Tarihsel Bilginin İmkânı, Yöntemi ve Sınırları: John Tosh’un Tarihin Peşinde Adlı Eseri Üzerine Bir Değerlendirme
Giriş
John Tosh’un Tarihin Peşinde adlı eseri tarih disiplininin bilgi üretme biçimini, yöntemsel dayanaklarını ve epistemolojik sınırlarını tartışan kapsamlı bir metodoloji çalışmasıdır. Eser, “Geçmiş hakkında nasıl bilgi edinilebilir?”, “Tarihsel kaynaklar ne ölçüde güvenilirdir?”, “Tarihçinin yorumu ile tarihsel gerçeklik arasında nasıl bir ilişki vardır?” ve “Tarih bir bilim olarak kabul edilebilir mi?” gibi tarih felsefesinin ve tarih metodolojisinin temel soruları etrafında şekillenmektedir. Bu yönüyle eser teknik tarihsel bilginin nasıl inşa edildiğine ilişkin teorik bir çerçeve sunmaktadır.
Tosh’un temel hareket noktası, geçmiş ile tarih arasında ontolojik ve epistemolojik bir ayrım bulunduğu düşüncesidir. Tarih; geçmiş, yaşanmış ve tamamlanmış olayların bütünü iken bu olaylardan günümüze ulaşan izlerin tarihçiler tarafından seçilmesi, sorgulanması, karşılaştırılması ve yorumlanması sonucunda oluşturulan bilgi alanıdır. Bu nedenle geçmişin doğrudan ve eksiksiz bir yansıması değildir. Bununla birlikte tarihçinin sınırsız biçimde kurgulayabileceği öznel bir anlatı da sayılamaz. Tarihsel bilginin geçerliliği, tarihçinin kullandığı kanıtların niteliğine, kaynaklara yönelttiği sorulara, uyguladığı eleştirel yönteme ve ileri sürdüğü yorumların denetlenebilirliğine bağlıdır.
Tarihin Peşinde, bu iki uç yaklaşım arasında dengeli bir konum benimsemektedir. Tosh, bir taraftan pozitivist tarihçiliğin mutlak nesnellik iddiasını sorgularken diğer taraftan tarihsel gerçekliği tamamen metinsel veya öznel bir inşaya indirgeyen radikal görelilikten uzak durmaktadır. Eserin bütününde öne çıkan yaklaşım, tarihçinin yorumlama özgürlüğünün kanıtların sınırları içinde gerçekleşmesi gerektiğidir.
![]()
Tarihin Toplumsal İşlevi ve Geçmişin Siyasal Kullanımı
Tosh’a göre tarih salt geçmişe yönelik akademik bir merakın ürünü değildir. Bireyin kişisel kimliği nasıl hafızası aracılığıyla biçimleniyorsa toplumların kolektif kimlikleri de ortak geçmiş anlatıları yoluyla kurulmaktadır. Toplumlar, tarih aracılığıyla nereden geldiklerini, hangi deneyimleri paylaştıklarını ve kendilerini diğer topluluklardan ayıran unsurların neler olduğunu anlamlandırmaktadır. Bu bakımdan tarih, kolektif belleğin sistemli ve eleştirel biçimde işlenmiş hâli olarak değerlendirilebilir.
Ancak tarih ile kolektif kimlik arasındaki ilişki, geçmişin siyasal amaçlarla kullanılmasına da imkân vermektedir. Siyasal iktidarlar, kendi meşruiyetlerini güçlendirmek, toplumsal bütünlük oluşturmak ve mevcut düzenin devamlılığını sağlamak amacıyla belirli tarih anlatılarını öne çıkarabilirler. Dolayısıyla tarih, toplumsal uzlaşmanın aracı olabileceği gibi siyasal mücadelelerin yürütüldüğü bir alan da olabilir. Tosh’un bu yaklaşımı, tarihin tarafsız ve değişmez bir bilgi toplamı olmadığını; farklı toplumsal grupların geçmişin anlamı üzerinde mücadele ettiği dinamik bir söylem alanı olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte yazar, tarihin doğrudan doğruya siyasal propagandanın hizmetine sokulmasına karşı mesafeli bir tutum sergilemektedir. Belirli bir siyasal düşünceyi doğrulamak amacıyla geçmişin seçici biçimde kullanılması, tarihsel olayların karmaşıklığını ortadan kaldırmakta ve geçmişi “biz” ile “onlar” arasındaki basit bir karşıtlığa indirgemektedir.
Tosh’un tarih bilincine atfettiği asıl değer, mevcut kurumların ve toplumsal ilişkilerin doğal ve değişmez olmadığını göstermesidir. Geçmişte farklı siyasal, toplumsal ve ekonomik düzenlerin var olduğunu bilmek, bugünkü koşulların da tarihsel olarak meydana geldiğini ve gelecekte değişebileceğini düşündürmektedir. Tarihin eleştirel ve hatta “yıkıcı” potansiyeli burada ortaya çıkmaktadır: Tarih, yerleşmiş düşüncelerin zorunlu olduğu yönündeki kabulleri sorgulatmakta ve toplumsal değişimin mümkün olduğunu göstermektedir.
Tarihin Faydası ve Tarihsel Perspektif
Eserde tartışılan temel meselelerden biri de tarihin günümüz açısından ne tür bir yarar sağladığıdır. Tosh, geçmişteki olaylardan doğrudan ve değişmez dersler çıkarılabileceği düşüncesine ihtiyatla yaklaşmaktadır. Tarihsel olaylar belirli zaman, mekân ve toplumsal koşullar içinde meydana gelir. Bu nedenle geçmişte yaşanmış bir olay ile günümüzdeki bir gelişme arasında yalnızca yüzeysel benzerliklere dayanarak doğrudan ilişki kurulması yanıltıcı olabilir.
“Tarih tekerrür eder” düşüncesi, tarihsel bağlamların özgünlüğünü göz ardı etme tehlikesi taşımaktadır. Benzer nedenler her zaman aynı sonuçları meydana getirmediği gibi, daha önce etkili olmayan yeni unsurlar tarihsel sürecin yönünü değiştirebilir. Dolayısıyla tarih, geleceği kesin biçimde öngörmeyi sağlayan bir laboratuvar olarak kullanılamaz.
Bununla birlikte tarih bilgisinin günümüzü anlamada önemli bir işlevi vardır. Tarih, toplumsal ve siyasal eğilimlerin hangi koşullar altında ortaya çıktığını, zaman içinde nasıl değiştiğini ve hangi sonuçlara yol açtığını gösterebilir. Böylece gelecekte yaşanabilecek gelişmelere ilişkin kesin hükümler vermese bile muhtemel şartların ve seçeneklerin değerlendirilmesini sağlar. Tarihin sunduğu temel kazanım, hazır çözümlerden ziyade tarihsel perspektiftir. Bu perspektif, mevcut koşullarda neyin kalıcı, neyin geçici ve neyin değiştirilebilir olduğunu ayırt edebilme yeteneği kazandırmaktadır.

Tarihsel Kaynakların Niteliği ve Kaynak Eleştirisi
Tarihin Peşinde’nin metodolojik omurgasını tarihsel kaynakların niteliğine ilişkin tartışmalar oluşturmaktadır. Tosh, tarihsel kaynak kavramını yazılı belgelerle sınırlandırmamakta; sözlü anlatıları, maddi kalıntıları, coğrafi unsurları, edebî eserleri, sanat ürünlerini, fotoğrafları ve filmleri de geçmişteki insan faaliyetlerinden günümüze ulaşmış kanıtlar arasında değerlendirmektedir. Böylece tarih araştırmasının kapsamı, devlet arşivlerinde muhafaza edilen resmî belgelerin ötesine taşınmaktadır.
Eserde birincil ve ikincil kaynaklar arasındaki ayrımın tarih araştırmaları açısından temel nitelikte olduğu kabul edilmektedir. Bununla birlikte bu ayrım mutlak ve mekanik değildir. Genel olarak incelenen olay veya dönemle çağdaş olan belgeler birincil kaynak kabul edilse de bir kaynağın olayla zamansal yakınlığı, onun güvenilirliğini kendiliğinden garanti etmez. Olayın doğrudan tanığı tarafından kaleme alınmış bir metin de kişisel çıkarlar, ideolojik kabuller, yanlış algılama veya bilinçli çarpıtma nedeniyle güvenilmez olabilir.
Bu nedenle kaynak eleştirisi, yalnızca belgenin gerçek olup olmadığının belirlenmesinden ibaret değildir. Tarihçi öncelikle belgenin kim tarafından, ne zaman, hangi şartlarda ve hangi amaçla üretildiğini araştırmalıdır. Ardından metnin dili, biçimi, hitap ettiği kişi veya topluluk, içerdiği bilgilerin dönemin şartlarıyla uyumu ve başka kaynaklarla doğrulanıp doğrulanamadığı incelenmelidir. Dışsal eleştiri belgenin özgünlüğüne yoğunlaşırken içsel eleştiri belgenin anlamını, yazarının niyetini ve verdiği bilgilerin güvenilirliğini sorgulamaktadır.
Tosh’un kaynaklara yaklaşımındaki en önemli noktalardan biri, taraflılığın bir belgeyi bütünüyle değersiz hâle getirmediği düşüncesidir. Bir metnin olgusal anlatımı güvenilir olmayabilir; ancak içerdiği çarpıtma, metni meydana getiren kişinin zihniyetini, çıkarlarını ve dönemin siyasal çatışmalarını açığa çıkarabilir. Böylece kaynağın zayıflığı, farklı bir araştırma sorusu bakımından tarihsel değere dönüşebilmektedir.
Tarihçi, kaynakların edilgen bir okuyucusu değildir. Belgeler kendiliğinden konuşmadığı için tarihçinin onlara anlamlı sorular yöneltmesi gerekir. Bununla birlikte araştırmacı, başlangıçta oluşturduğu varsayımları kaynaklara zorla kabul ettirmemeli; belgelerin araştırmanın yönünü değiştirmesine açık olmalıdır. Kaynak yönelimli araştırma ile sorun yönelimli araştırma arasında kurulması gereken denge burada önem kazanmaktadır. Araştırma sorusu kaynak seçimini yönlendirmeli; fakat kaynaklardan elde edilen beklenmedik bulgular da araştırma sorusunun yeniden düzenlenmesine imkân vermelidir.
Arşivlerin Sessizliği ve Tarihsel Temsil Sorunu
Eserin kaynak anlayışından hareketle ulaşılabilecek önemli sonuçlardan biri, arşivlerin geçmişi eksiksiz ve tarafsız biçimde temsil etmediğidir. Geçmişten günümüze ulaşan belgeler, bütün toplumsal kesimler tarafından eşit miktarda üretilmemiştir. Devletler, kiliseler, şirketler ve bürokratik kurumlar düzenli kayıtlar meydana getirdikleri için tarihsel anlatılarda daha görünür olmuştur. Buna karşılık okuryazar olmayan topluluklar, yoksullar, kadınlar, işçiler ve gündelik hayatın sıradan insanları daha sınırlı miktarda yazılı belge bırakmıştır.
Bu durum, tarihçinin yalnızca kaynakların söylediklerini değil, onların sustukları alanları da değerlendirmesini gerekli kılmaktadır. Arşivde bir toplumsal grubun izine az rastlanması, o grubun tarihsel süreçte önemsiz olduğu anlamına gelmez. Belge yokluğu çoğu zaman geçmişteki iktidar ilişkilerinin ve kayıt tutma pratiklerinin sonucudur. Dolayısıyla arşiv, geçmişin doğal bir kalıntısı değil; neyin korunmaya değer bulunduğunu belirleyen kurumsal tercihlerin meydana getirdiği tarihsel bir yapıdır.
Tosh bu düşünceyi doğrudan kapsamlı bir arşiv teorisine dönüştürmese de kaynaklara ilişkin çözümlemeleri, tarihsel temsil probleminin anlaşılması için önemli bir zemin hazırlamaktadır. Tarihçinin görevi, belgelerin görünür kıldığı aktörlerle yetinmek değil, farklı kaynak türlerinden hareketle kayıt dışı bırakılan deneyimlere ulaşmaya çalışmaktır.

Siyaset Tarihinden Sosyal ve Bütüncül Tarihe
Tosh, geleneksel tarih yazımında siyaset tarihinin merkezî konumunu eleştirel biçimde değerlendirmektedir. Devletlerin daha fazla yazılı belge üretmiş olması; savaşların, diplomasinin, siyasal kurumların ve devlet adamlarının hayatlarının tarih araştırmalarında ön plana çıkmasına neden olmuştur. Dolayısıyla siyaset tarihinin egemenliği, yalnızca siyasal olayların geçmişteki öneminden değil, kaynakların üretim ve korunma biçiminden de kaynaklanmaktadır.
Yirminci yüzyılda Annales Okulu’nun etkisiyle tarih araştırmalarının kapsamı genişlemiş; tarihçilerin ilgisi seçkin bireylerden kitlelere, kısa süreli siyasal olaylardan uzun süreli ekonomik ve toplumsal yapılara yönelmiştir. İktisat tarihi, sosyal tarih, gündelik hayat tarihi, zihniyetler tarihi ve aşağıdan tarih anlayışı bu dönüşümün başlıca sonuçları arasındadır. Sıradan insanların çalışma koşulları, aile ilişkileri, inançları, korkuları, alışkanlıkları ve dünyayı algılama biçimleri meşru tarihsel araştırma konuları hâline gelmiştir.
Annales geleneğinin savunduğu bütüncül tarih anlayışı, siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmelerin birbirinden bağımsız biçimde incelenemeyeceği düşüncesine dayanmaktadır. İnsan davranışları yalnızca siyasal kararlarla veya ekonomik çıkarlarla açıklanamaz. Toplumsal kurumların, düşünsel geleneklerin, kolektif zihniyetlerin ve maddi şartların birlikte değerlendirilmesi gerekir.
Bununla birlikte Tosh, bütüncül tarih idealinin uygulamadaki güçlüklerinin de farkındadır. Bir tarihçinin bütün kaynak türlerine hâkim olması ve insan hayatının bütün boyutlarını aynı araştırmada birleştirmesi neredeyse imkânsızdır. Araştırmanın kapsamı genişledikçe coğrafi veya kronolojik alanın daraltılması gerekmektedir. Bu nedenle bütüncül tarih, çoğu zaman yerel tarih veya mikro tarih ölçeğinde gerçekleştirilebilir. Burada ortaya çıkan paradoks, insan deneyiminin tamamını kavrama idealinin araştırma alanını küçültmeyi zorunlu kılmasıdır.
Birey, Yapı ve Tarihsel Değişim
Eserde tarihsel değişimin açıklanmasında birey ile yapı arasındaki ilişkiye özel önem verilmektedir. Geleneksel siyaset tarihi, tarihsel süreci çoğunlukla devlet adamlarının kararları ve kişisel özellikleri üzerinden açıklamıştır. Yapısalcı ve sosyal bilimlerden etkilenen yaklaşımlar ise ekonomik ilişkilerin, toplumsal sınıfların ve kurumların belirleyiciliğini öne çıkarmıştır.
Tosh bu iki yaklaşım arasında tek yönlü bir tercih yapmamaktadır. Bireyler tarihsel süreçte karar alan ve eylemde bulunan aktörlerdir; ancak bu eylemler sınırsız bir özgürlük alanında gerçekleşmez. İnsanların önündeki seçenekler, kendilerinden önce oluşmuş siyasal kurumlar, ekonomik şartlar, toplumsal roller ve kültürel kabuller tarafından sınırlandırılmaktadır. Buna karşılık yapılar da insan eyleminden bağımsız ve değişmez varlıklar değildir. Tekrarlanan davranışlar zamanla kurumlara dönüşmekte; sonraki kuşakların eylemleri ise bu kurumları yeniden üretmekte veya değiştirmektedir.
Tarihsel süreç bu nedenle bireysel irade ile yapısal koşullar arasındaki karşılıklı etkileşimin sonucudur. Tek nedenli açıklamalar, tarihsel olayların karmaşıklığını anlamakta yetersiz kalır. Bir siyasal devrim yalnızca liderlerin kararlarıyla, yalnızca ekonomik krizlerle veya yalnızca ideolojik gelişmelerle açıklanamaz. Tarihçi, farklı nedenlerin belirli bir bağlamda nasıl bir araya geldiğini ve birbirlerinin etkisini nasıl değiştirdiğini ortaya koymalıdır.

Tarih Yazıcılığında Anlatı ve Çözümleme
Tosh’a göre tarihsel araştırmanın anlam kazandığı temel aşamalardan biri yazma sürecidir. Tarihçi, araştırmasının sonuçlarını önceden bütünüyle belirlenmiş bir düşüncenin basit raporu olarak yazıya geçirmez. Yazma sırasında olaylar arasındaki ilişkiler kurulmakta, nedenler önem sırasına konulmakta ve tarihsel sürecin anlamı yeniden düşünülmektedir. Bu nedenle tarih yazıcılığı, araştırmanın sonunda gerçekleştirilen mekanik bir işlem değil, tarihsel bilginin üretildiği aşamalardan biridir.
Tarih yazımının üç temel unsuru betimleme, anlatı ve çözümlemedir. Betimleme, geçmişteki ortamın ve insan deneyiminin somut biçimde canlandırılmasını sağlar. Anlatı, olayları zamansal bir düzen içinde ilişkilendirerek değişimi görünür kılar. Çözümleme ise olayların nedenlerini, sonuçlarını ve daha geniş tarihsel yapılarla bağlantılarını açıklamaya çalışır.
İyi bir tarih çalışması, bu unsurlar arasında denge kurmalıdır. Yalnızca kronolojik anlatıya dayanan bir eser, okunabilir ve etkileyici olsa bile açıklayıcı derinlikten yoksun kalabilir. Buna karşılık yalnızca soyut çözümlemeye dayanan bir çalışma, geçmişte yaşamış insanların deneyimlerini silikleştirebilir. Tosh’un yaklaşımında tarih hem analitik hem de edebî bir faaliyettir. Tarihçinin kullandığı anlatı biçimi, içeriğe sonradan eklenen estetik bir unsur değil, tarihsel anlamın kurulmasını sağlayan yöntemlerden biridir.
Nesnellik ve Tarihsel Bilginin Sınırları
Tarihin Peşinde’nin en önemli tartışmalarından biri, tarihsel bilginin nesnelliği meselesidir. Tarihçinin geçmişte yaşanmış bütün olayları aktarması mümkün değildir. Araştırmacı, belirli konuları, dönemleri, aktörleri ve kaynakları seçmek zorundadır. Bu seçimler, tarihçinin içinde bulunduğu dönemin sorunlarından, teorik kabullerinden ve kişisel ilgilerinden bütünüyle bağımsız değildir.
Bununla birlikte tarihçinin belirli bir bakış açısına sahip olması, tarihsel bilginin keyfî olduğu anlamına gelmez. Tarihçinin yorumları kanıtlarla temellendirilmeli, karşıt verilerle yüzleşmeli ve başka araştırmacıların eleştirisine açık olmalıdır. Bu çerçevede nesnellik, tarihçinin herhangi bir değer veya bakış açısından tamamen arınması değil; kendi ön kabullerinin farkında olması, kaynaklarını eleştirel biçimde kullanması ve ulaştığı sonuçların hangi kanıtlara dayandığını açıkça göstermesidir.
Tarihsel bilginin değişebilir olması da onun güvenilmez olduğu anlamına gelmez. Yeni kaynakların bulunması, mevcut belgelerin farklı sorularla yeniden değerlendirilmesi ve yeni yöntemlerin geliştirilmesi, geçmiş hakkındaki yorumların değişmesine neden olabilir. Tarih disiplininin kendisini sürekli düzeltmeye açık oluşu, onun zayıflığından çok eleştirel niteliğini göstermektedir. Bu nedenle tarih, nihai ve tartışılmaz sonuçlara ulaşan kapalı bir bilgi alanı değil, kanıtlar üzerinden sürdürülen ve hiçbir zaman bütünüyle sona ermeyen bir tartışmadır.
Tarih ve Teori Arasındaki İlişki
Tosh, tarihsel araştırmada teorinin kullanılmasını gerekli görmekle birlikte teorinin kaynaklara hükmetmesine karşı çıkmaktadır. Teori, tarihçinin araştırma soruları oluşturmasını, dağınık veriler arasındaki ilişkileri fark etmesini ve tekil olayların arkasındaki genel örüntüleri değerlendirmesini sağlar. Toplumsal yapı, sınıf, iktidar, modernleşme ve zihniyet gibi kavramlar olmadan tarihsel malzemenin anlamlı bir bütün hâline getirilmesi güçtür.
Ancak teori, doğrulanması gereken değişmez bir dogmaya dönüştüğünde araştırmanın açıklayıcı değerini azaltır. Tarihçi yalnızca kuramını destekleyen belgeleri seçerse geçmişin karmaşıklığını önceden belirlenmiş bir modele indirgemiş olur. Sağlıklı tarihsel yöntem, teori ile kaynak arasında karşılıklı ve dinamik bir ilişki kurulmasını gerektirir. Teori kaynaklara soru yöneltirken kaynaklardan elde edilen bulgular da teorinin değiştirilmesine, sınırlandırılmasına veya terk edilmesine yol açabilmelidir.
Bu yaklaşım, eserin genel yöntem anlayışıyla uyumludur. Tosh ne teoriden bağımsız bir olgu biriktirme faaliyetini ne de bütün tarihsel gelişmeleri tek bir evrensel yasayla açıklamaya çalışan determinist sistemleri yeterli görmektedir.

Nicel Yöntemler ve Sözlü Tarih
Eserde nicel tarih, tarih disiplininin sosyal bilimlerle kurduğu ilişkinin önemli bir boyutu olarak ele alınmaktadır. Demografi, ekonomik tarih, sosyal yapı ve seçim davranışlarının incelenmesinde sayısal yöntemler, izlenime dayalı genellemelerin yerine ölçülebilir sonuçların konulmasını sağlamıştır. Özellikle geniş toplumsal gruplar hakkında daha güvenilir değerlendirmeler yapılması, nicel tarihçiliğin önemli kazanımlarındandır.
Ancak sayılar kendiliğinden nesnel değildir. İstatistiksel veriler de belirli kurumlar tarafından, belirli amaçlarla ve belirli sınıflandırma ölçütlerine göre üretilmiştir. Bu nedenle sayısal kaynakların güvenilirliği, karşılaştırılabilirliği ve temsil gücü sorgulanmalıdır. Ayrıca iki değişken arasında istatistiksel ilişki bulunması, bunlardan birinin diğerine neden olduğunu göstermemektedir. Nicel yöntemler eğilimleri görünür kılabilir; fakat bu eğilimlerin tarihsel anlamını açıklamak için nitel kaynaklara, bağlam bilgisine ve tarihçinin yorumuna ihtiyaç vardır.
Sözlü tarih ise yazılı kaynaklarda yeterince temsil edilmeyen kişilerin deneyimlerine ulaşılmasını sağlar. Sıradan insanların gündelik hayatları, çalışma koşulları, toplumsal değişimi algılama biçimleri ve duygusal dünyaları sözlü tanıklıklar aracılığıyla görünür hâle gelebilir. Bununla birlikte hafıza, geçmişi değişmeden koruyan bir kayıt cihazı değildir. Sonraki deneyimler, nostalji, toplumsal anlatılar ve bugünkü kimlikler geçmişin hatırlanma biçimini etkiler. Bu nedenle sözlü tarih, yalnızca geçmişte ne olduğunu belirlemek için değil, insanların geçmişi bugün nasıl hatırladıklarını ve anlamlandırdıklarını incelemek için de kullanılmalıdır.
Eserin Güçlü ve Tartışmalı Yönleri
Tarihin Peşinde’nin en güçlü yönü, tarihçilik mesleğinin farklı boyutlarını bütünlüklü bir yöntem tartışması içinde bir araya getirmesidir. Kaynak eleştirisi, tarih yazıcılığı, nesnellik, teori, nicel yöntemler ve sözlü tarih gibi konular birbirinden kopuk teknik meseleler şeklinde değil, tarihsel bilginin oluşumundaki birbirini tamamlayan aşamalar olarak değerlendirilmektedir.
Tosh’un karşıt metodolojik yaklaşımlar arasında kurduğu denge de eserin başlıca güçlü taraflarından biridir. Yazar, nesnellik düşüncesinden bütünüyle vazgeçmemekte fakat mutlak nesnellik iddiasını sorgulamakta; teoriyi gerekli görmekte fakat teorik dogmatizmi reddetmekte; nicel yöntemlerden yararlanmakta fakat rakamları tarihsel açıklamanın yerine koymamaktadır. Benzer biçimde bireysel iradeyi korurken toplumsal yapıların sınırlandırıcı etkisini de dikkate almaktadır.
Bununla birlikte eser, eleştiriye açık bazı özellikler de taşımaktadır. İncelenen örneklerin ve tartışılan tarih yazımı geleneklerinin önemli ölçüde Britanya ve Batı Avrupa merkezli olması, farklı arşiv kültürlerine sahip toplumların tarihçilik deneyimlerinin geri planda kalmasına yol açmaktadır. Ayrıca arşivlerin hangi iktidar ilişkileri içinde meydana getirildiği, belgelerin neden korunduğu veya yok edildiği ve belirli toplumsal grupların neden tarihsel kayıtlardan dışlandığı daha ayrıntılı biçimde tartışılabilirdi.
Sömürgecilik sonrası tarihçilik, toplumsal cinsiyet tarihi ve maduniyet çalışmaları açısından düşünüldüğünde “Kimin sesi arşive girebilmiştir?” sorusu, “Kaynak ne kadar güvenilirdir?” sorusu kadar önemlidir. Tosh’un yöntem anlayışı bu sorgulamaya elverişli bir zemin sunmakla birlikte, söz konusu temsil ve iktidar problemini nihai sonuçlarına kadar geliştirmemektedir.
