ADANA İZLENİMLERİ 1
SEYHAN’IN KIYISINDA BİR ŞEHRİN HAFIZASI
Taşköprü’den Ulu Cami’ye, pamuk ağalarından sinema salonlarına bir Çukurova yolculuğu
Adana denildiğinde çoğumuzun aklına önce Çukurova’nın bereketli toprakları, pamuk tarlaları, kebabı, şalgamı ve yaz aylarının bunaltıcı sıcakları gelir. Biraz tarih bilenler ise Ramazanoğullarını, Seyhan Nehri’ni, Taşköprü’yü ve Osmanlı döneminden günümüze ulaşan tarihî yapıları hatırlarlar. Benim zihnimdeki Adana da büyük ölçüde bunlardan oluşuyordu. Ancak şehri dolaştıkça Adana’nın yalnızca bir tarım ve sanayi merkezi olmadığını, tarihî, kültürel ve toplumsal bakımdan çok daha zengin bir geçmişe sahip bulunduğunu görmeye başladım.
Bir şehri tanımak için yalnızca tarihî eserlerini ziyaret etmek yeterli değildir. Onun sokaklarında dolaşmak, çarşılarında alışveriş yapmak, insanlarıyla konuşmak, yemeklerini tatmak ve gündelik hayatını gözlemlemek de gerekir. Çünkü şehirlerin gerçek kimliği, taş binalarla insanların hayatları arasındaki ilişkide ortaya çıkar. Adana gezimiz sırasında ben de mümkün olduğunca şehrin bu farklı yüzlerini görmeye çalıştım.
Şehrin tarihî merkezinde dolaşırken kendimizi Ulu Cami, Ramazanoğlu Konağı, Büyük Saat ve eski çarşıların bulunduğu bölgede bulduk. Burası Adana’nın geçmişini en yoğun biçimde hissedebileceğiniz yerlerden biriydi. Birbirine oldukça yakın mesafelerde bulunan tarihî yapılar, birkaç asırlık bir medeniyet birikimini aynı mekânda gözler önüne seriyordu.
Özellikle Ulu Cami dikkatimi çekti. XVI. yüzyılın ilk yarısında Ramazanoğulları tarafından inşa edilen bu eser, mimarisi bakımından oldukça ilginçti. Selçuklu, Memlük ve Osmanlı sanatının izlerini birlikte taşıyordu. İnşasına 1513 yılında Halil Bey döneminde başlanmış, oğlu Pîrî Mehmed Paşa zamanında, 1541 yılında tamamlanmıştı. Bu tarih, bölgenin siyasî geçmişini düşünmek bakımından önemlidir. Çünkü Çukurova, Osmanlıların bölgeye kesin olarak hâkim olmasından önce uzun süre Memlüklerin nüfuzu altında kalmış, Ramazanoğulları da bu siyasî ortam içerisinde varlıklarını sürdürmüşlerdi.
Dolayısıyla Ulu Cami’yi yalnızca bir Osmanlı eseri olarak görmek eksik olur. O, aynı zamanda Ramazanoğullarının ve Memlük kültür çevresinin bıraktığı izleri de taşımaktadır.
Caminin yakınındaki Ramazanoğlu Konağı ise beni daha eski bir döneme götürdü. 1495 yılında Halil Bey tarafından yaptırılan bu yapı, bölgenin önemli siyasî ve idarî merkezlerinden biriydi. Osmanlı padişahlarından Yavuz Sultan Selim’in Mısır, IV. Murad’ın ise Bağdat seferi sırasında burada konaklamış olması, konağın geçmişteki önemini gösteriyordu.
Binaya bakarken Çukurova’nın tarih boyunca neden bu kadar önemli olduğunu düşündüm. Anadolu ile Suriye arasında uzanan yolların, Toros geçitlerinin ve Doğu Akdeniz ticaretinin kesiştiği bu coğrafya, yalnızca tarımsal zenginlikleriyle değil, stratejik konumuyla da çeşitli devletlerin ilgisini çekmişti. Bu nedenle Adana’nın tarihini anlamak, bir bakıma Anadolu, Suriye ve Doğu Akdeniz arasındaki tarihî ilişkileri anlamak demekti.
Ulu Cami çevresinde dolaşırken küçük çay ocakları, geleneksel dükkânlar, gelip geçen insanlar ve günlük telaşları içinde çalışan esnaf da dikkatimi çekti. Tarihî yapılarla çevrelerindeki gündelik hayat arasında kendiliğinden oluşmuş bir bütünlük vardı. Bir tarafta geçmişten günümüze ulaşan eserler, diğer tarafta aynı sokaklarda ticaretini sürdüren insanlar bulunuyordu.
Burası yalnızca geçmişin korunduğu bir açık hava müzesi değildi; hayatın devam ettiği eski bir şehir merkeziydi.
Bu bölgede karşılaştığım en ilginç hatıralardan biri de Ziya Paşa’ya aitti. Tanzimat edebiyatının önemli temsilcilerinden olan Ziya Paşa’yı şair, düşünür ve devlet adamı olarak tanıyordum. Ancak mezarının Adana’da bulunduğunu görmek beni ayrıca düşündürdü.
Ziya Paşa, 1878 yılında Adana valiliğine tayin edilmiş ve 1880 yılında burada vefat etmişti. Ulu Cami hazîresine defnedilen şairin kabri bugün de bu bölgede bulunmaktadır.
Onun hayatını düşününce Osmanlı modernleşmesinin çelişkileri de aklıma geldi. Ziya Paşa, bir taraftan geleneksel Osmanlı kültürü içerisinde yetişmiş, diğer taraftan Avrupa’da bulunarak Batı düşüncesiyle yakından ilgilenmişti. Yeni Osmanlılar hareketine katılmış, devlet yönetimini eleştirmiş, fikir ve edebiyat hayatında önemli tartışmalara öncülük etmişti.
Adana valiliği sırasında da eğitim ve kültür faaliyetlerine önem vermişti. Yeni okullar açtırmış, memurların eğitimine yönelik çalışmalar başlatmış, şehirde tiyatro faaliyetlerinin gelişmesine katkıda bulunmuştu. İstanbul’dan tiyatro topluluğu getirtmesi, onun kültür ve sanatın toplum hayatındaki öneminin farkında olduğunu gösteriyordu.
Bir zamanlar İstanbul’da ve Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde fikir mücadeleleri veren bu Tanzimat aydınının hayat yolculuğu, Çukurova’nın bu kadim şehrinde sona ermişti.
Ziya Paşa’nın meşhur beyti burada zihnimde yeniden canlandı:
Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz,
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.
İnsanın değerinin sözlerinden çok ortaya koyduğu eserlerle anlaşılacağını ifade eden bu beyit, şairin Adana’daki faaliyetlerini düşününce ayrıca anlam kazanıyordu.
Tarihî bölgede ilerlediğimizde Büyük Saat Kulesi’yle karşılaştık. 1882 yılında tamamlanan bu eser, XIX. yüzyılda Osmanlı şehirlerinde görülmeye başlanan modernleşme hareketlerinin dikkat çekici örneklerinden biriydi. Saat kuleleri, yalnızca zamanı gösteren yapılar değildi. Şehir hayatının belirli bir zaman düzenine göre işlemesinin, modern belediyeciliğin ve kamusal hayatın dönüşümünün de sembolleriydi.
Ulu Cami ile Büyük Saat’in birbirine yakın bulunması bana ilginç geldi. Bir tarafta XVI. yüzyılın dinî ve siyasî dünyasını temsil eden bir külliye, diğer tarafta XIX. yüzyıl Osmanlı modernleşmesinin sembolü olan bir saat kulesi vardı. Birkaç yüz metrelik mesafe içerisinde üç asırlık tarihî dönüşümün izlerini görmek mümkündü.
Ancak Adana’nın bu tarihî bölgesinde bizi yalnızca camiler, konaklar ve saat kuleleri karşılamıyordu. Eski çarşıları ve pazarları da dolaştık. Dükkânların arasından geçtik, tezgâhlara baktık, alışveriş yaptık. Günlük ihtiyaçlarını karşılamaya gelen insanları, esnafın müşterileriyle ilişkilerini ve çarşı hayatının kendine özgü hareketliliğini gözlemledik.
Benim için çarşılar, şehirlerin sosyal tarihini anlamanın en önemli mekânlarındandır. Çünkü bir toplumun üretim ve tüketim alışkanlıkları, ekonomik durumu, gündelik ilişkileri ve hatta kültürel tercihleri çoğu zaman çarşılarında kendini gösterir. Eski çarşılarda dolaşırken geçmişin yalnızca mimari yapılarda değil, alışveriş alışkanlıklarında ve esnaf kültüründe de yaşamaya devam ettiğini düşündüm.
Adana’nın tarihî çarşıları da bu bakımdan oldukça ilginçti. Bir zamanlar Çukurova’nın pamuk ticaretiyle zenginleşmiş, çevre şehirlerden tüccarların ve alışveriş yapmak isteyen insanların geldiği bu merkezler, bugün de şehrin gündelik hayatındaki önemini sürdürüyordu.
Elbette Adana’ya gelmişken şehrin meşhur kebabını yemeden ve şalgamını içmeden ayrılmak olmazdı. Biz de gezimizin bir bölümünü Adana’nın mutfak kültürünü tanımaya ayırdık. Adana kebabını yedik, şalgamını içtik. Böylece şehri yalnızca tarihî eserleri ve çarşılarıyla değil, damak zevkiyle de tanımış olduk.
Adana kebabı, Türkiye’nin hemen her yerinde bilinen bir yemektir. Ancak bir yemeğin ortaya çıktığı şehirde yenilmesinin farklı bir anlamı vardır. Çünkü yemekler yalnızca malzemelerden ve pişirme tekniklerinden ibaret değildir. Onların arkasında bir coğrafyanın üretim şartları, insanların damak alışkanlıkları ve nesiller boyunca oluşmuş bir mutfak kültürü bulunur.
Adana kebabının kendine özgü hazırlanışı, etin işlenmesi, şişe yerleştirilmesi ve ateşte pişirilmesi, bu kültürel birikimin parçalarıdır. Şalgam ise kendine has ekşimsi tadıyla Adana mutfağının vazgeçilmez içeceklerinden biridir.
Kebapla şalgamın bir araya gelmesi, bana Çukurova mutfağının karakterini de hatırlattı. Bu mutfak, yalnızca Anadolu’nun değil, yakınındaki Suriye ve Doğu Akdeniz coğrafyasının mutfak gelenekleriyle de ilişkili bir kültür çevresine aittir. Et yemekleri, baharatlar, ekşili tatlar ve çeşitli sebzeler bu geniş coğrafyada benzer biçimlerde karşımıza çıkar.
Yemek kültürü de tarih gibi sınır tanımaz. Ticaret yolları, göçler ve topluluklar arasındaki ilişkiler, yalnızca malların değil, damak zevklerinin de bir yerden başka bir yere taşınmasını sağlamıştır.
Bu nedenle Adana’da kebap yiyip şalgam içmek, benim için yalnızca bir yemek molası değildi. Aynı zamanda şehrin gündelik kültürünü tanımanın da bir parçasıydı. Çarşılarda yaptığımız alışveriş ve yemek sırasında karşılaştığımız gündelik hayat, tarihî eserlerin bize anlatamadığı başka şeyleri gösteriyordu.
Şehirleri şehir yapan unsurlardan biri de budur. Bir kentin hafızası yalnızca anıtlarında değil, sofralarında da yaşar.
Adana’nın tarihî merkezini dolaştıktan sonra Seyhan Nehri üzerindeki meşhur Taşköprü’ye geldik. Açıkçası burası gezimizin en etkileyici noktalarından biri oldu.
Roma döneminden günümüze ulaşan bu tarihî köprünün üzerinde bir süre durdum. Seyhan Nehri’ni, nehrin iki yakasını ve karşı tarafta bütün ihtişamıyla yükselen Sabancı Merkez Camii’ni seyrettim.
Karşımdaki manzara gerçekten muhteşemdi.
Bir tarafta asırlardır Seyhan’ın iki yakasını birbirine bağlayan Taşköprü, diğer tarafta kubbeleri ve minareleriyle şehrin siluetine hâkim olan Sabancı Merkez Camii bulunuyordu. Nehir kıyılarında ağaçlar, yeşil alanlar ve parklar uzanıyordu. İnsanlar boş zamanlarını değerlendirmek için buralara gelmişlerdi. Kimileri parkta dinleniyor, kimileri nehir boyunca yürüyordu. Gençler ise tarihî köprü üzerinde fotoğraf çektiriyor, bu güzel manzarayı hatıralarına katmaya çalışıyordu.
Bu görüntü bana Adana’nın şimdiye kadar yeterince fark etmediğim başka bir yüzünü gösterdi.
Taşköprü’nün üzerinde dururken insan kendiliğinden geçmişi düşünmeye başlıyor. Köprünün kökeni Roma dönemine uzanıyor. Yapım tarihi hakkında farklı görüşler bulunmakla birlikte mevcut yapının Roma mühendislik geleneğinin önemli örneklerinden biri olduğu açıktır. Asırlar boyunca burada farklı devletlerin askerleri, tüccarlar, yolcular ve kervanlar gelip geçmişti.
Bir zamanlar ticaret ve ulaşım açısından hayatî öneme sahip olan bu köprü, bugün insanların üzerinde yürüdüğü, fotoğraf çektirdiği ve şehri seyrettiği bir tarihî mekâna dönüşmüştü.
Köprünün geçmişteki işleviyle bugünkü kullanımı arasındaki bu farklılık bana tarihî yapıların zaman içerisinde nasıl yeni anlamlar kazandığını düşündürdü. Dün orduların ve kervanların geçtiği bir köprüden bugün gençler geçiyor, hatıra fotoğrafları çektiriyordu. Yapı aynıydı; fakat insanların onunla kurdukları ilişki değişmişti.
Karşı tarafta yükselen Sabancı Merkez Camii ise bu tarihî manzarayı tamamlıyordu. 1998 yılında ibadete açılan cami, klasik Osmanlı mimarisinin çağdaş bir yorumu niteliğindeydi. Genel görünüşü bakımından İstanbul Sultanahmet Camii’ni, planı ve iç mekân düzeni bakımından ise Edirne Selimiye Camii’ni hatırlatıyordu.
Altı minaresi, büyük kubbesi ve geniş mimari kütlesiyle Seyhan kıyısına ayrı bir görkem kazandırmıştı. İnşasına halkın bağışlarıyla başlanmış, yapımının tamamlanmasında Hacı Sabancı ve Sabancı ailesinin önemli katkıları olmuştu.
Bence bu eser Adana’ya gerçekten yakışmıştı. Üstelik Sabancı ailesinin geçmişte Adana’nın ekonomik ve sanayi hayatında oynadığı rol düşünüldüğünde caminin şehir açısından başka bir anlamı daha vardı. Adana’da yetişen veya burada güç kazanan sermaye çevrelerinin şehrin kültürel ve mimari kimliğine bıraktıkları izlerden biriydi bu.
Taşköprü’den Sabancı Merkez Camii’ne bakarken biri Roma dönemine, diğeri günümüze ait iki büyük yapının Seyhan kıyısında nasıl güzel bir bütünlük oluşturduğunu gördüm.
Aslında Adana’nın bu bölgesini güzel kılan yalnızca tarihî yapılar değildi. Nehir, ağaçlar, parklar ve insanların günlük hayatı da bu manzaranın ayrılmaz parçalarıydı.
Şehir içerisinde dolaşırken dikkatimi çeken başka bir husus da Seyhan Nehri’nin ve ondan beslenen sulama kanallarının şehrin farklı kesimlerinde karşımıza çıkmasıydı. Sanki nehir, kolları ve kanallarıyla Adana’nın damarlarını oluşturuyordu.
Bu suyollarının esas amacı elbette Çukurova’nın bereketli topraklarını sulamaktı. Ancak şehir içerisinden geçen kanallar, çevrelerindeki ağaçlar ve yeşil alanlarla birlikte Adana’ya ayrı bir görünüm kazandırıyordu. Bunaltıcı sıcaklarıyla bilinen bu şehirde suyun ve yeşilliğin bir arada bulunması, insana ferahlık hissi veriyordu.
Böylesine büyük bir nehrin bir şehre kazandırdığı değer üzerinde düşündüm. Nil olmadan Kahire’yi, Dicle olmadan Bağdat’ı, Boğaz olmadan İstanbul’u düşünmek ne kadar güçse Seyhan olmadan Adana’yı düşünmek de o kadar güçtür.
Çünkü bu nehir yalnızca şehrin doğal güzelliğinin kaynağı değildi. Çukurova’nın ekonomik tarihinin de temel unsurlarından biriydi.
Seyhan’ın sularıyla beslenen bereketli topraklar, tarih boyunca bu bölgede tarımın gelişmesini sağlamıştı. Özellikle pamuk üretimi, Adana’nın ekonomik ve toplumsal yapısını derinden etkilemişti. XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren önem kazanan pamuk tarımı, Cumhuriyet döneminde gelişen dokuma ve tekstil sanayisinin de temelini oluşturmuştu.
Adana, bir zamanlar Türkiye’nin önemli sanayi merkezlerinden biriydi. Çırçır fabrikaları, iplik ve dokuma tesisleri, tekstil işletmeleri ve tarıma dayalı sanayi kuruluşlarıyla büyük bir ekonomik güç kazanmıştı.
Pamuk üretiminden elde edilen servetler, Çukurova’da büyük toprak sahiplerinin, güçlü ailelerin ve ağaların ortaya çıkmasını da sağlamıştı. Bu ailelerin ekonomik güçleri yalnızca tarım alanlarıyla sınırlı kalmamış, ticaret, sanayi ve bölgenin sosyal hayatı üzerinde de etkili olmuştu.
Fakat bu zenginliğin arka planında oldukça farklı bir toplumsal gerçeklik vardı. Bir tarafta geniş topraklara sahip ağalar ve büyük servetler, diğer tarafta pamuk tarlalarında çalışan mevsimlik işçiler, ırgatlar ve yoksul köylüler bulunuyordu.
Çukurova’nın bu sınıfsal yapısı, Türk edebiyatına da güçlü biçimde yansımıştı. Yaşar Kemal’in romanlarında karşımıza çıkan ağalar, köylüler, toprak mücadeleleri ve adaletsizlikler, bu coğrafyanın toplumsal tarihinden beslenmişti. Orhan Kemal ise özellikle işçiler, fabrikalar ve yoksul insanların hayatı üzerinden Adana’nın başka bir yüzünü edebiyata taşımıştı.
Adana’yı dolaşırken bu iki büyük romancının anlattığı dünyayı hatırlamamak mümkün değildi. Çünkü bir tarafta pamuk tarlalarıyla zenginleşen bir şehir, diğer tarafta bu zenginliğin oluşmasında emeği bulunan insanların zorlu hayatları vardı.
Belki de Çukurova’yı Türk edebiyatı açısından bu kadar önemli kılan şey, sahip olduğu zenginlik kadar içinde barındırdığı sosyal çelişkilerdi.
Fakat Adana’nın ekonomik geçmişiyle bugünkü konumu arasında önemli bir farklılık bulunduğu da dikkatimi çekiyordu.
Adana, bir dönem Türkiye’nin nüfus bakımından dördüncü büyük iliydi. Bugün ise bu sıralamadaki yerini kaybetmiş durumda. Bu mesele gezimiz sırasında zihnimi meşgul etmeye başladı.
Bir zamanlar Türkiye’nin en önemli pamuk üretim ve sanayi merkezlerinden biri olan, güçlü iş insanları ve büyük fabrikalarıyla tanınan Adana, neden eski ekonomik ağırlığını koruyamamıştı?
Bu soruyu uzun yıllardır Adana’da yaşayan bir arkadaşıma sordum.
Arkadaşım, şehrin ekonomik bakımdan eski gücünü kaybetmesinin önemli sebeplerinden birinin, Adana’daki büyük sermaye sahiplerinin ve iş insanlarının zamanla yatırımlarını başka şehirlere yönlendirmeleri olduğunu söyledi.
Peki, iş insanları neden Adana’dan ayrılıyorlardı?
Bu soruma karşılık, özellikle yerel yönetimlerin yatırımcılara yeterli desteği vermediğini, çeşitli alanlarda karşılaştıkları güçlükler sebebiyle sanayicilerin kendilerine daha uygun imkânlar sağlayan bölgelere yöneldiklerini ifade etti.
Bu değerlendirme üzerinde düşündüm.
Elbette bir şehrin ekonomik gerilemesini yalnızca belediyelerin veya yerel yöneticilerin tutumlarına bağlamak doğru olmaz. Ülkenin genel ekonomi politikaları, yatırım teşvikleri, sanayinin değişen yapısı, ulusal ve uluslararası piyasalardaki gelişmeler, ulaşım imkânları ve üretim maliyetleri de büyük önem taşır.
Ancak arkadaşımın söylediklerinde kapitalist ekonominin işleyişine ilişkin önemli bir gerçek vardı. Sermaye, kendisine güvenli ve kazançlı imkânlar sunan yerlere yönelir. Yatırımcının geleceğini güven içerisinde görmediği, üretim ve ticaret imkânlarının sınırlı kaldığı bölgelerde sermayenin başka alanlara kayması mümkündür.
Başka bir ifadeyle para, güvenli limanları tercih eder. Kendisi için güvenli liman olarak görmediği yerlerden uzaklaşır.
Adana’nın ekonomik dönüşümünü değerlendirirken bu hususun da dikkate alınması gerektiğini düşündüm.
Özellikle 1980’lerden itibaren Türkiye’nin sanayi haritasında önemli değişiklikler yaşanmıştı. Gaziantep, Denizli, Kayseri, Konya ve başka şehirler yeni sanayi merkezleri olarak gelişirken Adana’nın pamuk ve tekstile dayalı geleneksel ekonomik yapısı eski ağırlığını kaybetmişti.
Ancak burada nüfusla ilgili bir ayrıntıya dikkat etmek gerekir. Adana’nın Türkiye’nin dördüncü büyük ili olmaktan çıkması, nüfusunun sürekli azaldığı anlamına gelmiyor. 1990 yılında 1 milyon 934 bin nüfusuyla dördüncü sırada bulunan Adana, 2025 yılı verilerine göre yaklaşık 2 milyon 284 bin nüfusuyla yedinci sıraya gerilemişti. Üstelik 1996 yılında Osmaniye’nin Adana’dan ayrılarak il olması da nüfus karşılaştırmalarını etkilemişti.
Dolayısıyla Adana’nın küçülmesinden ziyade, diğer şehirlerin daha hızlı büyümesi ve Adana’nın geçmişteki göreli üstünlüğünü kaybetmesinden söz etmek daha doğru olacaktır.
Bununla birlikte şehrin ekonomik hayatındaki değişim, üzerinde ayrıca durulması gereken bir konudur.
Adana’da görüştüğümüz insanlarla yaptığımız sohbetlerde şehrin geçmişteki eğlence hayatı da sık sık gündeme geldi. Özellikle gazinolar, pavyonlar ve gece eğlenceleri bakımından Adana’nın bir zamanlar bölgenin önemli merkezlerinden biri olduğu anlatılıyordu.
Bazı Adanalılar, pamuk üretimi ve geniş topraklardan elde ettikleri gelirlerle zenginleşen ağaların, bu eğlence mekânlarında büyük paralar harcadıklarından söz ettiler. Hatta kimilerinin servetlerini buralarda tükettiği, tarlalarını satarak eğlence hayatına devam ettiği yönünde hikâyeler anlattılar.
Bu anlatılar bana oldukça ilginç geldi.
Elbette duyduğumuz bu hikâyelerin ne kadarının gerçek olaylara dayandığını, ne kadarının zaman içerisinde abartılarak şehir efsanesine dönüştüğünü bilmiyorum. Ancak bunlar, bir dönem Adana’da yaşanan zenginliğin insanların hayat tarzlarına nasıl yansıdığı konusunda fikir veriyordu.
Büyük servetlerin ortaya çıktığı toplumlarda gösterişli tüketim, eğlence alışkanlıkları ve zenginliğin sosyal statü aracı olarak kullanılması tarih boyunca görülen olgulardır. Çukurova’nın büyük toprak sahipleri hakkında anlatılanlar da böyle bir toplumsal ortamın hatıraları olarak değerlendirilebilir.
Fakat Adana’nın eğlence hayatı yalnızca gazinolar ve pavyonlardan ibaret değildi. Şehir, Türkiye’nin sinema ve gösteri sanatları tarihinde de önemli bir yere sahipti.
Özellikle XX. yüzyılın ortalarında Adana’nın Türkiye’nin başlıca sinema merkezlerinden biri hâline geldiğini öğrenmek dikkatimi çekti. 1960-1975 yılları arasında şehirde yaklaşık 110 açık hava ve kapalı salon sinemasının faaliyet göstermesi, Adana’daki sinema kültürünün ne kadar gelişmiş olduğunu gösteriyordu.
Üstelik bu sinemalar yalnızca şehir halkına hizmet veren eğlence mekânları değildi. Adana, çevre illeri de kapsayan önemli bir film dağıtım ve işletmecilik merkezine dönüşmüştü. Bölgedeki sinemacıların ve film işletmecilerinin talepleri, Yeşilçam’ın film üretiminde bile etkili olabiliyordu.
Böylece Adana, İstanbul merkezli Türk sinemasının önemli ticari dayanaklarından biri hâline gelmişti.
Bu durum beni ayrıca düşündürdü.
Çünkü güçlü bir ekonomik hayatın kültür ve sanat faaliyetlerini de beslediği açıktı. Pamuk üretimi ve sanayiden elde edilen gelirler, şehirde yalnızca yeni fabrikaların veya ticarethanelerin kurulmasına yol açmamış; sinemalar, tiyatrolar, gazinolar ve çeşitli eğlence mekânları etrafında gelişen canlı bir sosyal hayatın oluşmasına da katkıda bulunmuştu.
Adana’da görüştüğümüz bazı kişiler, geçmişte birçok meşhur sanatçının ve şarkıcının burada tanındıktan sonra İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlere gittiğini de anlattılar. Bu anlatılar tek tek araştırılmaya muhtaç olmakla birlikte Adana’nın bölgesel kültür hayatındaki etkisini göstermesi bakımından anlamlıydı.
Bir zamanlar çevredeki şehirlerden insanların yalnızca ticaret yapmak için değil, sinemaya gitmek, sanatçıları dinlemek ve eğlenmek amacıyla da Adana’ya geldikleri anlaşılıyordu.
Bu tablo, Adana’nın eski ekonomik ve kültürel gücünün birbirini tamamlayan iki yönüydü.
Şehirler yalnızca ürettikleri mallarla zenginleşmezler. Üretimden doğan refah, sosyal hayatı da canlandırır. İnsanların tüketim alışkanlıkları değişir, yeni eğlence ve sanat mekânları açılır, farklı kültür çevreleri oluşur.
Fakat ekonomik şartlar değişmeye başladığında bu kültürel hayat da zamanla dönüşür. Fabrikaların kapanması veya başka şehirlere taşınması, ticaretin yön değiştirmesi ve sermayenin farklı merkezlere kayması yalnızca ekonomik göstergeleri etkilemez; şehrin sosyal ve kültürel ilişkilerini de değiştirir.
Adana’nın yakın tarihinde yaşananları değerlendirirken bu ekonomik ve kültürel dönüşümü birlikte düşünmek gerektiğine inanıyorum.
Bütün bu bilgiler ve sohbetlerden sonra Adana’nın sokakları benim için farklı anlamlar kazanmaya başladı. Tarihî çarşıları dolaşırken artık yalnızca dükkânlara ve tezgâhlara bakmıyordum. Bu çarşıların geçmişte nasıl bir ticari hayatın merkezinde bulunduğunu, pamuk ticaretinden doğan zenginliğin şehri nasıl şekillendirdiğini, sanayicilerin ve toprak sahiplerinin Adana’nın toplumsal hayatındaki yerini de düşünüyordum.
Bir taraftan da alışveriş yapan insanlara, esnafın günlük ilişkilerine ve şehrin bugünkü canlılığına bakıyordum. Geçmişteki ekonomik üstünlüğünü bütünüyle koruyamamış olsa da Adana hâlâ büyük, hareketli ve önemli bir şehirdi.
Üstelik tarihî mirası, doğal güzellikleri ve kültürel birikimi bakımından birçok şehrin sahip olmadığı imkânlara sahipti.
Bu nedenle Adana’yı yalnızca geçmişteki kayıpları üzerinden değerlendirmek haksızlık olurdu.
Çukurova’nın bereketli toprakları hâlâ yerindeydi. Seyhan Nehri yine şehrin içinden akıyordu. Tarihî Taşköprü, asırlardır yaptığı gibi nehrin iki yakasını birbirine bağlıyordu. Ulu Cami, Ramazanoğlu Konağı ve Büyük Saat, şehrin geçmişini bugüne taşıyordu. Ziya Paşa’nın hatırası, Adana’nın kültür tarihindeki yerini hatırlatıyordu. Sabancı Merkez Camii ise bütün ihtişamıyla şehir siluetine yeni bir değer katıyordu.
Bunlara Adana’nın mutfak kültürünü, eski çarşılarını, pazarlarını ve gündelik hayatın canlılığını da eklemek gerekir.
Gezimiz sırasında yediğimiz kebap, içtiğimiz şalgam ve çarşılarda yaptığımız alışveriş, bu şehirle kurduğumuz ilişkinin bir başka yönünü oluşturmuştu. Çünkü ziyaret ettiğimiz bir şehri yalnızca tarihî ve mimari eserleriyle değil, günlük hayatına katılarak da tanırız.
Benim için seyahat, yalnızca yeni yerler görmek değildir. Gördüğüm yerlerin geçmişini, orada yaşamış insanları, meydana gelen ekonomik ve toplumsal dönüşümleri anlamaya çalışmak da seyahatin ayrılmaz bir parçasıdır.
Adana gezimiz sırasında da bunu bir kez daha yaşadım.
Ulu Cami’de Ramazanoğullarını ve Osmanlı öncesi Çukurova tarihini düşündüm. Ramazanoğlu Konağı’nda bölgeden geçen hükümdarları ve siyasî mücadeleleri hatırladım. Büyük Saat’in karşısında Osmanlı modernleşmesinin şehir hayatına yansımalarını düşündüm. Ziya Paşa’nın kabri bana Tanzimat aydınlarının fikir mücadelelerini hatırlattı.
Eski çarşılarda dolaşırken şehrin ticaret hayatını gözlemledim. Kebap ve şalgamla Adana’nın mutfak kültürünü tanıdım. Pamuk tarlalarının ve fabrikaların geçmişini düşünürken Çukurova’nın büyük zenginliklerini ve sosyal eşitsizliklerini hatırladım. Adanalılarla yaptığımız sohbetlerde ağaların, gazinoların, pavyonların ve sinemaların oluşturduğu farklı bir şehir hayatının izlerini buldum.
Fakat bütün bu gezinin hafızamda en güçlü biçimde yer eden görüntüsü, yine Taşköprü’nün üzerinde dururken karşılaştığım Seyhan manzarası oldu.
O anda önümde yalnızca akan bir nehir yoktu. Bir tarafta Roma döneminden kalma köprü, diğer tarafta Sabancı Merkez Camii, nehrin kıyısında uzanan ağaçlar, parklar ve günlük hayatlarını sürdüren insanlar vardı.
Tarih ile tabiat, eski ile yeni, geçmiş ile bugün aynı manzara içerisinde birleşmişti.
Adana’nın bütün güzelliği sanki bu görüntüde toplanmıştı.
Orada dururken şunu düşündüm: Bir şehrin büyüklüğü yalnızca nüfusuyla, fabrika sayısıyla veya ekonomik gücüyle ölçülemez. Onun tarih boyunca yetiştirdiği insanlar, ürettiği kültür, bıraktığı eserler ve toplumun hafızasında yaşattığı hatıralar da gerçek zenginliğinin parçalarıdır.
Adana belki Türkiye şehirleri arasındaki eski nüfus sıralamasını ve ekonomik üstünlüğünün bir kısmını kaybetmişti. Fakat kendisini Adana yapan tarihî, coğrafi ve kültürel özelliklerini büyük ölçüde korumaya devam ediyordu.
Bir zamanlar Çukurova’nın pamuk tarlalarında oluşan servetler, bugün farklı ekonomik faaliyetlere dönüşmüş; bazı fabrikalar kapanmış, bazı sermaye çevreleri başka şehirlere yönelmiş, eski gazinoların ve sinema salonlarının birçoğu geçmişte kalmıştı. Ama Seyhan yine akıyordu. Taşköprü yine ayaktaydı. Çarşılar yine insanlarla doluydu.
Şehirler de insanlar gibidir. Zaman içerisinde değişir, bazı imkânlarını kaybeder, yeni imkânlar kazanır ve farklı dönemlerden geçerler. Önemli olan, bütün bu değişimlerin içerisinde kendi kimliklerini koruyabilmeleridir.
Adana’yı dolaşırken gördüğüm şey biraz da buydu.
Bu şehir, bir taraftan geçmişin hatıralarını taşırken diğer taraftan bugünün hayatını yaşamaya devam ediyordu. Tarihî eserleriyle eskiyi, modern yapılarıyla yeniyi, çarşıları ve mutfağıyla gündelik hayatı, Seyhan Nehri ve yeşil alanlarıyla tabiatın güzelliğini bir araya getiriyordu.
Adana’dan geriye hafızamda yalnızca tarihî yapılar, güzel bir nehir manzarası veya yediğimiz kebabın tadı kalmadı. Bunların hepsinin arkasında, tarih boyunca büyük zenginlikler üretmiş, önemli toplumsal değişimler yaşamış, edebiyata ve sinemaya ilham vermiş bir şehrin hikâyesi kaldı.
Bu geziden sonra Adana benim gözümde artık yalnızca Çukurova’nın pamuk, kebap ve sanayi şehri değildi.
O, tarihî mirasıyla, insanlarıyla, kültürüyle, zenginlikleri ve çelişkileriyle üzerinde düşünülmesi gereken bir medeniyet merkeziydi.
Ve sanırım bir seyahatin insana kazandırabileceği en önemli şeylerden biri de budur: Daha önce bildiğinizi sandığınız bir şehri yeniden keşfetmek ve oradan ayrılırken artık ona eskisi gibi bakamamak.
ADANA: SEYHAN’IN KIYISINDA TARİH, ROMAN VE KAYBOLAN ZENGİNLİKLER
Çukurova’da bir şehrin hafızasının peşinde
Adana gezimiz sırasında şehrin sokaklarında dolaşırken zihnimde birbirinden farklı tarihî dönemler, okuduğum kitaplar ve roman kahramanları canlanmaya başladı. Başlangıçta yalnızca Adana’nın tarihî yapılarını, çarşılarını ve doğal güzelliklerini görmeyi düşünürken gezimiz giderek şehrin ekonomik, kültürel ve toplumsal geçmişini anlamaya çalıştığım bir yolculuğa dönüştü.
Adana denildiğinde aklıma gelen ilk şeyler Çukurova’nın bereketli toprakları, pamuk tarlaları, büyük çiftlikler, toprak ağaları ve elbette Yaşar Kemal’in romanlarıydı. Ancak şehre geldiğimde karşılaştığım tarihî eserler, Seyhan Nehri’nin güzelliği, eski çarşılar ve insanların gündelik hayatı, Adana’nın bu bildiklerimden çok daha geniş bir tarihî birikime sahip olduğunu gösterdi.
Şehrin tarihî merkezinde dolaşmaya başladığımızda Ulu Cami, Ramazanoğlu Konağı ve Büyük Saat’in bulunduğu bölge özellikle dikkatimi çekti. Birbirine oldukça yakın bu yapılar, Adana’nın birkaç asırlık geçmişini aynı mekânda bir araya getiriyordu.
Ulu Cami’nin mimarisinde Memlük ve Osmanlı sanatının etkilerini görmek mümkündü. Ramazanoğulları döneminde inşa edilen bu cami, Çukurova’nın Osmanlı hâkimiyetine geçişinden önceki siyasî ve kültürel çevresini de hatırlatıyordu. Yakınındaki Ramazanoğlu Konağı ise bölgenin bir zamanlar yalnızca tarım ve ticaret açısından değil, siyasî bakımdan da önemli bir merkez olduğunu gösteriyordu.
Çukurova, tarih boyunca Anadolu ile Suriye arasında uzanan yolların üzerinde bulunduğu için birçok devletin ilgisini çekmişti. Memlükler, Ramazanoğulları ve Osmanlılar burada birbirini izleyen siyasî dönemlerin temsilcileriydi. Bugün bu tarihî yapıların arasında dolaşırken geçmişin farklı katmanlarını aynı anda görmek mümkündü.
Bu sokaklarda yürürken yıllar önce okuduğum bir kitaptaki bilgi de aklıma geldi.
Kitapta, Adana ve Çukurova’da yaşayan bazı Arap topluluklarının Endülüs’ten geldiklerine ilişkin bir görüş ileri sürülüyordu. Buna göre Endülüs’ün Hristiyan hâkimiyetine geçmesinden sonra Osmanlı topraklarına sığınan Müslümanların bir kısmı, tarımdaki tecrübelerinden yararlanılmak amacıyla Çukurova’ya yerleştirilmişti. Bu toplulukların zamanla bölgenin yerli halkıyla kaynaştıkları ve tarımla uğraşmaları sebebiyle kendilerine fellâh denildiği anlatılıyordu.
Arapçada çiftçi anlamına gelen fellâh kelimesi, bugün de Çukurova’daki bazı Arap toplulukları için kullanılmaktadır. Ancak okuduğum kitapta anlatılan bu göç hikâyesinin tarihî kaynaklarla ayrıca karşılaştırılması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü Endülüs’ün son Müslüman devleti olan Benî Ahmerler 1492 yılında yıkıldığında II. Bayezid Osmanlı tahtındaydı. Aynı tarihlerde Çukurova ise henüz doğrudan Osmanlı hâkimiyetinde değildi; Ramazanoğulları üzerinden Memlük nüfuzu altında bulunuyordu. Bölgenin Osmanlı hâkimiyetine girmesi 1516 yılında gerçekleşmişti. Dolayısıyla II. Bayezid’in Endülüslüleri doğrudan Çukurova’ya yerleştirdiği iddiası, kronolojik ve siyasî şartlar bakımından ayrıca belgelenmeye muhtaçtır.
Üstelik Çukurova’daki Arap Alevi topluluklarının tarihî kökenlerini ele alan araştırmalar daha çok Suriye ve Lübnan bağlantılarına, özellikle XVIII ve XIX. yüzyıllardaki nüfus hareketlerine işaret etmektedir.
Bununla birlikte bu mesele zihnimde yeni bir araştırma konusu olarak yer etti. Endülüs’ten Osmanlı topraklarına Müslüman göçleri yaşandığı bilindiğine göre, bu göçmenlerin Anadolu ve Doğu Akdeniz’deki yerleşimlerini ayrıntılı biçimde incelemek gerekir.
Endülüs’ün kaybından sonra ortaya çıkan nüfus hareketlerini düşünürken Yahudilerin Osmanlı topraklarına göçleri de aklıma geldi. Özellikle 1492 yılında İspanya’dan çıkarılan Sefarad Yahudilerinin önemli bir bölümü İstanbul, Edirne, İzmir ve Selanik gibi şehirlere yerleşmişti.
Bu göçmenlerin içerisinde tüccarlar, zanaatkârlar, matbaacılar ve dokumacılar bulunuyordu. Selanik’e yerleşen Yahudiler, özellikle yünlü dokumacılığın gelişmesinde önemli rol oynamışlardı. Şehir, zamanla Osmanlı Devleti’nin önemli çuha üretim merkezlerinden biri hâline gelmişti.
Böylece Endülüs’ün yıkılışını izleyen göçlerin yalnızca dinî ve siyasî sonuçlar doğurmadığını, aynı zamanda göçmenlerin yerleştikleri şehirlerin ekonomik ve kültürel hayatını da etkilediğini düşündüm.
Adana sokaklarında dolaşırken zihnimin Endülüs’e kadar uzanması belki ilk bakışta garip görünebilir. Fakat tarihî şehirlerin önemli özelliklerinden biri budur. Bazen bir sokak, bir kelime veya geçmişte okuduğunuz bir bilgi, sizi bulunduğunuz yerden yüzlerce yıl öncesine ve binlerce kilometre uzağa götürür.
Adana’nın tarihî sokaklarında benim yaşadığım da biraz buydu.
Ulu Cami çevresinden ilerlerken karşılaştığım bir başka sürpriz ise Ziya Paşa oldu. Tanzimat edebiyatının önemli temsilcilerinden olan bu şair ve devlet adamının Adana’da vefat ettiğini ve mezarının burada bulunduğunu biliyor olsam bile, onun hatırasıyla şehrin tarihî merkezinde karşılaşmak benim için ayrı bir anlam taşıdı.
Ziya Paşa, 1878 yılında Adana valiliğine tayin edilmiş ve 1880 yılında burada vefat etmişti. Valiliği sırasında eğitim, kültür ve imar faaliyetleriyle ilgilenmiş, şehirde tiyatro faaliyetlerinin gelişmesine öncülük etmişti.
Adana’nın tarihî sokaklarında yürürken onun şiirlerini de hatırladım.
Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz,
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.
Bu beyit üzerinde biraz düşündüm. İnsanların, devlet adamlarının ve hatta şehirlerin gerçek değerlerini ortaya koydukları eserler üzerinden değerlendirmek mümkündü.
Ziya Paşa’nın Adana’da eğitim ve kültür hayatına yaptığı katkılar, onun yalnızca şair kimliğiyle değil, devlet adamlığıyla da hatırlanması gerektiğini gösteriyordu.
Büyük Saat’i gördüğümde ise XIX. yüzyıl Osmanlı modernleşmesinin şehir hayatına yansımalarını düşündüm. Geleneksel çarşılar ve külliyelerle birlikte yükselen saat kulesi, eski Osmanlı şehirlerinin yeni bir zaman ve yönetim anlayışıyla tanışmasının mimari işaretlerinden biriydi.
Tarihî eserleri dolaştıktan sonra eski çarşılara ve pazarlara yöneldik. Dükkânlar arasında gezdik, alışveriş yaptık, satılan ürünlere ve insanların gündelik hayatına baktık. Çarşıların canlılığı, esnafın müşterilerle ilişkileri ve geleneksel ticaret ortamı, şehrin geçmişten gelen alışkanlıklarını hâlâ koruduğunu gösteriyordu.
Adana’nın meşhur kebabını yemeden ve şalgamını içmeden dönmek de olmazdı. Biz de gezimiz sırasında kebabını yedik, şalgamını içtik. Böylece Adana’yı yalnızca tarihî yapılarıyla değil, mutfağıyla da tanımış olduk.
Bence bir şehrin mutfağı, onun toplumsal ve kültürel tarihinden ayrı düşünülemez. Yemekler, kuşaklar boyunca oluşan üretim alışkanlıklarının, coğrafyanın sunduğu imkânların ve farklı kültürlerin etkileşiminin ürünüdür. Adana mutfağında da Anadolu, Suriye ve Doğu Akdeniz dünyalarının ortak lezzetlerini görmek mümkündür.
Çarşıda yaptığımız alışverişler, yediğimiz kebap ve içtiğimiz şalgam, Adana’nın yaşayan kültürünü tanımamızı sağladı.
Fakat şehri dolaşırken zihnimde sürekli dolaşan bir başka isim daha vardı: Yaşar Kemal.
Çukurova’nın geniş ovaları, pamuk tarlaları, ağalar ve köylüler denildiğinde onun İnce Memed romanını hatırlamamak mümkün değildi.
Yaşar Kemal, Çukurova’nın yalnızca doğal güzelliklerini anlatmamış; bu coğrafyada yaşayan insanların mücadelelerini, toprak sahipleriyle köylüler arasındaki ilişkileri, yoksulluğu, adaletsizliği ve eşkıyalık olgusunu da romanlarının merkezine yerleştirmişti.
İnce Memed, benim için yalnızca bir eşkıya romanı değildir. O, aynı zamanda Çukurova’daki toprak düzeninin, ağalık ilişkilerinin ve bu ilişkiler karşısında ortaya çıkan başkaldırının edebî anlatısıdır.
Adana’yı dolaşırken romandaki dikenler de zihnimde canlandı. Yaşar Kemal’in tasvir ettiği o dikenli bitkiler, kurak topraklar, sarp dağlar ve insanların içerisinde yaşadıkları sert tabiat şartları, romanın dünyasını oluşturan önemli unsurlardı.
O dikenler yalnızca tabiatın bir parçası değildi sanki. Çukurova’nın sert hayatını, insanların karşılaştıkları zorlukları ve mücadeleyi de hatırlatıyordu.
Yaşar Kemal’in romanlarını okuyanlar bilirler: Onun eserlerinde tabiat, olayların geçtiği basit bir arka plan değildir. Dağlar, ovalar, otlar, dikenler, kuşlar ve ağaçlar da romanın yaşayan unsurlarıdır.
Bu nedenle Adana ve Çukurova’nın tabiatına bakarken İnce Memed‘in sayfaları kendiliğinden zihnimde canlandı.
Bir tarafta Yaşar Kemal’in köylüleri ve ağaları, diğer tarafta Orhan Kemal’in işçileri, fabrikaları ve yoksul insanları vardı. İki büyük romancı, aynı coğrafyanın farklı toplumsal yüzlerini edebiyata taşımışlardı.
Bu düşüncelerle dolaştığımız Adana, artık yalnızca gördüğümüz binalardan ve sokaklardan ibaret değildi. Roman kahramanlarının, tarihî şahsiyetlerin ve geçmişte yaşanmış toplumsal mücadelelerin de bulunduğu geniş bir hafıza alanına dönüşmüştü.
Şehrin tarihî merkezinden sonra Seyhan Nehri üzerindeki Taşköprü’ye geldik.
Köprünün üzerinde durarak bir süre çevreyi seyrettim. Nehir, ağaçlar, parklar ve karşıdaki Sabancı Merkez Camii gerçekten muhteşem bir görüntü oluşturuyordu.
Bir tarafta Roma döneminden kalma Taşköprü, diğer tarafta klasik Osmanlı mimarisinden esinlenilerek yapılmış Sabancı Merkez Camii vardı. Nehrin iki yakasında uzanan yeşil alanlar ve parklar, bu iki yapının oluşturduğu tarihî ve mimari manzarayı tamamlıyordu.
İnsanlar boş zamanlarını değerlendirmek için nehir kıyısındaki parklara gelmişlerdi. Gençler köprü üzerinde yürüyerek fotoğraf çektiriyor, bazı insanlar ise ağaçların altında dinleniyordu.
Bu görüntü Adana’yı gözümde daha da güzelleştirdi.
Şehri dolaşırken Seyhan Nehri’nden beslenen kanalların da Adana’nın çeşitli bölgelerinden geçtiğini görmüştüm. Sanki nehir, bu kanallarla şehrin damarlarını oluşturuyordu. Tarımsal sulama amacıyla yapılan bu suyolları, çevrelerindeki ağaçlar ve yeşilliklerle birlikte şehrin görünüşüne ayrı bir güzellik katıyordu.
Seyhan’ın Çukurova’ya hayat veren suları, Adana’nın tarih boyunca kazandığı ekonomik gücün de temel kaynaklarından biriydi.
Nitekim Adana, Türkiye’nin en önemli pamuk üretim merkezlerinden biri olmuş; pamuk ticaretinden elde edilen sermaye, zamanla güçlü sanayi kuruluşlarının ortaya çıkmasını sağlamıştı.
Adana’da yetişen büyük sermaye sahipleri ve sanayici aileler arasında Sabancı ailesinin ayrı bir yeri vardı.
Taşköprü’nün üzerinde durup karşıdaki Sabancı Merkez Camii’ne bakarken bu ailenin hikâyesi de aklıma geldi.
Sabancı ailesi aslında Kayseri kökenliydi. Ailenin ekonomik yükselişinin temellerini atan Hacı Ömer Sabancı, Kayseri’nin Akçakaya köyünden Adana’ya gelmiş, burada pamuk işçisi olarak çalışmaya başlamıştı. Daha sonra pamuk ticaretine yönelmiş, kazandığı parayı yeni işlere yatırarak zamanla büyük bir sermaye oluşturmuştu.
İlk bakışta sıradan bir göç ve çalışma hikâyesi gibi görünen bu olay, aslında Adana’nın ekonomik tarihini anlamak bakımından oldukça önemlidir.
Çünkü Hacı Ömer Sabancı’nın yükselişini mümkün kılan şartlar, büyük ölçüde Çukurova’nın tarımsal üretiminden ve Adana’da gelişen ticaret ortamından doğmuştu.
Pamuk işçiliğinden ticarete, ticaretten sanayiye uzanan bu yolculuk, aynı zamanda Adana’nın XX. yüzyıldaki ekonomik dönüşümünün de bir örneğiydi.
Zamanla Sabancı ailesi yalnızca pamuk ticaretiyle yetinmemiş; dokuma, tekstil, gıda, bankacılık ve çeşitli sanayi alanlarında yatırımlar yapmıştı. Bossa, Marsa ve Akbank gibi kuruluşlar bu gelişmenin önemli örnekleriydi.
Ancak ailenin ekonomik gücü arttıkça faaliyet alanları da genişlemiş, Adana’da doğup büyüyen bu büyük sermaye topluluğunun yönetim merkezi zamanla İstanbul’a yönelmişti.
Nitekim 1967 yılında kurulan Hacı Ömer Sabancı Holding’in genel merkezi 1974 yılında İstanbul’a taşınmıştı.
Bu durum Adana’nın ekonomik tarihi bakımından üzerinde düşünülmesi gereken bir gelişmeydi.
Bir zamanlar Türkiye’nin dördüncü büyük ili olan, pamuk üretimi, tekstil ve sanayi yatırımlarıyla öne çıkan Adana, zamanla Türkiye ekonomisindeki göreli üstünlüğünün bir bölümünü kaybetmişti.
Sabancı ailesinin İstanbul’a yönelmesi, bu dönüşümün sembolik örneklerinden biri olarak görülebilir.
Elbette büyük bir sanayi topluluğunun yönetim merkezini İstanbul’a taşımasını yalnızca Adana’daki yatırım şartlarıyla açıklamak doğru olmaz. İstanbul, Türkiye’nin finans, ticaret ve uluslararası ilişkiler bakımından en güçlü merkezidir. Büyüyen şirketlerin banka, dış ticaret ve yönetim faaliyetlerini burada toplamak istemeleri ekonomik bakımdan anlaşılabilir bir tercihtir.
Ancak meseleye Adana açısından baktığımızda başka bir soruyla karşılaşıyoruz:
Bir şehir, kendi topraklarında yetiştirdiği büyük sermaye çevrelerini neden sürekli olarak bünyesinde tutamıyor?
Adana’da uzun yıllardır yaşayan arkadaşımla yaptığımız sohbet sırasında da bu konu üzerinde durmuştuk.
Arkadaşım, bölgedeki iş insanlarının bir kısmının zamanla yatırımlarını başka şehirlere taşıdığını, bunda yerel yönetimlerin yatırımcılara yeterli desteği vermemesinin de etkili olduğunu söylemişti.
Bu değerlendirmeyi önemsiyorum. Çünkü ekonomik gelişme yalnızca sermaye sahiplerinin bireysel başarısına bağlı değildir. Yerel yönetimlerin, kamu kurumlarının ve ekonomik kuruluşların yatırımcılarla kurduğu ilişkiler de önemlidir.
Sanayiciye uygun altyapı sağlanması, yatırım süreçlerinin kolaylaştırılması, ulaşım ve lojistik imkânlarının geliştirilmesi, nitelikli iş gücü yetiştirilmesi ve uzun vadeli şehir politikalarının oluşturulması, sermayenin bulunduğu yerde kalmasını ve yeni yatırımlar yapmasını teşvik edebilir.
Adana’nın kendi içinden yetişen güçlü sanayicilerle kurduğu ilişkiler bu bakımdan ayrıca incelenmeye değerdir.
Benim gezimiz sırasında edindiğim izlenim, Adana’nın geçmişteki üretim gücünü koruyabilmek ve geliştirebilmek için daha güçlü bir ekonomik vizyona ihtiyaç duyduğuydu. Yerel yönetimlerin bu konuda neler yaptıklarını ve hangi sonuçları aldıklarını ayrıntılı biçimde incelemek gerekir. Ancak şehrin ekonomik potansiyelinin tamamını değerlendirebildiğini söylemek de güçtür.
Kapitalist ekonominin temel gerçeklerinden biri, sermayenin kendisi için uygun, güvenli ve kârlı gördüğü yerlere yönelmesidir.
Başka bir ifadeyle para, güvenli liman arar.
Bir şehir ekonomik imkânlarını geliştiremez, sermayesine yeni yatırım alanları sunamaz ve üretim gücünü koruyamazsa zamanla başka merkezlerin gerisinde kalabilir.
Adana’nın geçmişte yaşadığı ekonomik dönüşümü değerlendirirken bu hususu da göz önünde bulundurmak gerekir.
Ancak bütün bunları düşünürken karşımdaki Sabancı Merkez Camii başka bir gerçeği de hatırlatıyordu.
Sabancı ailesi, yönetim merkezini İstanbul’a taşımış olmakla birlikte Adana ile bütün bağlarını koparmamıştı.
1998 yılında ibadete açılan Sabancı Merkez Camii bunun en görünür örneklerinden biriydi. Yapımına Türkiye Diyanet Vakfı’nın girişimleri ve halkın bağışlarıyla başlanan caminin tamamlanmasında Hacı Sabancı’nın ve onun vefatından sonra ailesinin önemli katkıları olmuştu.
Bu nedenle cami yalnızca büyük bir ibadet mekânı değil, aynı zamanda bir sanayici ailesinin ekonomik bakımdan yükseldiği şehre duyduğu bağlılığın da sembollerinden biri hâline gelmişti.
Sabancı ailesinin Adana’daki eğitim, kültür ve sosyal yardım faaliyetlerini de hatırlamak gerekir. Hacı Ömer Sabancı Vakfı’nın 1974 yılında Adana’da kurulmuş olması ve şehirde çeşitli eğitim ve kültür kurumlarına katkıda bulunulması, bu ilişkinin yalnızca camiyle sınırlı kalmadığını göstermektedir.
Bütün bunlar sevindirici gelişmelerdi.
Ancak burada bir ayrım yapılması gerektiğini düşünüyorum. Bir sanayici ailesinin doğduğu veya büyüdüğü şehre kültürel ve hayır amaçlı eserler kazandırması elbette önemlidir. Fakat şehrin ekonomik gelişmesi açısından üretim tesislerinin, yatırımların, istihdamın ve yönetim merkezlerinin şehirle ilişkisini sürdürmesi de aynı ölçüde önem taşır.
Bir şehre cami, okul, hastane veya kültür merkezi kazandırmak, toplumsal sorumluluğun önemli bir göstergesidir. Bununla birlikte sürdürülebilir ekonomik gelişme, yeni üretim alanlarının ve istihdam imkânlarının oluşturulmasını da gerektirir.
Sabancı Merkez Camii’ne bakarken bunları düşündüm.
Bir tarafta Adana’da büyüyerek Türkiye’nin en güçlü sermaye topluluklarından biri hâline gelen bir ailenin hikâyesi, diğer tarafta zamanla ekonomik ağırlığının bir bölümünü başka şehirlere kaptıran Adana vardı.
Bu iki hikâye birbirinden tamamen bağımsız değildi.
Ancak caminin varlığı, şehrin ekonomik geleceği açısından taşıdığım düşünceleri biraz da olumlu bir noktaya taşıyordu. Çünkü Sabancı ailesinin böylesine önemli bir eserin yapımına katkıda bulunması, Adana’nın kendi tarihindeki yerini unutmadığını gösteriyordu.
İnsanlar ve aileler başka şehirlere taşınabilir, ekonomik faaliyetler farklı merkezlere kayabilir. Fakat bir şehre duyulan aidiyet yalnızca orada yaşamakla sınırlı değildir. Geride bırakılan eserler ve toplumsal katkılar da bu aidiyetin göstergeleridir.
Sabancı Merkez Camii bu bakımdan Adana’nın ekonomik ve kültürel hafızasında ayrı bir yere sahipti.
Taşköprü’nün üzerinde dururken zihnimdeki düşünceler yalnızca Sabancı ailesiyle sınırlı kalmadı. Çukurova’nın eski ağalarını, büyük toprak sahiplerini, pamuk tarlalarını ve bu zenginlikler etrafında şekillenen toplumsal hayatı da hatırladım.
Adana’da görüştüğümüz bazı kişiler, geçmişte şehrin gazinoları ve pavyonlarıyla da meşhur olduğunu anlattılar. Özellikle büyük toprak sahiplerinden bazılarının servetlerini eğlence hayatında tükettiği, hatta tarlasını satarak bu eğlence mekânlarına giden insanların bulunduğu yönünde hikâyeler dinledik.
Bu anlatıların ne kadarının gerçek, ne kadarının zaman içerisinde abartılarak şehir efsanesine dönüştüğünü bilmiyorum. Ancak Adana’nın bir dönem sahip olduğu büyük tarımsal zenginliğin insanların hayat tarzlarını da etkilediği açıktı.
Adana’nın eğlence hayatı yalnızca gazinolarla sınırlı değildi. Şehir, Türkiye’de sinema kültürünün gelişmesinde de önemli merkezlerden biri olmuştu.
Özellikle 1960’lı ve 1970’li yıllarda Adana’nın açık hava sinemaları, kapalı salonları ve film dağıtım ağıyla büyük bir sinema merkezi hâline geldiğini öğrenmek ilginçti.
Çevre şehirlerden insanların Adana’ya sinema seyretmeye, sanatçıları dinlemeye ve eğlenmeye geldikleri anlatılıyordu.
Bu gelişme bana ekonomik zenginlikle kültürel hayat arasındaki ilişkiyi yeniden düşündürdü.
Bir şehirde tarım ve sanayi geliştikçe ticaret canlanır, insanların tüketim imkânları artar ve eğlence ile sanat faaliyetleri de gelişme fırsatı bulur. Buna karşılık ekonomik ağırlığın başka merkezlere kayması, zamanla sosyal ve kültürel hayatın da değişmesine yol açabilir.
Adana’nın geçmişteki sinema ve eğlence hayatını bu açıdan değerlendirmek gerektiğini düşündüm.
Ancak bütün bu ekonomik ve toplumsal dönüşümlere rağmen Adana’nın tarihî ve doğal güzelliğini korumaya devam etmesi önemlidir.
Seyhan Nehri hâlâ şehrin içinden akıyor. Taşköprü, Roma döneminden beri olduğu yerde duruyor. Ulu Cami, Ramazanoğulları döneminin hatıralarını yaşatıyor. Büyük Saat, Osmanlı modernleşmesini hatırlatıyor. Ziya Paşa’nın kabri, bir Tanzimat aydınının bu şehirdeki son yıllarını düşündürüyor. Sabancı Merkez Camii ise Adana’da doğup büyüyen büyük bir ekonomik gücün şehirle kurduğu ilişkinin mimari sembollerinden biri olarak yükseliyor.
Şehrin sokaklarında dolaşırken bütün bu tarihî ve kültürel katmanlar zihnimde birleşmeye başladı.
Bir tarafta Endülüs’ten Osmanlı topraklarına uzanan göçlerin hatırası, diğer tarafta Çukurova’nın pamuk tarlaları vardı. Bir tarafta Ziya Paşa’nın şiirleri, diğer tarafta Yaşar Kemal’in İnce Memed romanındaki ağalar, köylüler ve dikenlerle örülü tabiat bulunuyordu.
Çarşıdaki esnafın gündelik hayatı, yediğimiz Adana kebabı, içtiğimiz şalgam ve yaptığımız alışverişler ise bütün bunların arasında bugünün Adana’sını temsil ediyordu.
Böylece Adana’yı yalnızca tarihî eserleri gezerek değil, tarih, edebiyat, ekonomi ve sosyoloji üzerinden de tanımaya çalışmış olduk.
Taşköprü’den ayrılırken son kez dönüp Seyhan Nehri’ne ve Sabancı Merkez Camii’ne baktım.
Nehrin iki yakasındaki ağaçlar, parklarda dinlenen insanlar, fotoğraf çektiren gençler ve karşıda yükselen cami, hafızamda çok güzel bir manzara bırakmıştı.
Fakat artık bu manzaranın arkasında yalnızca tarihî ve mimari bir güzellik görmüyordum. Aynı zamanda büyük servetlerin ortaya çıktığı, toprak ağalarının güç kazandığı, sanayicilerin yetiştiği, romanların yazıldığı, filmlerin çekildiği ve ekonomik şartların değişmesiyle farklı bir döneme giren bir şehrin hikâyesini de görüyordum.
Adana, geçmişte Türkiye’nin en büyük ve en güçlü şehirlerinden biriydi. Bugün de önemli bir şehir olmayı sürdürüyor. Ancak tarihî, coğrafi ve ekonomik potansiyelini yeniden değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü Çukurova’nın bereketli toprakları, Seyhan’ın suları ve şehrin üretim tecrübesi hâlâ önemli imkânlar sunuyor.
Bir şehrin geleceğini yalnızca geçmişteki zenginliklerine dayanarak kurması mümkün değildir. Ancak geçmişte kendisini güçlü kılan unsurları anlaması, gelecekte hangi alanlarda gelişebileceğini görmesi bakımından önemlidir.
Adana’nın hikâyesi bana biraz da bunu hatırlattı.
Bir şehrin gerçek zenginliği yalnızca kazandığı servetlerde değil, o servetleri nasıl ürettiğinde, nasıl değerlendirdiğinde ve gelecek kuşaklara neler bırakabildiğinde ortaya çıkar.
Sabancı ailesinin hikâyesi, Adana’nın ekonomik yükselişini ve bu yükselişin zamanla Türkiye ölçeğinde nasıl genişlediğini gösteriyordu. Sabancı Merkez Camii ise ekonomik faaliyetlerin merkezi değişse de geçmişte kurulan bağların tamamen kopmak zorunda olmadığını hatırlatıyordu.
Adana’dan ayrılırken zihnimde kalan da buydu.
Seyhan’ın kıyısında bir şehri değil, tarihin farklı dönemlerinde oluşmuş bir medeniyet birikimini görmüştüm.
Ulu Cami’de Ramazanoğullarıyla, Ziya Paşa’nın kabrinde Tanzimat düşüncesiyle, Çukurova’nın tabiatında Yaşar Kemal’in roman kahramanlarıyla, Taşköprü’de Roma tarihiyle, Sabancı Merkez Camii’nin karşısında ise Türkiye’nin sanayileşme hikâyesiyle karşılaşmıştım.
Adana’nın kebabını yemiş, şalgamını içmiş, çarşılarında alışveriş yapmış, insanlarıyla sohbet etmiş ve sokaklarında dolaşmıştık.
Fakat bütün bunlardan daha önemlisi, daha önce bildiğimi sandığım bir şehri yeniden tanımıştım.
Adana benim için artık yalnızca pamuk, kebap ve sanayi şehri değildi. Tarihin, edebiyatın, sermayenin ve insan hayatının birbirine karıştığı, üzerinde düşünülmeye değer bir Çukurova medeniyetiydi.