Toprağın Gölgesinde
Köklerinden kopmak mı?
Yoksa köklerinle birlikte yaşamak mı?
Bir şeye bağlı kalmak, çoğu zaman görünmez bir tutsaklıktır. Bir ağacı düşünün: Kökleriyle dallarını, dallarıyla yapraklarını birbirinden ayırmak mümkün müdür? Dallar ne kadar uzaklaşmak isterse istesin, kaderleri yine köklere bağlıdır. Kökler toprağın derinliklerine doğru indikçe, dallar da göğe doğru cesaretle uzar. Ağaç büyür, serpilir, ama ömrünün ipi yine köklerinin elindedir.
İnsan da böyledir. Kimi insanlar için köklerine bağlı olmak; dalların gövdeye, gövdenin toprağa tutunması gibidir. Kendi yerinde, kendi toprağında güvende hisseder insan. Geçmişi, bugünü ve yarını bu kökler sayesinde anlam kazanır. Belki de bundandır ulu bir ağacın altında otururken hissedilen o derin huzur. Gölgesine sığınmak, kuş seslerini dinlemek… Bazen ağacın eteklerine inip ürkek adımlarla yiyecek arayan, bir kırıntıyı kapar kapmaz yeniden yaprakların arasına kaçan kuşları uzun uzun seyretmek.

Çocukken ben de evimizin önündeki ağacın altında beklerdim. Kuşlar yere insin, korkmadan yanıma gelsinler diye ekmek kırıntıları atardım. Başta temkinli birkaç serçe, günler geçtikçe cesaret kazandı. Aramızda sessiz bir tanışıklık, kırılgan bir ünsiyet oluştu. Belki de bu yüzden, özgün adı La Terre et L’Ombre olan, 2015 yapımı Toprağın Gölgesinde filmini izlerken kendimi o çocuğun yerine koydum. Ulu bir ağacın altında, kuş sesleriyle çevrili uzun saatlerde buldum kendimi. Çocukluğumun kuşlarını yeniden hatırladım.
Filmde çocuk, yıllar sonra köyüne dönen dedesinden kuşların adlarını öğreniyordu. Dedesi, her bir kuş sesinin ne anlattığını sabırla torununa aktarıyordu. Belli ki o bilgiler de kuşaktan kuşağa, köklerden dallara taşınmıştı.
Rahmetli babam ömrünün son demlerinde,
“Gücüm yettiğince ocağımın başında kalayım. Ocak sönmesin. Ben ölünce ocak söner. Siz zaten gelmezsiniz,”
demişti.
Ocak neydi? Neden sönmemeliydi?
Köyümüzde evlerin bacasından tüten dumanı hatırlıyorum. Duman varsa hayat vardı. Ama ocağın başında duranla sönmeyen ocak arasında, kelimelere sığmayan bir bağ vardı. Filmde, yıllar sonra oğlunun hasta olduğunu öğrenip ailesine dönen yaşlı adam da bunu hatırlamıştı. Gidişinin ağırlığı bir pişmanlık gibi çökmüştü omuzlarına. Geçmişine, terk ettiklerine, ölümle yüz yüze olan oğluna ve hiç tanımadığı torununa karşı bir borçtu bu dönüş.
En çok da torunu sevinmişti. Dedesi sayesinde ağacın dallarından aşağıya inecek kuşları bekliyordu şimdi. Ama kuşlar inmiyordu. Sanki onlar da vazgeçmişti; her şeyin külle ve tozla kaplandığı bu topraklardan.
Ben de her yıl bir kez köyüme giderim. Çocukluğumun kuşlarını beklerim. Ne yazık ki onlar da gelmiyor artık.
Yaşlı adamın karısı, terk edilmişliğin ve çaresizliğin yüküyle doluydu. Yıllar sonra dönen kocasını affetmek kolay değildi. Onsuz neleri göğüslemişti… Oğlu şimdi yataktaydı. Geliniyle birlikte her gün şeker kamışı kesip yorgun argın eve dönmek, bir lokma ekmeği paylaşmak kolay mıydı? Haklıydı.
Bunları düşünürken annem geldi aklıma. Babam dışarıdayken ne çok yük onun omuzlarına binmişti. Tarlalar, hayvanlar, dört çocuk… Tek başına ayakta kalmak kolay mıydı?

Elbette bütün suç gidenin miydi? Hayır. Onun gidişi de boşuna değildi. Yeni bir hayat arıyordu. Ailesi için daha güvenli, daha sağlıklı bir gelecek düşlüyordu. Ama bu topraklar artık eski topraklar değildi. Bir zamanlar portakal bahçelerinde yürüdükleri bu havadan, bereketli yağmurlar değil kül yağıyordu.
Bu film sevgiyi de hatırlatıyor insana. Kopmaz bağlarla birbirine tutunan bir aileyi… Hasta yatağındaki genç adam, karısı istese bile, annesini ocağın başında yalnız bırakmıyor. Yaşlı kadın da ne oğluna, ne gelinine, ne torununa kıyabiliyor. Büyük bir sevgiyle bağlı hepsine. Ama elden ne gelir?
Burada doğdu.
Burada büyüdü.
Burada güldü, burada ağladı.
Onun tek derdi var artık: Köklerinin olduğu yerde ölmek.
Bu film değişen dünyayı da hatırlatıyor. Hepimiz köylerimizden nasıl da sessizce sürgün edildik. Çocukken, genç evlilerin bir çift yorgan, eski bir valizle büyük şehirlere göçüşünü hatırlıyorum. Gittiler… Geride gözü yaşlı ana babalarını ve hatıralarını bırakarak. Zamanla ocaklar da söndü.
Filmde yaşlı kadın sonunda sorar:
“Gittiğine değdi mi?”
Ben de soruyorum gidenler adına:
Gerçekten değdi mi?
Belki değmiştir. Ama gidişler en azından böyle olmamalıydı.
Sabrı da hatırlatıyor bu film. Sabır deyince yine annem gelir aklıma. Asr Suresindeki sabrın hakkını en iyi O vermişti belki de. Güneşin altında saatlerce mısır çapalardı; “Bana mısın?” demezdi. Kurulmuş bir saat gibi, hiç aksatmadan sürdürürdü hayatı. Bir de babamı beklerdi… Ha geldi, ha gelecek. Daha olmazsa yoldan geçenlere sorardı. Sabır taşı olsa çatlar derler ya; o taş çatlamış olmalı, ama annem sabretmekten hiç vazgeçmedi.
Eğer siz de bütün bunları hatırlamak istiyorsanız, bana göre Ağacın Gölgesinde ismini daha çok hak eden Toprağın Gölgesinde filmini izlemek için daha fazla beklemeyin.



Çok güzel bir film tanıtımı, gerçekten merak ettim izleyeceğim, kutlarım.
Beni çok etkiledi. Umarım beğenirsiniz. Düşüncenizi de merak ediyorum doğrusu. Lutfederseniz.
Yazıyı beğenmenize de ayrıca memnun oldum efendim.
İnşallah hocam, emeğinize sağlık, bizleri güzel yazılarınızla bu tür kültürel faaliyetlere teşvik ettiğiniz için ayrıca teşekkür ederim.