamıştı. Mermerin parlaklığı mı suya geçmişti, yoksa su mu mermer gibi duruyordu? Havuzun başında bu benzetme, sayfada okunan bir söz olmaktan çıkıyordu. Şairin neden böyle söylediğini anlamak için önünüzdeki suya bakmanız yetiyordu. Elhamra’yı şiirle düşünmek benim için tam burada karşılığını buldu. Şiir, başka yere götürmeden önce bakmakta olduğum yeri daha dikkatli görmemi sağlıyordu.
Ardından aynı şiirdeki bir başka beyit geldi:
كمثل محب فاض بالدمع جفنه
وغيض ذاك الدمع إذ خاف واشيا
Gözleri yaşla dolan bir âşık gibi,
Kendisini ele verecek olandan korkup gözyaşını gizler.
Suyun görünmesi ve sonra akış yollarında gözden kaybolması, şairde duygusunu saklayan bir âşığın hâline dönüşmüştü. Elhamra’daki suya bundan sonra yalnız su olarak bakmak güçleşiyordu. Mühendisin yönlendirdiği akışa şair, insanın iç dünyasını katmıştı.
Yalnız bu şiirin bir hükümdar övgüsü olduğunu da unutmamak gerekiyordu. Şairin güzellik dili, sarayın siyasî diliyle iç içeydi. Havuzun bolluğu ve aslanların kudreti, hükümdarın cömertliğini ve gücünü anlatmaya da hizmet ediyordu. İbnü’l-Hatîb’i düşününce bu tarafı görüyor, Şâtıbî’yi hatırlayınca bir adım daha ileri gidiyordum: Övülen adalet, sarayın dışındaki insanın hayatında ne ölçüde karşılık buluyordu? Yine de o düzenin içinden çıkan bir benzetmenin, yüzyıllar sonra beni suyun kenarında durdurması mümkün. Eserin meydana geldiği şartları bilmek, onunla kurduğum kişisel ilişkiyi azaltmıyor; daha sahici kılıyor.
Bu soruyu sormak şiirin güzelliğini azaltmıyordu. Aksine şiiri, söylendiği dünyanın içinde anlamama yardım ediyordu. Aslanlı Avlu’da aynı havuza birkaç ayrı gözle bakmaya başlamıştım. İbn Zümrek benzetmeyi, İbnü’l-Hatîb siyasî bağlamı, Şâtıbî ise insan hayatına dönük maksadı düşündürüyordu.
Kubbenin altında dil ve ölçü

İki Kızkardeşler Salonu’nda başımı yukarı kaldırdım. Mukarnaslı kubbede ışığın dağılışı, bakışı bir ayrıntıdan diğerine taşıyordu. Bir süre sonra bütünü kavramak için yeniden aşağıya bakmak, ardından başımı tekrar kaldırmak ihtiyacı duydum. İnsan bazı güzellikleri bir bakışta tüketemiyor.
İbn Zümrek’in bu salonla ilişkili şiiri, mekânı bir bahçe gibi konuşturur:
أنا الروض قد أصبحت بالحسن حاليا
تأمل جمالي تستفد شرح حاليا
Ben güzellikle bezenmiş bir bahçeyim;
Güzelliğimi seyret ki hâlimi anlayasın.
Bir salonun kendisini bahçe diye tanıtması önce şaşırtıcı görünüyor. Fakat burada ışık, bitkisel bezeme ve mekânın açıklığı bir araya gelince bu benzetmenin uzak olmadığı anlaşılıyor. Sonra duvardaki bitkisel bezemeye, pencerenin açtığı manzaraya, ışığın içerideki hareketine bakınca bunun mekânı tarif etmenin başka bir yolu olduğunu düşünüyorsunuz. Saray, tabiatı dışarıda bırakmamış; kendi içine başka bir dille taşımıştı.
Şiirde kubbeye uzanan gök tasvirleri de vardı. Şair, yıldızların ve gök cisimlerinin güzelliğiyle yapının ihtişamını yan yana getiriyordu. Ben yukarıya baktıkça onun kelimeleri, gördüğüm şekillere yeniden yön veriyordu. Şiir burada yapıyı tarif etmekle yetinmiyor, ona nasıl bakabileceğimizi de gösteriyordu.
Ölçü ve insanın ihtiyacı

Geometrik örgülere bakarken Kalesâdî’yi düşündüm. Onun bu kubbeyi hesapladığını veya Elhamra’nın desenlerini tasarladığını düşünmüyordum. Aralarında böyle bir bağ kurmak için elimizde bir dayanak yoktu. Fakat geometrik şekillerin karşısında, Endülüs’ün matematik geleneğini ve onun son temsilcilerinden birini hatırlamak tabiiydi. Gördüğüm düzen, beni Gırnata’da yaşamış bir matematikçinin dünyasına götürüyordu. İnsanın karmaşık olanı anlaşılır hale getirme çabası, bir hesap kitabında başka, bu duvarda başka biçim almıştı.
Kalesâdî, cebirsel ifadeleri harf ve kısaltmalarla gösteren çalışmalarıyla tanınır. Bilinmeyeni, kareyi, küpü ve kökü ifade etmek için kullandığı işaretler, uzun anlatımları daha kısa ve takip edilebilir hâle getiriyordu. Bu gösterimlerin ilk mucidi olduğunu ileri sürmeden de katkısını takdir edebiliriz. Aynı zamanda bir Mâlikî fakihiydi; hesapla dinî ilimler onun hayatında birbirinden kopuk alanlar değildi.
Duvarlardaki desenlere yeniden baktım. Göz ilk anda ayrıntıların çokluğunu görüyor; dikkat ettikçe tekrarları ve bağlantıları seçmeye başlıyordu. Kalesâdî’nin hesapta yaptığı açıklık arayışı, benim için burada bakışımı düzenleyen bir benzetmeye dönüştü. Karmaşıklığın içinde bir ilişki bulmak, güzelliği azaltmıyor; nasıl meydana geldiğini biraz daha anlaşılır kılıyordu. Bir düzenin güzelliğini görmekle nasıl kurulduğunu bilmek arasında mesafe var. Ben desene hayran olabilirim. Onu meydana getiren ustanın ise ölçüyü bilmesi, malzemeye hükmetmesi, bir parçayı ötekine uydurması gerekmişti. Bugün adlarını çoğu zaman bilmediğimiz ustalar da bu medeniyetin düşüncesine dahildi. Kitaplarda adı bulunan âlimleri hatırlarken, elimizde adı kalmayan emeği unutmamak gerekiyor.
Kalesâdî aynı zamanda bir rihle yazmıştı. Öğrenmek için çıktığı uzun yolculukta görüştüğü âlimleri kayda geçirmiş, sonra Endülüs’e dönerek Gırnata’da çalışmıştı. Hayatının sonunda yeniden ayrılmak zorunda kalmış; 1486’da Tunus topraklarında, Bâce’de ölmüştü. Şehrin sonunu görmemişti ama ayrılığın ne demek olduğunu yaşamıştı.Bu defaki ayrılışın anlamı farklıydı. İlim için yola çıkmakla memleketinde kalamamak, aynı yolları kullansa bile aynı seyahat değil.
Onun matematik bilgisi, siyasî çözülmeyi tek başına durduramazdı. Bir şehirde büyük âlimlerin yetişmesi, o şehrin devletini kendiliğinden güvenceye almıyordu. Askerî güç, iktisadî imkânlar, siyasî kararlar ve iç mücadeleler de tarihin içindeydi. Gırnata’nın kaybını tek bir ahlâk cümlesiyle açıklamak, burada yaşayan insanların karmaşık dünyasını fazlasıyla basitleştirmek olurdu.
Ebû Hayyân kelimelerin kuruluşunu, Kalesâdî sayıların ilişkisini düşündürüyordu. İbn Zümrek ise ikisinin arasında dolaşıyor, ölçülü bir mekânı hayal gücüyle genişletiyordu. Bu bağlantılar onların ortaklaşa kurdukları bir sanat teorisi değildi. Benim, eserlerinin açtığı yollardan yürüyerek Elhamra’yı anlama çabamdı.
Havuzun Başında

Sarayın güzelliği içinde yürürken İbn Sarrâc ailesiyle ilgili anlatılar da aklıma geldi. Bir zamanlar okuduğum İbn-i Sarrâc’ın Maceraları (Son İbni Sirac’ın Maceraları (Fransızca: Les Aventures du dernier Abencérage, Fransız yazar François-René de Chateaubriand tarafından 1807 yılında yazılmış önemli bir edebî eserdir), bu mekânın hatırasına karışmıştı. Ailenin adını taşıyan salondaki havuz ve mukarnaslı tavan, zihnimde edebiyatla tarihi yan yana getiriyordu. Burada aile mensuplarının öldürüldüğüne dair anlatılan hikâye, mekâna başka bir ağırlık veriyordu.
Bu salonda zihnimde açılan kitap, François-René de Chateaubriand’ın Son İbni Sirac’ın Maceraları oldu. Fransız yazarın 1807–1810 arasında kaleme aldığı, 1826’da yayımlanan bu romantik hikâye, Gırnata’nın kaybından sonra atalarının yurduna gelen Aben-Hamet’i anlatır.[4] Burada başlıktaki “son” kelimesi bile insana bir yük taşıtıyor. Bir aileyi, bir geçmişi, artık yerinde bulunmayan bir dünyayı tek kişinin üzerinde toplamaya çağırıyor.
Aben-Hamet, Hristiyan soylusu Blanca’ya âşık olur. Birbirlerini severler; fakat her biri birliktelikleri için ötekinin kendi dinine geçmesini bekler. Gırnata’daki karşılaşma, bu yüzden yalnız aşkın sevinciyle ilerlemez. İnanç ve aidiyet, iki kişinin arasına bütün bir geçmişi getirir. Blanca’nın kardeşi Don Carlos ve Fransız şövalye Lautrec de hikâyeye katılır. Sonunda Aben-Hamet, sevdiği kadının ailesiyle kendi ailesinin geçmişi arasındaki düşmanlığın ağırlığıyla karşılaşır; Gırnata’dan ayrılır.[5]
İbn Sarrâc salonuna girdiğimde Chateaubriand’ın Aben-Hamet’i zihnimde belirdi. Gırnata’ya dönen bu son İbn Sarrâc, kendi geçmişinin yurduna ulaşmış; fakat vardığı yerde artık kendisine ait bir dünya bulamamıştı. Bu hikâyeyi düşünürken Don Kişot da yanımıza katıldı. O da gerçek dünyanın içine kendi kitaplarından taşıdığı şövalyelik ölçüleriyle giriyor, gördüğü her şeyi başka bir anlamla yeniden kuruyordu. Aben-Hamet’in trajedisi, geçmişin artık yaşanabilir bir yurt olmamasındaydı. Don Kişot’un trajedisi ise yaşadığı dünyanın hakikatini kabul etmek yerine onu kendi idealiyle yeniden adlandırmasında. Ben Gırnata’da ikisinin arasında yürüyordum. Şehri romantik bir kayıp masalına çevirmek istemiyor, fakat taşların içindeki acıyı da yalnız tarih cetvellerine bırakmak istemiyordum.
Chateaubriand’ın romanı bana geçmişin edebiyat tarafından yeniden kurulduğunu gösterdi. Cervantes’in Don Kişot’u ise her tarih anlatısının içinde bir hayal payı bulunduğunu hatırlattı. Bu iki modern ses, Endülüslü âlimlerin seslerine karışırken Gırnata’nın hikâyesi tek bir döneme ait olmaktan çıktı. Şehir, her çağın kendi sorularıyla yeniden ziyaret ettiği bir metne dönüştü.
Son İbni Sirac’ın ardından

Abencerrajes, yani İbn Sarrâc salonunda yukarıya bakınca insan önce işçiliği görüyor. Salonla birlikte anlatılan öldürülme hikâyesi ise bakışı aşağıya, havuza ve zemine çekiyor. İbn Sarrâc ailesinden kişilerin burada topluca öldürüldüğü rivayeti, mekânın edebî hafızasında güçlü bir yer tutuyor. Fakat rivayetin kuvveti, bütün ayrıntılarının tarihî belgeyle doğrulandığı anlamına gelmiyor. Bir renk değişikliğine bakıp onun asırlar öncesinden kalmış kan olduğunu söyleyemem.[6]
Fakat bir hikâyenin sarsıcı olması, bütün ayrıntılarının doğrulanmış olduğu anlamına gelmezdi. İşte burada İbn Atiyye’nin ilmî tavrına ihtiyaç duydum. Onun el-Muharrerü’l-vecîz’inde rivayetleri aktarmanın yanında değerlendirme ve eleştiri de vardır. Dilin imkânlarını gözetir, nakledilen bilgileri tartar, yorumlar arasında tercihler yapar. İbn Atiyye’nin yaşadığı Gırnata ile benim dolaştığım Nasrî sarayı aynı devre ait değildi. Onu buraya getiren, rivayetin karşısında takındığı tavırdı. Ben de havuzun başında kendi kendime, okuduğum romandan kalan görüntüyle tarihî bilgiyi ayırmam gerektiğini hatırladım. Mermerde gördüğümüz her izi geçmişteki bir cinayetin kanıtı sayamaz, kuşaktan kuşağa aktarılan her ayrıntıyı olmuş gibi anlatamazdık.
Bu dikkat, insanı duygusuz yapmıyor. Hüzün duymak için bilmediğimiz ayrıntıları tamamlamamız gerekmiyor. Sarayın içinde güzellik kadar iktidar mücadelesinin de bulunduğunu anlamak için İbnü’l-Hatîb’in hayatı yeterince düşündürücüydü. Öğrencisi İbn Zümrek’le arasının açılması ve kendisine yöneltilen suçlamaların ölümüne uzanan süreçteki yeri, kaynaklarda anlatılır.
Aslanlı Avlu’da şiirine hayran olduğum insanı, bu defa siyasetin içinde düşünmek zorundaydım. Onları zihnimde yan yana yürütmek, aralarındaki çatışmayı ortadan kaldırmıyordu. Büyük eserler veren insanlar da ihtirasın, korkunun ve rekabetin dışında değildi.
Bu kitabı düşündüğümde, şehre dönmekle geçmişe dönmenin neden aynı şey olmadığını daha iyi anlıyorum. Bir insan atalarının yaşadığı yere ulaşabilir. Fakat o evlerin çevresinde kurulmuş hayat, onların komşuları ve dünyayı anlama biçimleri geri gelmez. Aben-Hamet’in sorunu yalnız bir aşkın önündeki engel değildir. Geldiği yerde kendisine hangi hayatın açık olduğunu bilememesidir.
Benim buradaki durumum elbette onunkiyle aynı değil. Ben bir ziyaretçiyim. Kitabın kahramanıysa kendisine ait saydığı fakat artık başka bir hayatın sürdüğü yere dönüyor. Hikâyenin hüznü, benim gördüğüm kapıları ve avluları biraz değiştiriyor; onları bir insanın varabileceği fakat yerleşemeyeceği yerler olarak düşündürüyor.
Yine de Chateaubriand’ın anlattığı Endülüs, on altıncı yüzyıldan tutulmuş bir seyahat defteri değil. On dokuzuncu yüzyılın romantik tahayyülü bu insanları seçiyor, konuşturuyor, birbirinden ayırıyor. Yazarın Hristiyanlık anlayışı ve Doğu’ya bakışı da anlatının içinde. Bu yüzden Aben-Hamet’i tarihî elçilerin, gerçek sürgünlerin yerine koyamam. Edebiyatın bana açtığı duygu alanını kabul ederken, tarihin kanıt istediği yerde durmam gerekiyor.
Washington Irving de bu çevrede akla gelen başka bir isim. 1829’da Elhamra’da kalmış, 1832’de yayımlanan Elhamra Hikâyeleri ile sarayı geniş bir okur dünyasına taşımıştı.[7] Ben içeride birkaç saat geçirebilmek için uğraşmıştım; onun burada konaklamış olmasını düşünmek seyahatin imkânlarının nasıl değiştiğini hatırlatıyor. Fakat Irving’in hikâyeleri de her ayrıntısını tarih diye alabileceğimiz bir kayıt değil. Bu iki yazarın ardından, yeniden Endülüslülerin kendi sözlerine dönmek istiyorum. Başkalarının onlar hakkında hissettikleri kadar, onların kendileri için ne söylediklerini de duymalıyım.
Şâtıbî ile bahçenin içinde
Generalife’ın bahçelerinde suyun sesini izlerken Şâtıbî ile konuşur gibi oldum. O, suyun yalnız güzellik olmadığını; hayatı mümkün kılan bir düzenin, insanın ihtiyacını gözeten bir ölçünün parçası olduğunu hatırlatıyordu.
“Bir bahçe ne zaman medeniyet olur?” diye sordum.
Cevabı, el-Muvâfakāt’tan öğrendiğim maslahat düşüncesinin içinden geldi: İnsan hayatını koruyan, ona düzen ve imkân sağlayan bir bütün kurulduğunda. Bu cevapla birlikte gözüm bahçenin dışına taştı. Sarayın güzelliği, onu kuran toplumun hayatından ayrı düşünülemezdi. Aynı toplum, yüzyıllar sonra kendi inancını ve adını koruyabilmek için yardım istemek zorunda kalacaktı. Şâtıbî’nin sesi, estetik hayranlığımı insanın gerçek ihtiyaçlarıyla sınamaya çağırıyordu.
Şâtıbî’nin canın korunmasına verdiği önem burada yeniden anlam kazandı. Bir hayatı korumak, güzel bir yapıyı korumaktan daha az önemli olamazdı. Bu, Şâtıbî’nin söz konusu hadise hakkında verdiği bir karar değil, onun düşüncesinden hareketle benim vardığım bir muhasebeydi. Bir medeniyeti değerlendirirken yalnız yaptıklarına değil, insanına nasıl davrandığına da bakmak gerekiyordu.

Suyun Medeniyeti
Elhamra’da beni en fazla düşündüren unsurlardan biri sudur.
Generalife bahçelerine doğru ilerledikçe suyun yalnızca süsleme amacıyla kullanılmadığını daha açık görüyorsunuz. Kanallar, küçük havuzlar ve çeşmeler bahçelerin arasından ilerliyor; suyun sesi yürüdüğünüz hemen her yerde size eşlik ediyor.
Bazen bir medeniyeti büyük yapılardan ziyade küçük ayrıntılar anlatır.
Burada da bana göre o ayrıntı suydu.
Suyu getirmenin, dağıtmanın, bahçeler arasında dolaştırmanın ve aynı zamanda mimarinin estetik unsuruna dönüştürmenin arkasında ciddi bir bilgi ve mühendislik vardı.
Elhamra’nın bahçelerinde dolaşırken İslam medeniyetinde bahçenin yalnızca bir yeşillik alanı olmadığını yeniden düşündüm. Su, gölge, ağaç, çiçek ve yapı bir bütün hâlinde ele alınmıştı.
Generalife bunun yaşayan örneklerinden biriydi.
Generalife bahçelerinde suyun sesi yeniden öne çıktı. Kanallar, havuzlar, ağaçlar ve gölge birlikte düşünülmüştü. Suyu yalnız seyretmiyordunuz; çevresinde gelişen hayatı da görüyordunuz. Bu düzenin arkasında onu buraya ulaştıran ve dağıtan bilgi vardı.
Generalife’ın suyuna ve bahçelerine döndüğümde Şâtıbî’yi daha yakından hissettim. Kanallarda akan suyu yalnız seyretmiyordum. Bu güzelliğin hangi ihtiyaçlarla birlikte düşünüldüğünü merak ediyordum. Bahçenin sulanması, gölgenin sağladığı dinlenme, suyun mekândaki yeri… Bunlardan hukuk teorisi çıkarmak istemiyorum. Fakat okuduğum bir hukuk teorisinin, buraya bakışımı değiştirdiğini fark ediyorum.
Şâtıbî’nin el-Muvâfakāt’ta söylediği, Ahmed er-Reysûnî’nin de aktardığı cümleyi kendi Türkçemle şöyle karşılıyorum:
“Şeriatlar, kulların dünya ve âhiret maslahatları için konulmuştur.”[8]
Bu cümlede benim dikkatimi çeken, hükümle insanın hayatı arasındaki bağ. Şâtıbî’nin düşüncesini, hoşumuza giden her şeye faydalı diyebileceğimiz sınırsız bir rahatlık gibi anlayamayız. Onun maksadı, şer‘î hükümleri bütünlükleri içinde kavramaktır. Fakat ben bir seyyah olarak bu eserden edindiğim dikkati şehre taşıyorum: Meydana getirilen düzen kimin hayatını kolaylaştırıyor? Neyi koruyor? İnsana nasıl bir yaşama imkânı sunuyor?
Şâtıbî’nin düşüncesini burada bir kez daha hatırladım. İnsan hayatı için vazgeçilmez olanla hayatı kolaylaştıran ve güzelleştiren arasında ilişkiler vardı. Su önce bir ihtiyaçtı. Sonra bahçeyi yaşatıyor, bulunduğu mekânı değiştiriyor, sesiyle ziyaretçinin dikkatini kendisine çekiyordu. Makāsıd çerçevesindeki ihtiyaç derecelerini bir bahçe tasarımına doğrudan uygulamıyordum; fakat o düşünce bana faydayla güzelliğin ilişkisini sorma imkânı veriyordu.
İbn Zümrek’in gözyaşını gizleyen âşığı da bu suyun içindeydi artık. Saraydan bahçeye çıktığımda şiir geride kalmamıştı. Kalesâdî’yi düşününce akışın ölçüsüne, İbnü’l-Hatîb’i düşününce suyun insan hayatındaki gerçek karşılığına yöneliyordum. Aynı manzara, sorum değiştikçe başka bir yanını açıyordu.
Kalesâdî’nin bir rihle kaleme almış olması da kendi seyahatime bakmama vesile oldu. Biz otomobil, navigasyon ve telefon ekranlarıyla dolaşıyorduk. O, ilim öğrenmek ve hac için uzun yolculuklara çıkmış, görüştüğü âlimleri yazmıştı. Araçlarımız çok farklıydı. Yine de gördüklerini kayda geçirme ihtiyacında tanıdık bir taraf buluyordum.
Seyahatin değeri yalnız kaç yere gidildiğiyle ölçülmüyordu. Gördüğümüz yerin bize hangi soruyu sordurduğu da önemliydi. Gırnata bana yalnız geçmişin nasıl göründüğünü değil, onu nasıl okuyacağımı düşündürüyordu.

Partal’da yapı, önündeki havuza eğilmiş bir yüz gibi duruyordu. Taşın asıl çizgileri suya düşünce sarayın ikinci bir sureti oluştu. Bir yapı yalnız duvarlarıyla kurulmaz; önündeki boşluk, ona yaklaşan insanın mesafesi ve suyun taşıdığı yansıma da onun anlamına katılır. Sanki Elhamra kendisini bir kez taşta, bir kez suda gösteriyor; ben de iki görüntünün arasındaki farkta zamanın nasıl çalıştığını seziyordum. Suyun üzerindeki görüntüye bakarken, bir binanın yalnız duvarlarıyla kurulmadığını bir kez daha düşünüyorum. Önüne bırakılmış boşluk, ona yaklaşma mesafem ve yansıması da onu nasıl gördüğümü etkiliyor.
Bahçenin önünde bu sorular kolayca unutulabilir. Güzel olan, kendi varlığını açıklamış gibi gelir. Şâtıbî’yi hatırlamak, güzelliğin içinde yaşayan insanı yeniden görmeme yardım ediyor. Sarayın korunması kıymetli; fakat bir toplumun korunması bundan daha geniş bir mesele. İnancını yaşayabilmek, canından emin olmak, düşünmek, ailesini ve geçimini sürdürebilmek… Şehrin son yüzyılını düşünmeye başladığımda bu ihtiyaçlar, soyut bir tasnif olmaktan çıkacak.
Sarayın Penceresinden Albayzın

Elhamra’nın bazı noktalarından karşı tarafa baktığımızda Albayzın Mahallesi bütün güzelliğiyle görünüyordu. Beyaz evlerin yamaç boyunca sıralandığı bu eski mahalle, Elhamra’ya karşı ayrı bir manzara oluşturuyordu. Saraydan bakılan şehir, sokaklarında yürüdüğümüz şehirden farklı görünüyordu.
Gırnata’nın tarihî atmosferini yalnızca sarayların içinde aramak yanlış olur. Sarayın tarihini anlamak için aşağıdaki evleri de hesaba katmak gerekiyordu.Şehrin dar sokakları, yokuşları, küçük dükkânları ve eski evleri de geçmişin izlerini taşıyor. Elhamra’nın penceresinden Albayzın’a bakarken insan bir an için karşısındaki manzaranın bugüne mi yoksa birkaç asır öncesine mi ait olduğunu kestiremiyor.
Yukarıdan bir bütün hâlinde seyredilen yerde, aşağıya inince ayrı ayrı hayatlarla karşılaşıyordunuz. Modern hayat elbette her yerdeydi; fakat şehrin bazı köşeleri geçmişle bugün arasındaki sınırı belirsizleştiriyordu.
Elhamra’dan Albayzın’a bakarken İbnü’l-Hatîb’in sesini duydum. O, Gırnata’nın tarihini yazmış, sarayda bulunmuş, hekimlik yapmış, şiir söylemişti. Şehri hem içeriden hem dışarıdan görebilen nadir insanlardandı.
“Bir şehir ne zaman düşer?” diye sordum.
İbnü’l-Hatîb’in hayatı bana tek bir tarih vermedi. Şehir, yalnız surları aşıldığında düşmüyordu. Güven daraldığında, insanlar birbirine kuşkuyla baktığında, iktidar kendi içindeki çatlakları onaramadığında, ilim ve sanat hayatın bütününü koruyamadığında da düşüş başlıyordu. 1492, bu uzun sürecin görünür tarihi oldu; fakat Gırnata’nın insanları için yıkım, takvimdeki tek bir günle sınırlı değildi.
Onun gözlemci tarafı, benim de manzaraya yalnız estetik bir bütün olarak bakmamı engelliyordu. Beyaz evlerin her biri, teslimden sonra da devam eden bir hayatın işaretiydi. Şehir düşebilir, fakat insanlar ertesi gün evlerine dönmek, çocuklarını büyütmek ve geçimlerini sürdürmek zorunda kalır. Tarihin büyük başlıkları, sıradan hayatların üzerinde ağırlaşır.
Yine de insan sormadan edemiyordu: Bu kadar bilgi ve güzellik hangi şartlarda üretildi; bunları üreten toplum, varlığını niçin sürdüremedi? Sarayın avlularında dolaşırken bu soru bir araştırma başlığından çıkıp içimde duyduğum bir sıkıntıya dönüşmüştü.
Alcazaba’dan Gırnata’ya Bakmak

Elhamra kompleksinin önemli bölümlerinden biri de Alcazaba idi.
Buraya çıktığımızda Gırnata şehrini daha geniş biçimde görme imkânı bulduk. Aşağıda uzanan şehir ile içinde bulunduğumuz tarihî yapı arasındaki tezat dikkat çekiciydi.
Bir tarafta yaşayan, hareket eden modern Granada; diğer tarafta yüzyıllardır aynı yerde duran Elhamra…
Fakat dikkatle bakınca ikisinin aslında birbirinden ayrı olmadığını anlıyorsunuz. Gırnata bugün de büyük ölçüde Elhamra’nın gölgesinde yaşıyor. Şehrin kimliğinin en güçlü unsurlarından biri hâlâ bu saray.
Elhamra’nın Ortasında Başka Bir Saray: V. KARL SARAYI

Kompleks içerisinde ilerlediğimizde karşımıza bu kez çok farklı mimariye sahip V. Karl Sarayı çıktı. Nasrî Sarayları’nın zarif, ayrıntılı ve süslemeci mimarisinin yanında bu yapı ilk bakışta farklı bir dünyaya aitmiş gibi görünüyordu.
V.Karl Sarayı bakışımı başka bir döneme taşıdı. Nasrî yapılarının arasında farklı bir mimari anlayışla karşılaşmak, burada zamanın tek bir noktada durmadığını gösteriyordu. Elhamra el değiştirmiş, yeni sahipleri buraya kendi izlerini bırakmıştı. Benim gördüğüm yer, bütün bu değişmelerin ardından bugüne ulaşan bir mekândı.
Aynı alan içerisinde iki ayrı tarih anlayışının ve iki ayrı estetik dünyanın yan yana bulunması, Gırnata’nın geçirdiği tarihî dönüşümü adeta taşlar üzerinden okumaya imkân veriyordu. Belki Elhamra’yı ilginç kılan unsurlardan biri de buydu: Burası tek bir dönemin dondurulmuş görüntüsü değil, farklı dönemlerin üst üste bıraktığı izlerin bulunduğu yaşayan bir tarih kitabıydı.
Sonra 1492’yi düşündüm. Fakat bir tarihçi olarak o tarihin etrafında biriken bütün acıları aynı güne sıkıştıramazdım. Gırnata’nın teslim anlaşmasıyla el değiştirmesiyle, sonradan yaşanan baskı ve din değiştirmeye zorlama süreçleri birbirinden ayrılmalıydı. Bu ayrım, kaybın ağırlığını azaltmıyor; neyin ne zaman yaşandığını daha iyi anlamamızı sağlıyordu.
Bir Saraydan Daha Fazlası

Elhamra’yı üç dört saatte gezmek mümkün olabilir.
Fakat anlamak için bunun yeterli olduğunu düşünmüyorum.
Çünkü ayrıntılara baktıkça süre uzuyor. Bir duvarın önünde duruyorsunuz; yazıları inceliyorsunuz. Bir başka yerde suyun nereden geldiğini merak ediyorsunuz. Bir kemerin geometrisine, bir tavanın süslemesine veya bir pencereden görünen manzaraya dalıp gidiyorsunuz.
Böyle mekânlarda insanın önündeki en büyük tehlike, her şeyi hızlıca fotoğraflayıp bir sonraki salona geçmektir.
Oysa Elhamra biraz durmayı istiyor.
Taşa yaklaşmayı…
Yazıya bakmayı…
Suyun sesini dinlemeyi…
Pencereden dışarıya bakmayı…
Çünkü burada eser yalnızca gözünüzün önündeki duvar değildir. Mekânın kendisi bir bütündür.
Gırnata Sokaklarında

Elhamra ziyaretinden sonra Gırnata artık bizim için geldiğimiz zamanki şehir değildi.
Bir şehri tanımak için bazen onun en önemli yapısını görmek gerekir. Elhamra, Gırnata’nın yalnızca turistik simgesi değil; şehri anlamlandıran tarihî hafızanın merkezlerinden biridir.
Sokaklarda dolaşırken dükkânlara, el sanatlarına ve mimari ayrıntılara daha farklı gözle bakmaya başladım. Özellikle geleneksel motifleri yaşatan küçük zanaatkâr dükkânları, insanı büyük saraylardan gündelik hayata taşıyordu.
Tarih yalnız saraylarda yaşamıyor.
Bazen küçük bir dükkândaki desen, bir kapının biçimi veya dar bir sokağın kıvrımı da yüzyılların devam eden hatırasını taşıyor.
Güzelliğin içindeki kırılma

Elhamra’nın salonlarında ilerledikçe bir soruyu yanımda taşıdım: Bir medeniyetin en parlak eserlerine bakmak, onun neden yenildiğini anlamaya yeter mi? Cevabın hayır olduğunu biliyordum. Güzellik, tarihî gücün kanıtı değildir; fakat güçsüzlüğün de kanıtı değildir. Duvarların inceliği, devletin içindeki çatlakları kapatmaz. Sarayın şiirle konuşması, dışarıdaki siyasî tehdidi susturmaz. Yine de eserlerin varlığı, yenilginin her şeyi yok etmediğini gösterir.
Bana göre Gırnata’nın asıl hüznü, yalnız bir şehrin el değiştirmesi değildir. Hüznün derinliği, insanların kendi kurdukları dünyayı korumak için başka bir kıyıya ses göndermek zorunda kalmalarındadır. Elhamra’nın duvarlarında iktidarın kendinden emin sözleri dururken, aynı tarihin başka bir yerinde isimsiz insanlar yardım isteyen bir kaside yazıyordu. İbn Zümrek’in saray şiiri ile istiğâse kasidesi arasında yalnız konu farkı yoktur; bir toplumun kendisini nasıl gördüğü ile nasıl savunmaya çalıştığı arasındaki mesafe vardır.
Bu mesafeyi yürürken, tarihî olayları zihnimde bir tiyatro sahnesi gibi canlandırmaktan sakındım. Yardım isteyen elçinin hangi kapıdan geçtiğini bilmiyorum. Onu bir kapıda bekletmek, yolda konuşturmak, İstanbul’a vardığında ne hissettiğini yazmak kolay olurdu; fakat bu kolaylık gerçeğin yerine hayali koyardı. Ben o elçiyi, taşıdığı sözün ağırlığıyla düşündüm. Bir insanın adı bilinmese bile, cümlesi yüzyıllar sonra bize ulaşabilir. Bazen tarihte kalan en güçlü iz, onu söyleyenin adı değil, söylenmek zorunda kalınan sözün kendisidir.
Elhamra’dan İstanbul’a giden söz

İbn Zümrek’in sarayı öven şiiriyle, II. Bayezid’e ulaştırılan yardım kasidesini (istiğase) yan yana düşününce kelimelerin kullanılışındaki değişim beni sarsıyor. Birinde hükümdarın kudreti ve yapının güzelliği dile geliyor. Ötekinde, inancını ve hayatını korumaya çalışan insanların yardım talebi var. Aynı edebî gelenek, farklı şartlarda bambaşka bir ihtiyacın dili olmuş.
Gırnata henüz düşmeden Osmanlı sarayına yardım çağrıları ulaşmıştı. Azmi Yüksel’in aktardığına göre 1486’da II. Bayezid’e bir elçi gönderilmişti.[9] Elhamra’da dolaşırken bu bilgiyi düşünmek, sarayın duvarlarını başka türlü görmeme yol açıyor. Hükümdarlığın kudretini anlatan yazıların bulunduğu bir merkez, artık uzak bir hükümdarın desteğine ihtiyaç duyuyordu.
Bu yardım arayışının içinde İbnü’l-Ezrak gibi âlimler de bulunuyordu. Kuzey Afrika’da ve Mısır’da destek aramış, Memlük hükümdarı Kayıtbay’a başvurmuştu. Onun İstanbul’a gelip II. Bayezid’in huzuruna çıktığını ise başvurduğum biyografik kaynaktan doğrulayamıyorum. İki ayrı bilgiyi birleştirerek adı bilinen bir âlimi adı verilmeyen elçinin yerine koymamak gerekiyor. İbnü’l-Ezrak 1491’de Kudüs’te öldü; Gırnata’nın teslimini görmedi.[10]
1492’de şehir, teslim şartları üzerinde anlaşılmasının ardından el değiştirdi. Müslümanların dinlerini ve cemaat hayatlarını korumaları bu şartların içindeydi. Sonraki yıllarda verilen güvencelerin aşındırılmasıyla baskı arttı; 1499’da Albayzın’da başlayan ayaklanmayı takip eden süreç, din değiştirmeye zorlama ve göç meselesini ağırlaştırdı.[11] Bütün bunları teslim gününde yaşanmış tek bir felaket halinde anlatmak, gerçekte insanların yıllar içinde daralan hayat alanını görünmez kılar.
Albayzın’ın beyaz evlerine bakarken bu zaman aralığını düşünmek istiyorum. Bir devlet sona erince insanların hayatı aynı gün bitmiyor. Evlerine dönüyorlar; çocuklarını büyütüyor, geçimlerini sürdürmeye çalışıyorlar. Fakat bir süre sonra kendi adlarını, ibadetlerini, kitaplarını korumak meselesiyle karşılaşabiliyorlar. Şehrin görüntüsü devam ederken içinde mümkün olan hayat değişebiliyor.
2.Bayezid’e gönderilen 105 beyitlik anonim istiğâse kasidesinde beni en çok durduran selam, Azmi Yüksel’in tercümesinde şöyle:
“Endülüs’ün batısında gurbette
geride kalan kölelerden size selam.”[12]
Kendi memleketinde gurbet. Buradan ayrılmadan yurdunu kaybetmek nasıl bir tecrübedir? Karşımda uzanan evlerin içinde o günün bütün ayrıntılarını bildiğimi söyleyemem. Fakat kasidenin bu kelimesi, manzaraya bakışımı değiştiriyor. Bir şehrin güzelliğini görmekle o şehirde güven içinde yaşayabilmek arasında ne kadar büyük bir fark bulunduğunu hatırlatıyor.
Elhamra’dan Albayzın’a bakış. 1 Haziran 2026.
Kasidede zorla din değiştirme, ibadetin engellenmesi, kitapların yakılması ve adların değiştirilmesi anlatılıyor. Yardım talebi, sonunda inançlarını yaşayabilmek yahut mallarıyla birlikte Kuzey Afrika’ya gidebilmek isteğine kadar uzanıyor. Ramazan Meşe’nin çalışması metni 906/1501’e tarihlendiriyor. Onu burada, on altıncı yüzyılın başındaki baskı ortamının sesi olarak okuyorum.[13]
Şairin adını bilmiyoruz. Bu bilinmezliği, mutlaka can korkusundan adını sakladığı şeklinde açıklamak da elimizdeki bilgiyi aşar. Bildiğimiz, metnin bir topluluğun yaşadıklarını ve talebini dile getirdiği. Ebü’l-Bekā er-Rundî’nin çok daha önce yazdığı meşhur Endülüs mersiyesiyle de aynı şiir değil. Er-Rundî’nin dünyasından gelen kayıp duygusuyla bu kaside arasında yakınlık kurulabilir; fakat II. Bayezid’e seslenen şair olarak onun adını yazamayız.[14]
İstanbul’a ulaşmaya çalışan haberciyi düşünüyorum. Hangi limandan hareket ettiğini, yol boyunca kimlerle konuştuğunu, sarayın kapısında ne kadar beklediğini bilmiyorum. Bunları dolduracak bir sahne kurmak yerine, taşıdığı sözün ağırlığında durmak istiyorum. Bir insanın yanında götürdüğü kâğıtta, geride kalanların hayatına dair bir ihtimal bulunabilir. Yolculuğun maksadı, bu ihtimali karşı kıyıya ulaştırmaktır.
Şâtıbî’nin dinin ve insan hayatının korunması üzerinde düşündüren eseri, burada benim için yeniden açılıyor. Bahçede suya bakarken hatırladığım maslahat, şimdi daha sert bir sorunun önünde: İnsan kendi inancıyla yaşayamayacaksa, meydana getirdiği binaların ayakta kalması kaybını ne kadar hafifletebilir? Sarayın korunmuş güzelliğine sevinmekle, onu kuran toplumun uğradığı baskıya üzülmek aynı anda mümkün. Birini seçmek zorunda değilim.
Peki Osmanlı neden yardım göndermedi? Halbuki bu dönemde İstanbul’u almıştı ve dönemin dünyasının en güçlü devletiydi. Yardım gönderse işgali durdurabilirdi. Fakat bu sırada Osmanlı Devletinde taht mücadelesi vardı ve Cem Sultan İtalya’da bulunuyordu. Eğer Osmanlı Devleti bir yardım seferine çıkarsa Papalığın Cem Sultan’a tahsis edeceği ordu ile İstanbul üzerine yürümesi içten bile değildi. Üstelik Balkan halkı Cem Sultanı destekliyordu. Rodos Şövalyeleri, Karamanoğulları ve Memlükler de Cem Sultan’ın yanındaydı. Yani ll. Bayazıd yardım gönderse bu ciddi bir ordu olmalıydı ama böyle bir ordu çıkardığı an kendisini savunmasız bırakacak ve kardeşinin topladığı orduya mağlup olabilecekti. Yani Osmanlı’nın o dönemki konjüktürü yardım göndermeye müsait değildi. Fakat yine de Osmanlı tarafından yardım teşebbüsleri de vardı. Kemal Reis’in İspanya kıyılarındaki faaliyetleri ve Müslümanlara yönelik destek girişimleri, farklı yıllara yayılan bir deniz tarihi içinde ele alınmalı.[15] Kaside geldi, bir donanma yola çıktı ve bütün mağdurlar kurtarıldı diye biten tek bir hikâye anlatamıyoruz. Yardımın imkânları ve sınırları vardı; Gırnata geri alınamadı. Akdeniz, haritada iki kıyı arasındaki mesafe olarak görünüyor. O günün insanı için bu mesafe beklenen bir gemi, gelmeyen bir haber veya çıkılabilecek son yol anlamına gelebiliyordu.
Modern edebiyattan Radvâ Âşûr’un Gırnata üçlemesi burada kısa bir süre zihnime giriyor. Roman, 1492 sonrasında bir ailenin kuşakları üzerinden gündelik hayatın ve kültürel hafızanın baskı altında sürdürülmesine bakar.[16] Benim için açtığı soru, bir kaybın yalnız hükümdarın ayrılışıyla anlatılıp anlatılamayacağı. Ardından yeniden kasidenin isimsiz sesine dönüyorum. O metinde tarihin sonraki yorumundan önce, yardım isteyen insanların kendi talebi bulunuyor. Tabi ki okuduğum Amin Maluf’un “Afrikalı Leon” ve Yavuz Bahadıroğlu’nun “Endülüs’e Veda” romanları da kafamda hafakanlar gibi zıp zıp zıplıyordu Necip Fazıl’ın tabiriyle…
Bugünün şehrinde geçmişin yankısı

Gırnata’da geçmiş, bugünün üstünü örten kalın bir örtü gibi durmuyordu. Daha çok, her adımda yer yer görünen bir damar gibiydi. Bir evin beyaz duvarında, bir sokak adında, bir dükkânın önündeki konuşmada, tepeden şehre bakan bir sessizlikte beliriyor; sonra modern hayatın gürültüsüne karışıyordu. Şehir, kendisini yalnız ziyaretçilerin beklediği bir tarih dekoru olarak sunmuyordu. İnsanlar işe gidiyor, çocuklar okula koşuyor, kafelerde konuşuyor, akşam sahneye çıkan sanatçılar kendi zamanlarını kuruyordu.
Bu yüzden Endülüs’ü yalnızca kaybedilmiş bir medeniyet olarak seyretmek istemedim. Kayıp elbette şehrin içinde dolaşıyordu; fakat hayat kaybın içinde donup kalmamıştı. Chateaubriand’ın Aben-Hamet’i, geçmişin yurdunda kendisine yer arayan romantik bir hayal olarak karşımıza çıkarken, bugün Gırnata’da yürüyen insanlar şehri yeniden ve her gün kuruyordu. Washington Irving’in hikâyeleri sarayı masalın içine almıştı; Radvâ Âşûr ise uzun zamanın içinden geçen ailelerin gündelik direncini anlatmıştı. Bu farklı bakışlar bana aynı şeyi hatırlattı: Şehirler, onları anlatanların zihninde çoğalır; fakat hiçbir anlatı onların yaşayan insanlarını tüketemez.
Benim için bu geçiş, Elhamra’nın bir salonundan gece flamenko sahnesine uzanan kısa bir yürüyüşte görünür hale geldi. Flamenko’da Endülüs’ün tınısını gördüm, Arap kızların ateş dansını gördüm… Endülüs burada hala etkiliydi ve yaşıyordu.
Şehirde yürürken bazen kendi ülkemdeki tarihî mekânları düşündüm. Biz de yapıların çevresinde bugünün hayatını sürdürüyor, geçmişi kimi zaman gururla, kimi zaman acıyla, kimi zaman da yalnızca turistik bir görüntü olarak taşıyoruz. Gırnata bana geçmişi sahiplenmenin onu dondurmak olmadığını öğretti. Bir şehri korumak, onun taşlarını korumak kadar, orada yaşayanların kendi hayatlarını kurmasına izin vermekti. Şâtıbî’nin maslahat düşüncesi burada yeniden görünür oldu: Güzelliğin arkasındaki insanı unuttuğumuz anda, güzellik kendi anlamını kaybediyordu.
Akşam ışığı tepelerin üzerine çekilirken Elhamra uzaktan kızıl bir çizgi gibi görünüyordu. Bu görüntüde hem bir devletin ihtişamı hem bir toplumun kırılganlığı vardı. Sarayın içindeki şiir, su ve yazı; dışarıdaki evlerin sessizliği ve kasidenin yardım çağrısı; modern sahnedeki ritim ve sokaktaki sıradan konuşma aynı şehrin parçalarıydı. Gırnata’yı tek bir cümleyle anlatamayacağımı o akşam kesin olarak anladım. Şehir, sözün beni nereye götüreceğini bekleyen uzun bir cümleydi; ben yalnızca onun içinde yürüyordum.

Duvarlarda kalan söz
Elhamra’nın duvarlarında tekrar tekrar karşıma çıkan şiarın önünde düşüncelerim bir araya geldi:
ولا غالب إلا الله
Allah’tan başka galip yoktur

Bu ifadeyi bir Kur’an âyeti gibi değil, Nasrîlerin sarayına işlenmiş bir hükümdarlık şiarı olarak okuyordum. Ebû Hayyân’ın dil dikkati, İbn Atiyye’nin kaynağı ve bağlamı gözeten tavrı, burada da bana eşlik ediyordu. Sözün tarihî kullanımını anlamak başka, bugün bende uyandırdığı düşünce başka bir şeydi.
Sultanlar gitmişti. Onları mağlup eden hükümdarlar da artık yoktu. Saray el değiştirmiş, devletlerin sınırları değişmişti. Duvar üzerindeki söz ise duruyordu. Ben bu sözü okurken insan kudretinin sınırını düşündüm. Bir zamanlar zaferin içinde söylenen ifade, bugün bana faniliği de hatırlatıyordu.
Şâtıbî’nin kitabı okunmaya devam ediyordu. İbnü’l-Hatîb’in kaydettiği insanlar ve hadiseler araştırılıyordu. Ebû Hayyân ile İbn Atiyye’nin tefsirleri, kendi zamanlarının dışına ulaşmıştı. Kalesâdî’nin eserleri matematik tarihindeki yerini koruyor, İbn Zümrek’in şiiri ise bulunduğum yapının üzerinde yaşamaya devam ediyordu. Siyasî kaybın ardından her şey aynı biçimde kalmamıştı; fakat her şey yok da olmamıştı.
Elhamra’da bana eşlik eden bu altı isim, gördüğüm güzelliğin üstünü bilgiyle örtmedi. Her biri bir ayrıntının önünde biraz daha durmamı sağladı. Şâtıbî ile maksadı sordum; İbnü’l-Hatîb ile insanı ve siyaseti düşündüm. Ebû Hayyân’ın diline kulak verdim, İbn Atiyye’nin ihtiyatını hatırladım. Kalesâdî ile düzeni ararken İbn Zümrek’in şiiri bakışımı yeniden suya ve ışığa çevirdi.
Gırnata’dan sonra yolumuz Cebelitarık, Cádiz ve Tarifa’ya; ardından Málaga ve Valencia istikametine uzanacaktı. Yeni yerler görecektik. Yine de Gırnata’nın bende bıraktığı duygu kolayca geride kalacak gibi değildi. Şehre gelirken kitaplardan bildiğim bir yeri görmeyi bekliyordum. Ayrılırken, bildiklerimi yeniden düşünmeye başlamıştım.
İbn Zümrek’in bahçe diye konuşturduğu salonu, suyla mermerin birbirine benzediği havuzu ve duvarlarda okumaya çalıştığım kelimeleri hatırlıyordum. Gırnata benim için artık yalnız geçmişteki bir devletin son başşehri değildi. Kitaplarda ayrı ayrı tanıdığım insanların düşüncelerinin, bir sabah aynı sarayda bakışıma eşlik ettiği yerdi.
Gırnata’dan Ayrılırken

Gırnata’dan ayrılma vakti geldiğinde yolumuz Málaga’ya, oradan da Akdeniz kıyıları boyunca Valencia istikametine uzanacaktı.
Fakat Gırnata seyahatimizin diğer şehirlerden biraz farklı bir yeri oldu.
Çünkü burada yalnızca yeni bir şehir görmedim.
Daha önce kitaplardan tanıdığım bir tarih coğrafyasının içine girdim.
Elhamra’nın avlularında yürürken, duvarlardaki Arapça yazılara bakarken, Generalife’da suyun sesini dinlerken ve sarayın pencerelerinden Albayzın’a seyrederken Endülüs tarihinin yalnızca geçmişte yaşanıp bitmiş bir hadise olmadığını hissettim.
Bir medeniyet siyaseten ortadan kalkabilir.
Fakat geride bıraktığı dil, mimari, sanat ve şehir hafızası yaşamaya devam eder.
Elhamra bunun belki de en güçlü örneklerinden biridir.
Biz Gırnata’dan ayrıldık.
Fakat Elhamra’nın duvarlarında gördüğümüz yazılar, avlularında işittiğimiz su sesi ve tepeden seyrettiğimiz Gırnata manzarası bizimle birlikte yola devam etti.
Bir şehri yazarken

Gırnata’da İbn Cüzey’i hatırladığımda kendi yarım kalmış bir işim de aklıma geldi. Bir dönem İbn Battûta’nın seyahatnamesini Türkçeye çevirmeyi düşünmüş, işe teşebbüs etmiştim. Yoğunluk içinde gecikmiş; başka bir çevirinin yayımlandığını görünce vazgeçmiştim. İbn Battûta’nın yolculuğunun yazıya kavuşmasında Gırnatalı Muhammed İbn Cüzey’in payı vardı. Burada müfessir olan babası Ebü’l-Kāsım İbn Cüzey’le oğlunu birbirine karıştırmamak gerekir.[17]
Bu defa bir başkasının yolculuğunu çevirmiyordum; şehir, önümde kendi cümlelerini kuruyor, ben onları dinlemeye çalışıyordum. Gördüğüm her şey bir başka sesi çağırıyordu. Bir kapı, bir âlimin hayatını; bir su yolu, bir şairin mısraını; bir taş yüzey, kaybolmuş bir toplumun emeğini düşündürüyordu. Hatırayı korurken ona sahip olmadığı bir kesinlik vermemek yine de sorumluluğumdu. Çünkü zihnimde konuşan seslerin hepsi aynı zamana ait değildi. Onları yan yana getirirken tarihî mesafeyi korumalı, fakat çağrışımın özgürlüğünü de boğmamalıydım. Seyahat benim için Gırnata’dan ayrılınca bitmedi; söz, beni dönüp dolaşıp yeniden o kapıların önüne götürdü.
Gırnata’dan ayrılırken bütün sorularıma cevap bulmuş değildim. Bir medeniyetin neden yenildiğini birkaç salonu dolaşarak açıklayamazdım. Hanedan mücadeleleri, askerî güç dengeleri, dış baskılar ve içerideki kararlar ayrı ayrı araştırılmayı gerektiriyordu. Gördüğüm sanatın yüksekliği, o siyasî şartları ortadan kaldırmıyordu. Fakat siyasî yenilgi de ortaya konmuş eserin değerini yok etmiyordu.
Şâtıbî’nin kitabı okunmaya, Ebû Hayyân’ın eserleri araştırılmaya devam ediyor. Kalesâdî’nin çalışmaları matematik tarihinin içinde duruyor. İbn Zümrek’in bir beytine ise burada, bir fıskiyenin başında rastlayabiliyorum. Bunları bir teselli cümlesiyle kolayca birleştirmek istemiyorum. Yaşayan eserler kaybedilmiş hayatların karşılığı değil. Yine de geçmişle kurabileceğimiz ilişkinin yalnız yas tutmaktan ibaret olmadığını gösteriyorlar. Okumak, anlamak ve doğru aktarmak da bu ilişkinin içinde.
Yolculuğun başında telefonuma gelen rakamlarla bir kapı açmıştım. Elhamra’da ise bildiğim kelimelerin başka kapılar açtığını gördüm. Her kapının arkasında başka bir zaman duruyordu. Bir Arapça yazı beni bir müfessirin masasından sarayın duvarına getiriyor; bir şairin suyu tarif edişi, aslanların taşıdığı çanağın başında durduruyor; yardım kasidesindeki gurbet kelimesi, Albayzın’ın beyaz evlerini önümde yeniden kuruyordu. Gördüğüm yerleri bu çağrışımlar zinciriyle yeniden anlamlandırdım. Ama bütün bu zihinsel yolculuğun sonunda önümde yine gerçek bir şehir ve sokaklarda yürüyen gerçek insanlar vardı.
Eşimin dışarıda beklediği sabahı da bunun için unutmuyorum. Sarayın güzelliğini anlatırken, benim onu görmemi mümkün kılan o küçük fedakârlığın metnin dışında kalmasını istemiyorum. Tarihin büyük kayıplarını düşünmek, yanımızdaki insanın hakkını fark etmeyi unutturmamalı.
Gırnata’dan götürdüğüm şey, yalnız bir şehrin ihtişamına dair görüntüler olmadı. Artık İbn Zümrek’in suya bakarken neyi seçtiğini daha iyi anlayabiliyor; Şâtıbî’nin maksadını düşündüğümde insanın yaşayacağı hayatı daha somut görebiliyordum. İstanbul’a gönderilen selamdaki gurbet de benim için kitapta geçen bir kelime olmaktan çıkmıştı. Elhamra’nın karşısındaki evlere bakıyordum. Şimdi o selamı okuduğumda, önce o evler geliyor gözümün önüne.
Elhamra’nın duvarlarına tekrar baktığımda İbn Zümrek’in şiirleriyle bu isimsiz şairin feryadı zihnimde yan yana geliyor. Birinin sözleri sarayın güzelliğini geleceğe taşımıştı. Diğerinin sözleri, o güzelliği meydana getiren toplumun yaşadığı felaketi.
Gırnata’yı anlamak için ikisini de duymak gerektiğini düşünüyorum.
Sadece saraya bakarsak burada yaşayanların akıbetini unutabiliriz. Sadece yenilgiyi anlatırsak onların meydana getirdiği ilmi, sanatı ve hayatı gölgede bırakabiliriz. Oysa benim önümde ikisi birden duruyordu: İşlenmiş taşın zarafeti ve kendi yurdunda gurbete düşmüş insanların yardım çağrısı.
Duvarlarda yine aynı söz vardı:
Lâ gālibe illallah.
Bu defa o sözü okurken aklımda hükümdarlardan çok, İstanbul’a selam gönderen isimsiz insanlar vardı.

[1] Patronato de la Alhambra y Generalife, ‘Palacio de Carlos V’. Sarayın yer seçimi, Rönesans üslubu ve dairesel avlusu hakkında. Kaynak
[2] Ebû Hayyân, el-Bahrü’l-muhît, I, 13–14, tefsir tarifinin başlangıcı. Arapça metinden bu taslak için anlam çevirisi; tarifin devamı üç noktayla kısaltılmıştır. Kaynak
[3] Mahmut Kafes, ‘Ebû Hayyân el-Endelüsî’, TDV İslâm Ansiklopedisi (1994), hayatı ve Türk dili üzerine eserleri. Kaynak
[4] Charles-Éloi Vial, ‘De la main de Chateaubriand – Collections’, Bibliothèque nationale de France, Chroniques 104 (2025). Yazma 1807–1810’a, ilk yayım 1826’ya tarihlendirilir. Kaynak
[5] François-René de Chateaubriand, Les Aventures du dernier Abencérage, Œuvres complètes, c. XII, Paris: Furne, 1832; Cenevre Üniversitesi ATHENA elektronik metni, özellikle PDF s. 8–11 ve 19–22. Olay örgüsü bu birincil metne dayanır; kişilerin düşüncelerini anlatan cümleler doğrudan alıntı değildir. Kaynak
[6] Patronato de la Alhambra y Generalife, ‘Sala de los Abencerrajes’. Resmî tanıtım, salon adını XVI. yüzyıldan itibaren buraya bağlanan ve tarihî kesinliği bulunmayan saray çatışması rivayetiyle ilişkilendirir. Kaynak
[7] Patronato de la Alhambra y Generalife, ‘Habitaciones del Emperador’ (2010); Granada Belediyesi, ‘Washington Irving’. Elhamra’da 1829’daki ikamet ve Tales of the Alhambra’nın 1832’de yayımlanması hakkında. Kaynak
[8] Şâtıbî, el-Muvâfakāt, II, 6’dan aktaran Ahmed er-Reysûnî, Nazariyyetü’l-makāsıd ʿinde’l-İmâm eş-Şâtıbî, 2. bs., 1992, s. 319, ‘Kavâidü’l-makāsıd’, 1. kaide. Kaynak
[9] Azmi Yüksel, ‘Endülüs’ten II. Bayezıd’a Yazılan Anonim Bir Şiir’, Belleten 52/205 (1988), s. 1575. Buradaki 1486 tarihli yardım çağrısı, metinde İbnü’l-Ezrak’ın şahsıyla özdeşleştirilmemiştir. Kaynak
[10] Tahsin Görgün, ‘İbnü’l-Ezrak el-Gırnâtî’, TDV İslâm Ansiklopedisi (2000). Kuzey Afrika ve Mısır’daki yardım arayışı, Kayıtbay’a başvurusu ve 21 Ekim 1491’de Kudüs’te ölümü. Bu kaynak İstanbul’a gittiğini belirtmez. Kaynak
[11] Azmi Yüksel, a.g.m., s. 1575–1577. Teslim şartları ile sonradan ağırlaşan baskı ve 1499–1501 ayaklanmaları ayrı aşamalar olarak ele alınmıştır. Kaynak
[12] Anonim istiğâse kasidesi, 9. beyit; Azmi Yüksel’in Türkçe çevirisi, a.g.m., s. 1578. Alıntının tercümanı korunmuştur; diğer klasik metinlerden bu taslak için yapılan çevirilerle karıştırılmamalıdır. Kaynak
[13] Ramazan Meşe, ‘Endülüs Müslümanlarının II. Bayezid’e Yazdığı İstiğâse (Feryadname) Kasidesi’, Amasya İlahiyat Dergisi 14 (2020), s. 51–79; tarihlendirme için s. 53 ve 57, Arapça metin ve tercüme için kaside bölümü. DOI: 10.18498/amailad.702964. Baskıların şiirdeki anlatımı, bütün sonraki Morisko tarihini aynı yıla yerleştirecek biçimde genelleştirilmemiştir. Kaynak
[14] TDV İslâm Ansiklopedisi, ‘Ebü’l-Bekā er-Rundî’. 1285’te ölen şair, II. Bayezid’e ulaştırılan XVI. yüzyıl başı kasidesinin müellifi olamaz. Anonimlik sebebine ilişkin kesin bir kişisel güvenlik hikâyesi kurulmamıştır. Kaynak
[15] İdris Bostan, ‘Kemal Reis’, TDV İslâm Ansiklopedisi. 1487’deki yardım faaliyeti, 1495’te Osmanlı donanmasına katılış ve sonraki Akdeniz seferleri farklı tarihlerdir; şiir ile tek bir kurtarma seferi arasında doğrulanmamış doğrudan sebep-sonuç bağı kurulmamıştır. Kaynak
[16] Radvâ Âşûr, Granada: The Complete Trilogy, çev. Kay Heikkinen, AUC Press, 2024. Eserin dönem ve kuşaklar arası anlatımına ilişkin bilgi yayınevinin tanıtımından alınmıştır; romandan doğrudan alıntı yapılmamıştır. Kaynak
[17] Ahmet Özel, ‘İbn Cüzey’, TDV İslâm Ansiklopedisi (1999), müfessirin oğlu Muhammed hakkındaki bölüm. İbn Battûta’nın rihlesini düzenleyen oğul, müfessir Ebü’l-Kāsım İbn Cüzey’den ayrılmıştır. Kaynak
