Toplum Empatisini Yok Ettiğinde Kendi Anti-Sosyallerini Yaratır
2019 yılında beyaz perdede gösterime giren Joker filmi bir çok Oscar ödülü kazandı. Klasik süper kahraman filmlerinden oldukça farklı bir yapıma sahip olduğu için sinemaseverleri resmen ters köşeye yatırdı. Film sinema tarihinde yapılan en iyi psikodrama filmlerinden birisi, oyunculuklar yapım, görsel efektler, müzikler baştan sona muntazam bir harmoni içerisinde. Özellikle psikoloji alanına meraklı olanların Joker filmini mutlaka izlemesini tavsiye ederim.
Filmde Joker karakterini Joaquin Phoenix oynuyor. Oynuyor dediğim lafın gelişi, karakteri resmen yaşıyor ve bizlere de yaşatıyor. Filmde canlandırdığı Arthur Fleck (Joker) karakterinin psikolojik analizine geçmeden önce kendisi hakkında kısa bilgi vermek istiyorum. Joaquin Phoenix filmlerinde çoğu kez yaralı, örselenmiş, içsel çatışmaları yoğun, kırılgan, parçalı bir karakteri canlandırıyor. Phoenix ‘’Children of God’’ tarikatı içinde duygusal ihmalin çok sık olduğu, acımasız, katı bir ortamda büyüyor. Hollywood’un gelecek vaad eden oyuncularından biri olan kardeşi River Phoenix’in ölümüne erken dönemde tanıklık ediyor ve bu olaydan sonra Joaquin’in kariyeri daha karanlık, daha psikodinamik ağırlığı olan rollere kayıyor. Zaten Joaquin’in kendi röportajlarında ‘’Rollerin içinde kayboluyorum.’’, ‘’Benim için kimlik hep bulanıktı.’’kurduğu cümleler bir kimlik dağılmasına işaret ediyor.
Filme tekrar geri dönelim. Arthur Fleck (henüz Joker’e dönüşmeden önce) annesi ile beraber gelir düzeyi düşük, yaşam koşulları kötü olan bir bölgede babasının kim olduğunu bilmeden büyümüştür. Annesinin karşılanmamış kendi ilgi ve değer görme, sevilme ihtiyacı Arthur Fleck’in çocukluktan itibaren hiç aynalanmamasına neden olmuştur. Yani bakım vereni bir nevi çocuğunun duygularını yok saymış görmezden gelmiş, aldırış etmemiş, ağır bir duygusal ihmalde bulunmuştur. Bu nedenle Arthur’un bütün film boyunca benliğinin delik deşik olduğunu, duygularının paramparça istikrarsız şekilde oradan oraya savrulduğunu görmekteyiz. Bu ebeveynin sevgi ve empati eksikliği Arthur’un içsel dünyasında iyi nesneler (bu insan da olabilir, kavramsal bir öğe de olabilir) ve kötü nesnelerin entegre olamamasına, annesine duyduğu sevgi ve nefretin aynı anda var ama birbirlerine temas edememesine dolayısıyla zihinde derin bir iyi-kötü yarığına neden olmuştur. Arthur için bir şey ya iyi ya tamamen kötü olabilir veya iyi olan bir nesne bir anda yaptığı bir eylem sonucunda tamamen kötü sınıfına geçebilir. Bu nedenle Arthur da ya tamamen iyi biri olmak istiyor (toplumun sevdiği topluma iyi gelen bir komedyen) veya tamamen kötü biri olmak istiyor (toplumun korktuğu Joker). Arthur’un içsel dünyasında orta alana, griye yer yok.
Arthur’un annesi (Penny Fleck) psikotik özellikleri olan, narsisistik ihtiyaçlarla dolu, çocuğunu “gerçek bir özne” olarak değil “kendi uzantısı” olarak gören, bakım veremeyen, ihmalkâr ve travmatize edilmiş bir figür. Yani Arthur, annenin zihninde hiç “görülmeyen” bir çocuk. Bu şuna yol açar: Çocuğun yaşama hazırlık yaptığı, dünyaya açılacağı dönemde idealize ederek tutunmaya çalışacağı ebeveynine ait kavramsallaştırması allak bullak olur. Kendi varlığı, kendisini kavrayışı parçalara ayrılır. Anneyle kurulan bağ travmatik olduğu için “öfke + sevgi + bağımlılık + nefret” birbirine karışır. Anne hem bakım veren hem travma kaynağının kendisi olduğu için psikodinamik kuramlara göre bu kaotik bağlanmaya neden olur. Bağlanma figürü aynı anda hem güven hem tehlike ise çocuk beyninde şu sonuç olur: Düzenli bağlanamaz, kaçma yaklaşma döngüsüne girer, öznel gerçeklik parçalanır, kimlik sürekliliği bozulur. Arthur tam olarak budur. Annesine hem yaslanır hem korkar hem nefret eder hem idealize eder. Annesi onun acısını yatıştıramaz, düzenleyemez, duygusal karşılıklılık sağlayamaz. Bu ortamda çocuk şöyle hisseder: ‘’Benim duygularım tehlikeli, ben tehlikeliyim.’’ Yetişkinlikte ise bu aşırı terk edilme duyarlılığı, idealize–değersizleştirme döngüsü, sosyal dünyayı tehdit olarak algılama, kendi otistik dünyasına çekilme fantazisine dönüşür. Filmde Sophie ile olan hayal ilişki sahneleri, kaotik bağlanmanın yetişkin ilişkilerindeki tam karşılığıdır.
Winnicott’a göre Arthur’un yaşantısı: “Yeterince iyi bir anne figürü yok.” Annesi aynalamaz, duygusunu düzenlemez, çocuğunu taşıyamaz, onu olduğu gibi görmez. Böyle olunca çocuk şu deneyimi yaşar: “Gerçek benliğim dışarı çıkarsa kimse onu karşılamaz.” Sonuçta sahte benlik oluşur. Joker dönüşümü aslında bu sahte benliktir. Bion’a göre Anne Arthur’un duygularını içine alıp geri dönüştüremiyor. Bu nedenle Arthur’un iç dünyasında: korku → daha büyük korku olarak geri dönüyor, öfke → parçalanmış öfke oluyor, utanç → ezici bir kendilik kırılması yaratıyor.
Filmde komedyen Murray Franklin (Robert De Niro) karakteri Arthur için idealleştirilmiş nesne ve baba figürü yerine geçecek temsildir. Arthur, Murray’de annesinin karşılayamadığı ayna tutma, değerli hissetme, görülme, takdir edilmeyi aramaktadır. Fakat Murray Arthur ile alay etmekte, dışlamakta, onu tuhaf bir vaka olarak görmektedir. Bu Arthur’un kendilik örgütlenmesini ağır derecede yaralayacak olaylardan biridir. Arthur’un yaşama tutunmada özdeşim kurma girişimin bu şekilde travmatize edilerek reddi ciddi bir öfke yaratır. Murray’in komedi sahnesinde silahla kafasında vurmadan önce söylediği söz ‘’Beni görmedin şimdi seni yok ederek var olacağım.’’
Arthur bireysel bir vaka gibi görünür ama toplum onun iç dünyasının devamıdır. Toplum onun “kötü nesnesidir.” İnsanlar ona palyaçoluğu layık görmüş ancak onu dahi hazmedememiş, hazırladığı dövizleri tahrip etmekte, nörolojik bir durumdan dolayı istemsizce olan gülmeleri için yüzüne tükürmekte, canları isteyince dövmekte, güçleri yetebildiği için tecavüze yeltenmektedir. Gotham şehrinde ekonomik buhran çok derindir, herkes birbirine patlamaya hazır bomba gibidir. Arthur’un psikiyatriste gittiği terapi seanslarının ödeneği, kamu kaynakları tarafından kesintiye uğrar. Psikolog/psikiyatrist Arthur’u baştan savma dinlemeye başlar. İlaçlarını verip muayeneleri geçiştirir. Arthur’un bu şekilde sürekli hor görülmesi içsel “kötü nesne”yi tekrar uyandırır. Arthur’un bulunduğu toplumda gelir eşitsizliği yüksek, sosyal devlet çökmüş, zengin-yoksul ayrımı devasa boyutlara ulaşmış, herkes öfkeli, gergin, agresif, herkes herkesin düşmanı atmosferi var. Klein’ın söylediği gibi: Dış dünya kaotik olduğunda, iç dünya da daha kaotik algılanır. Toplum şiddeti normalleştiriyor: Metroda zengin gençlerin saldırganlığı, televizyonda alay kültürü, sokakta “güçlü olan kazanır” düzeni, herkesin birbirine tahammülsüzlüğü… Sonuç: Arthur kötü olanla birleşerek ilk kez güçlü hisseder. “Joker”in doğumu toplumsal travmanın bireysel travmayla eklemlenmesidir.
Arthur kimse tarafından fark edilmez: sokakta görünmez, işte görünmez, annesi dahi onu görmez, babası yerine koymak istediği Murray bile onu sadece alay etmek için fark eder. Bu, kendilik psikolojisi açısından en ağır yaralardan biridir. Kohut’a göre: İnsan görülmediğinde “kendilik sürekliliği” çöker. Arthur devamlı “yokmuş gibi” hissettiği için içinden çıkan mesaj: “Varsam, bir iz bırakmam gerek.” Toplum ona yer vermeyince Arthur şiddet üzerinden yer açar. Toplumun verdiği tek rol “öcü” ise kişi o rolü sahiplenebilir.
Filme dair en çarpıcı kısımlardan birisi ve dikkatli yorumlanması gereken nokta ise şudur: Film bize bir katille veya antisosyal eğilimleri olan biriyle empati yapmamız gerektiği mesajını vermiyor. Filmde empati yapmamız gereken kısım Arthur gibi yaralı insanların yarasına tuz basmamak, bu insanları potansiyel sosyapatlara çevirmemek. Zaten film boyunca Arthur’a üzülürüz, ama onu bir türlü sevemeyiz. Yakınlık hissedemeyiz, sampati duyarız ama bağlanamayız. Seyirci yoksunluğu, Arthur’da eksik bırakılan şeyleri sezinler, ona gerçekten acır çünkü acısı gerçektir. Joker karakteri “doğuştan kötü bir insan değil’’, travmanın ve bakım yoksunluğunun şekillendirdiği bir patolojik kendilik organizasyonudur.
Son paragrafa geçmeden önce Arthur’un iç dünyasına ışık tutan filmdeki unutulmaz birkaç repliği de paylaşmak istiyorum:
– “Hayatım boyunca gerçekten var olup olmadığımı bilemedim. Ama artık biliyorum… İnsanlar fark etmeye başladı.” (Joker’e dönüştüğünde)
– Ölümümün, hayatımdan daha çok işe yarayacağını umut ediyorum.”
“İnsanlar beni dışarıdan görünce deli olduğumu sanıyorlar. Ama aslında içimde yaşadığım şeyler dışarıdan çok daha kötü.”
“İnsanlardan tek bir şey istiyorum: Biraz nezaket.”
Şiddet bir sarmaldır. Başladı mı önünü almak zordur. Ve şiddet bir sonuçtur, sebepleri vardır. Film şiddeti meşrulaştırmıyor, kök nedenlerini açıklıyor. Bu filmin izdüşümü bugün Türkiye’nin sokaklarına, metropollerine, arka mahallerine yansımış durumda. Bir insanın karanlığı bazen kendi doğumundan değil, görmezden gelindiği yerlerden filizlenir. Toplum empatisini yok ettiğinde kendi anti-sosyallerini yaratır.

Çok faydalı ve güzel bir yazı, bizlerin anlaması için yazar alanının kelimelerini çok ustalıkla kullanmış maşallah.
Kaleminiz varolsun çok güzel faydalı yazı.
Çok güzel yazı, bu tür yazıların devamını bekleriz. Tebrikler yazarı ve siteyi.
Çok faydalı bir yazı tebrik ederim.
Tebrikler, ben çok yararlandım bravo yazara bu tür yazıların devamını bekleriz.