e1
Spread the love

Bir Günün Mutluluğu

Mustafa Everdi

Ne kadar uyanıksın diyenlere rağmen aptal olduğumu biliyordum. Kabul etmek zor geliyordu sadece. Nedenini anlamış değilim. Harem-i Şerifte Kâbe karşısında namaza dururken kıbleyi sormuştum bir gafletle. Yüzüme bakakalmıştı erenler. Bilmiyorlar ki beynim zekanın işe yaramadığını kabul edeli çok yıllar oldu. Kıvrımları arasında nöronlar gündüz gözüyle ışığın işe yaramadığını görüp söndürdü fenerlerini.

İnsafsız bir baskı diye düşünüyordum ölü nöronların yaygın fısıltısını. Yalnızlığın içinde içeyönelik bakışlarım, beyin ekranında akıp duran yazılarla başı ağrıyor sürekli. Bugün hem anladım hem kabul ettim. İçe bakışın, enginlikleri ne kadar kuşatırsa o ölçüde genişlersin. Bu umutla sahilde değil misin?

Güzellikler içinde Edremit Körfezinde kös kös oturmaktan çevremizi tanımayı ihmal ediyordum. İç konuşmalarından baş almak mümkün değil. Halbuki İlkokulda Hayat dersinde bir ünitenin başlığı Çevremizi Tanıyalım idi. O ilkokul çağlarından ne kadar uzak bir zaman geçmiş ki bu dersin önemini unutmuşum. Her sınavdan birincilikle çıktığım başarıları bile hatırlamıyorum artık.

Bu mevsimde boşaldı Edremit Körfezi. İşinin başına dönenler, okul çağında çocuğu olan ebeveynler büyükşehirlere göçtü. Artık biz emeklilere kaldı bu güzellikler. Kahvelerde arkadaş grupları heyecanlı oyunlarla neşe içindeler. Sahil boyunca sağlıklı kalmak için, andropoz ve menopozu yürüyüşlerle aşmak için, hayatımızın güzelliğine inanmak istiyoruz. Bencilce genç kalma çabasındayız. Sanki bedenimizi ütülüyoruz ruhlarımızın kırışıklarını açmak umuduyla. Sorumluluklar bırakmıyor ki. Kocasın, annesin, babasın. Akrabalar bile senden beklenti içinde. Bu görev bilinci ile evli kızlarımız, oğul ve torunlar için de lojistik gıda yardımı için çırpınıyoruz bu aralar. Daha çok anneler tabii. Bize bir iş buyururlarsa katkımız olacak.

Öyle ki hanımlar her hafta pazara gidiyorlar. Akçay’da Cuma, Güre’de Salı, Edremit’te çarşamba günleri pazar kuruluyor. Evin ihtiyacı, kışa hazırlık, ceviz ve marmelat, tarhana derken her hafta pazara götürmek ailenin şoförü olarak benim görevim. Pazara dalınca kendilerini unutuyorlar, saatler dakika gibi geliyor onlara. Hayır, kahvede oturup çay içmekle vakit de geçmiyor. Can sıkıntısı da eklenirmiş birbirine. Halbuki hanımlar o kadar heyecanla karşılıyorlar her yeni günü. Evde domates biber patlıcan, her türlü sebze varken bile yeniden koşuyorlar pazara.

Yazlık bile olsa bir odaya hapsolmuş kadınlar. Gece gündüz ne yiyeceğimizle boğuşuyorlar. Pazar onlara bir cevelan duygusu veriyor. Alışveriş, pazarlık, tanıdıklarla karşılaşma, fiyatları kıyaslama, evin geleceğini planlama, bir şey üretme ve hazırlama. Pazar, evlerin yalnızlığından sonra toplumsal hayata karışma heyecanı yaşatıyor. Her Pazar dönüşünde meyve ve sebzelerin kalitesi, fiyatları, üçkağıtçı satıcılar ile köylünün doğal ürünlerini konuşurken ne çok hikâye biriktiriyorlar.

Bir yandan kadınlarımız alışverişle mutlu oluyorlarsa daha ne isterim diyorum. Mutlu olmaları için  fazladan çaba göstermem, romantik jestler yapmam da gerekmiyor. Haftada bir dışarda yemeğe nasıl gideriz korkum bile kayboldu. Hem evde salça, menemen, marmelat yapmak, ceviz kırmak, biber patlıcan kurutmakla o kadar meşguller ki kafamızın etini yemeye zaman bulamıyorlar.

Sapasağlam, fazla kullanılmamış ikinci el beynimle iftihar edebilirim bu aralar. Erkek olmak ne kolay. Yediğin önünde yemediğin ardında. Bazen vicdanım sızlıyor. Bu ev kadınları nasıl kendi olacak, kendisi için bir şeylerin ardına düşebilecek? İşte pazar alışverişi onların yeteneklerini ortaya çıkaran, konuşacak insan bulmaya hizmet eden bir sosyalleşme arenası.

Yazlık kulübemizin yakın çevresindeki pazar seferleri nihayet kadınlara da gına getirdi. Alışkanlık nöronlarına hareket imkânı vermeden oyalıyor onları. Kaç gündür Cuma pazarına Havran’a gidelim deyip duruyorlar. Ankara’dan Edremit yolunda Havran girişinden geçiyoruz kaç yıldır. Ayvalık, Asos, Çanakkale hatta Efes Şirince’ye kadar çevremizi gezmeyi iş edindik oysa. Nedense Havran dikkatimizi çekmemiş. Merak da etmemişiz. Âtıl kalan beyinde merak mı gelişir, hayret mi?

İyi ki kadınlar pazar diye tutturunca eşref saatime denk geldi, bu hafta götüreyim sizleri dedim. Aynı ihtiyaçlarla hanımın yoldaşı kadınla birlikte komşumuzu da alıp yola koyulduk.  18 km. filan Havran bulunduğumuz yere. Ben sanıyorum uzun bir Cumhuriyet caddesi, paralel sokaklarda pazarı şıp diye elimizle koymuş gibi bulacağız. Nerede?

Havran gizli hazine bir şehirmiş. Pazarı soruyoruz, sağdan devam et, dediler. Artık ilçelerde bile otopark büyük sorun. Tek yönlü yola tersten girmişim, yine de bana yol verdiler. Daracık yolda karşı karşıya geldiğim sürücüler, kibar insanlarmış, “kör müsün girilmez levhasını görmedin mi” diye dövmeye filan kalkmadılar. Sonra zorlukla da olsa normal akışa döndüm ve diğer otomobillerle aynı yönde ilerleyip trafik keşmekeşine yol açan dikkatsizliğime son verdim. O güvenle pazara bir buçuk km. uzaklıkta Meslek Yüksek Okulu yakınlarında park yeri bulabildim aracıma.

Kadınların pazar arabasını alıp öyle bir gidişleri var ki “Allah’ım, diyorsun, evde hastalıklarını ve sıkıntılarını anlatan bu kadınlar nasıl sekerek yürüyorlar bak!”  Şimdi haksızlık yapmayayım, onlar almasa ne meyve yiyebilirim ne bu nefis yemekleri. İtina ile o gıdalar hazırlanmasa büyük bir bütçe ayırmam da gerekecek kış aylarında.

Demek ki kadınların da kendi dünyaları var. Benim kasabayı keşfetmem gibi, onların da pazarda kendi başlarına keşfettikleri, bildikleri ve yönettikleri bir dünya önlerinde. Nasıl uçarak yürümesinler!

Kadınların ardından komşumla pazarı bulmak umuduyla yola revan olduk biz erkekler de. Ancak evler, konaklar o kadar güzel ki seyretmekten mesafe alamıyoruz. Terzioğlu Konağı yolumuzun üstündeymiş. Onbaşı Koca Seyit Müzesi olmuş. Mustafa Kemal 1923’te bu konakta kalıp halkı selamlamış ve kömür ve odunla geçimini sağlayan Seyit Onbaşı’ya ormancıların biraz hoşgörülü davranması için Kaymakam’a talimat vermiş. Kılık kıyafeti uygun değil diye ele güne mahcup etmeyen kendi elbisesini köylü Koca Seyit’e emanet verip Paşa’nın karşısına çıkaran Nahiye Müdürünün bürokrat tavrı da ilginç bir ayrıntı.

Yalnız konak ince işçilikleri, tavan süslemeleri ve mimari biçimiyle İstanbul yalılarını andırıyor. Yalı gördüğüm için yazmadım bu cümleyi. Müze broşüründe öyle diyor.  Barok mimarisi ve müştemilatı ile Havran’ın en nitelikli üç katlı konağı görmeye değer. Zaten Mustafa Kemal’in ziyaretinde hizmetine sunulması kasabanın en güzel evi olduğunu anlatmaz mı? Bak benim gibi gafiller bile bunu idrak edebiliyor. Koca Seyit’le bu konağın sahipleri arasındaki gelir, yaşam ve konut kalitesindeki uçurumun ayırdına varmak da benim kapıldığım bir refleks olsa gerektir.

Yol devam ediyor. Hedefimiz hâlâ pazara ulaşmak. Her dönemeçte bir cami ve kahve ile karşılaşıyoruz. Havran camiler ve kahveler şehri. Eski kimliğini koruyan nadir ilçelerden olabilir diye içimden alıp verirken nihayet Cami-i Kebir’e geldik. Kadınlar pazara daldılar. Pazar yeri kapalı bir bedesten gibi. Pazar çevre sokaklara yayılmış ki dolaşırken ben bile sekiz bin adım atmışım.

Kadınların mutluluğa gark eden o hengameye dalmasının bize sağladığı “serbest bırakılan kocalar” ayrıcalığı ile keşfe hazırız şehri. Ben Havran’ı kimliği ve eski kasaba kültürü ile araştırmaya da heveslendim. Havran’a geç kalmayı telafi edecek bir gayretkeşlik sardı o gün beni. Diğer pazarlarda çöküyordum bir kahveye, hanımlardan gelecek telefonu bekliyordum, dönüş için.

Hey Allah’ım, neden erkeklerin de bir pazarı yok: Merak ettikleri, peşine düştükleri, kendi başlarına keşfettikleri bir dünya olan pazarlar. Eskiden bit pazarlarına giderdim, bir şey almak için alışveriş zevki için değil. Keşif ve eski eşyaların hikayesi, onların sahipleri hakkında bir kurgu ve buraya düşmenin trajedisine dair tahminlerde bulunmak için.

Burada bitpazarı yok. Her şey yeni, taze ve tarım ürünleri bin bir çeşit. Konfeksiyon, alet edevat diğer ıvır zıvırlar Çin malı.

Her caminin yanında büyük çınarlar. Tarihine ima eden canlı deliller olarak gölgesinde demleniyoruz. Artık güneş yakmadan ılık bir sıcaklık yayıyor bu mevsimde. Ben güneşe verdim sırtımı. Başım gölgede. Beraber geldiğimiz komşu Cuma namazına gidecek. Gel bir çay içelim dedi, namaz vaktini beklerken. Çaya katık diye iki simit aldı çayla iyi gider diye. O günkü Cuma hayrını da eda etmiş olacak bu ikramla.

Komşu masalardaki konuşmalara kulak kabartıyoruz. Hareketli heyecanlı ve tarzı olan insanlar etkisi bıraktı ahali. Bütün işler kahvelerde hallediliyormuş. Mal alım satımı, işçi bulma, gayrimenkul satışı, hatta kız isteme işlerini de buralarda bitiriyorlarmış. Hayatın bütün olaylarına sahne olan bu kahveler. Canlı cıvıl cıvıl.

Pazarda satıcıların da alıcıların da hemen hepsi kadınlar. Hele kadınlar, özgün şalvarları ile eski kimliğini ve giysilerini itinayla taşıyan havalı yürüyüşleri dikkat çekici. Ben ahaliden çok şehre odaklanmışım. Camii Kebirin yanında Kent Müzesini gördüm. Ziyaret için merdivenleri tırmanıyorum. Öğle arası tatiline denk gelmişim meğer. Saat 12.40., 12.30-13.30 arasında kapalı. O halde çarşı ve sokakları, pazarı gezerek değerlendireyim bu vakti.

Pazarın yayıldığı sokakları geziyorum. Kuyumcu dükkanlarının çokluğu dikkatimi çekti. Bu kasaba gizli bir hazine imiş onu anladım da bu gizli zenginlik nedir, onu da keşfetmeliyim. İki yaşlının oturduğu masayı gözüme kestirip bir kahveye daldım. Onlara da çay içer misiniz deyip ikram, hoş beş derken konu konuyu açtı. Havran’da dünyanın en büyük zeytinyağı fabrikası varmış. Osmanlı döneminde sarayın yağ, peynir ve zeytin ihtiyacını Havran karşılarmış. Mezarlıklardaki Osmanlı mezar taşları da bunun delili. Kadınlar için ayrı erkekler için ayrı mezar taşları. Hatta evlenmeden ölen kızlar için açılmamış gonca motifleri ile sanatsal mezar taşları bile varmış.

Masa arkadaşlarımla sohbet koyulaştı. Köylünüm ürettiği gıdaları getirip sattığı, hamarat kadınların kışa hazırlık için satın aldığı zeytin, peynir, sebze ve meyveler satanın eline para diye geçerken alıcıya yarınlardan emin bir güven verecek Her şey hayatla ilgili. Gündelik ritim hem bir kaos görüntüsünde hem arka planda ev idaresinin planlı hesapları var.

Bugün bile pazarda malını satan, eline biraz nakit geçen köyüne dönmeden önce kuyumcuya uğrar, parası kadar altın alıp dönermiş. Ekonomik risklere karşı tedbirini alanlar değme ekonomistlere taş çıkartır. Gelin kızlar ve kadınlardaki altın bilezikler şıngırdayıp duruyordu pazarı gezerken. Ne kadar köyü var ki bu kadar kalabalık ve hareketli bir pazara sahip Havran? Anayoldan hızla geçip gitmekle köy ve kasabaların ruhuna dokunmak ne mümkünmüş. Yazlığa gelmek tecrit edilmiş bir dinlence imiş. Pazar yöreye, halka içerden bakmanı da sağlıyor işte.

Mandalinası, peyniri, zeytinyağı ile ünlüymüş Havran. Cevizi de çok lezzetli ve bembeyaz. Hasılı Havran enkaza dönüşmeye yaklaşan, restorasyon bekleyen konakları, mimarisi ve hâlâ Anadolu’nun kimliğini koruyan şehri olarak güzel bir belde. Kent Müzesi yapılan konak, mimarisi, konağın müştemilatı ve bahçesi ile bu zenginliğin ve güzelliğin ayrı bir hikayesi. Konağın bütün katlarını gezince yüz yıl önce evlerin halini, insanların günlük yaşamını idrak ediyorsunuz. O kadar zenginliğe rağmen soğuk “hamamlık”larda taslarla su dökerek yıkandıklarını anlayınca benim bugün daha zengin ve konforlu bir hayat yaşadığım söylenmez mi?

Bir kaymakam vesile olmuş konağın Kent Müzesine dönüşmesine. Hatta Havranlı bir şair Halil Soyuer’e bir oda ayrılmış. Edremit’in Sabahattin Ali’ye sahip çıktığı gibi bir şaire yer vermişler konakta. Edebiyatçıları onurlandırmayı ve onlara bölüm açarak şehrin zenginliği diye takdim edilmesine sevindim elbette. Pazardan dönen hanımlar da gezdi bu müzeyi. Akıllarına ilk gelen sorun, bu konağı temizlemek yorucu olmalı! Son kalan mirasçı, konağın masrafları ile baş edemediği ve temizlemeye güç yetiremediği için müzeye bağışlamış zaten.

 

Rekora Koşan Tadım faaliyeti ile Festoil

Guinness World Records Güre’de

Saat 15’e doğru pazar arabalarını olmayan kaldırımlarda sürükleyerek, her an hızlı bir gencin sürdüğü otomobile ezilme tehlikesi atlatarak park yerini bulduk sonunda. Bugün vaktin nasıl geçtiğini ben de anlayamadım. Hatta biraz daha kalalım şehri gezelim önerime Güre Sahilinde Festoil Festivaline yetişelim diye beni darladılar. Yola çıktık mecburen.

Hava güzel. Kaç gündür soğuktu. O güneşin altında ısınmış otomobil. Doğalgaz kazıları toz toprağa bulamış üstünü. Hızlı bir doğalgaza geçiş seferberliği var buralarda. Şehrin bütün cadde ve sokaklarını kazarken, işi biten sokak ve caddeleri düzenlemeyi, asfalt dökmeyi düşünmeyen belediyeler çukura, toza maruz bırakıyorlar sakinlerini ve girilmeyen sokak levhaları ile hayatı zehir ediyorlar bu sene.

Neyse ki sahil düzenlemeleri güzel. Kıyılar halkın hizmetinde. Oteller şemsiye ve şezlong koysalar da halkın girişine engel olamıyorlar. Mevsim sonbahar ama pastırma yazı dedikleri sıcaklık ılıman bir iklime kavuşturdu bizleri.

Balıkesir Büyükşehir Belediyesi, İspanya’nın elinde bulunan zeytinyağı tadım rekorunu egale ederek Edremit’i dünyaya tanıtmak istiyor. Kaç gündür hazırlıklar sürüyordu. Biz de bir kuyruğa girdik Guinness World Records yetkilileri denetiminde her şey.  Otomatik kapı girenleri sayıyor. Masalarda güzellik ajansından gelmiş gibi güzel kızlar. Küçücük plastik kadehlerde zeytinyağı tadıyoruz. Çıkışta kolumuza damga vuruyorlar. Tadıma katıldı diye bir de rozet takıyorlar. Neyse ki gece 24’te 16.202 kişiyle İspanya’yı geçip rekor kırıldığını ilan etmiş Guinness Yetkilisi.

Biz sahile sıralanan o bölmelere geçici olarak kurulan küçük stantlarda zeytinyağı, zeytin tadıyoruz. Beğenenler alacak. 500 liradan 800 liraya kadar litresi zeytinyağının. 200 liraya da zeytin var 500 liraya da.

Gezerken uzun bir kuyruğa sıralanmış insanlar gördük. Bu ne kuyruğu? Beleş verilen kavurma içinmiş. Kaçırır mıyız böyle ikramları? Biz de eklendik, adım adım ilerliyoruz. O ara bir ergen kız geldi, annesine “fakirsin işte!” diyor. Bedava ikramı kaçırmamak onlara göre ruhun fakirliğine delil. O anneyi mi yoksa kendimi mi savundum bilmiyorum. “Kızım, dedim, biz halkız, beleş ikram varsa kaçırma, iş ya da kavga varsa kaç, bizim ilkemiz budur halk olarak” Ne annesi katıldı bu sözüme ne de o ergen onay veren bir trip attı. Belki işte bir fakir daha demiştir. Kamusal ikramlara zengin fakir hepimiz katılmışız ne var?

Sıra bize de geldi. Kullan at aliminyum kaselere, keşkek, üstüne kavurma ve iki yaprak sarması, yanında plastik bir kaşık. Bir kenara çöküp yedik. Lezzetli idi ama doymak yerine iştahımı açtı nedense. Binlerce kişiye ikramı yetiştirmek ancak tadımlık vermekle mümkün. Zaten faaliyetin adı tadım festivali değil mi?  Nasibimize şükrederek seyri sefere devam ediyoruz. Rekor için herkesi davet ettiklerinden iki de bir o alana girip zeytinyağı tadıyoruz. Kadehler küçücük ikisini birleştirip tek yudumla içiyoruz.

Konferanslar da sürüyor. Görkemli bir stant bu iş için kurulmuş. Yüksek sesli müzik sürüyor. Aralarda konuşmacılar halkı bilinçlendiriyor. Diyetisyen Uzman, “hava sıcak cildiniz kuruldu ve gerildi. Zeytinyağı sürebilirsiniz”, diye tavsiyelerde bulunuyor. Zaten güneşin alnında ısınmıştı kadehlerdeki zeytinyağı. Artık içmek yerine yüzüme sürüyorum. Kar yağınca tozar. İşte zeytinyağı sebil çeşmesi gibi önümüzde.

Aile reisi yok şoförü olarak hayatla güreşiyoruz. Evet, kispetimiz yok ama yağlanıyoruz işte.  Şimdi hayatın, ekonominin, Türkiye’de yaşamanın bütün zorluklarına hazırız. İçten ve dıştan yağlanıp meydana çıkmışız. Gelsin bakalım o bize hayatı zehir etmek için yarışan pehlivanlar. Zaten alta düştüm diye ağlamıyoruz. Üste çıkacak beceri bizde yok zaten. Türkiye’de sosyal adaletten nasibimizi böyle çıkarmak çabasındayız. Kamu bütçesinden alacağımızı peşin peşin yudumlayıp mutluluğa doğru itiş kakış ilerliyoruz.

Hayata böyle anlamlar yüklemek, bir yudum zeytinyağından mutluluk çıkarmak benim aptal olduğumu ispatlamaz mı? İşte nihayet sizler de kanaat getirdiniz bu yargıya.

Mutluluk, yalnızca cehaletten kaynaklanmıyor. Tam tersine, Havran’ı tanımaya başladığın için, insanları gözlemlediğin için, bir şey öğrendiğin için, kendi hayatını başka hayatlarla kıyasladığın için ortaya çıkıyor.

Şimdi ben, gerçekten mutluluğun aptallık olduğunu mu düşünüyorum? Yoksa kendimi aptal diye alaya alırken hayatın küçük sevinçlerini korumaya mı çalışıyorum?

Yorum sizin…

 

About The Author

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir