Mehmet Akif Mektebinde “Asım’ın Nesli” Olmak

0
Ahmet Sezgin

6 yaşımda gittiğim Miliç İlkokulu birinci sınıfında hep birlikte coşkuyla okuduğumuz “İstiklâl Marşı”nın sesi çok hoşuma gitmişti. Sınıfımızda kara tahtanın üstündeki İstiklâl Marşı’nın tamamını Mehmet Âkif’in fotoğrafına hayranlıkla bakarak zevkle okumuştum.

        Türkçe öğretmenimiz Temel Ayçiçek, İstiklâl Marşımızın tamamını ezberletip sınıfta okuttuğunda marşımızdan daha büyük heyecan duymuştum. Bu heyecan; Terme İmam-Hatip Lisesinde Mehmet Âkif’in okuyup tahlil ettiğimiz “Çanakkale Şehitlerine” isimli şiiriyle birlikte onun hayatına karşı da büyük bir hayranlığa dönüşmüştü. Ferhat ağabeyimin aldığı “Safahat” isimli eşsiz şiir kitabını 1982 yılında lise öğrencisiyken elimize alıp M. Rıfat ağabeyimle şiir gibi hayatını, abide karakterini ayrıntılı okuduğumuzda Kur’an-ı Kerim’den ilham alan “İslam şairi” olmasına; merhametli, adaletli, ahlaklı, onurlu ve vatansever şahsiyetine büyük bir muhabbet beslemiştik.  

       Mehmet Âkif Ersoy’un 14 yaşında yetim kalması, evininin yanması, çok uzaktaki okuluna yaya gidip gelmesi, Arapça, Farsça ve Fransızcayı çok iyi bilmesi; Halkalı Baytar Mektebini birincilikle bitirmesi, hayatın çeşitli sıkıntılarına karşı sabretmemizde bizi çok motive etmişti. Veteriner olduğu halde “Kur’an meali” yazacak kadar İslamî ilimlere haiz bir alim olması, İstanbul Boğazı’nı yüzerek geçecek kadar iyi yüzmesi, İstanbul’da güreş şampiyonluklarının bulunması; binicilik, atlama, koşu gibi başka sporlarla da ilgilenmesi, musikiyi çok sevmesi hatta ney üflemesi, kısaca çok yönlü bir aydın, ilim adamı, düşünür, yazar, şair olması; çok yönlü yetişmemizde sönmez meşale olmuştu bize.

      M.Âkif’i  kendini çok yönlü yetiştirmek için Yunus Emre, Fuzuli, Süleyman Çelebi, Nef’i, Şeyh Galib, Nabi, Şeyhülislam Yahya, Muallim Naci, Süleyman Nazif, Mithat Cemal Kuntay gibi şairlerle Evliya Çelebi, Katip Çelebi, Ahmed Naim gibi yazarları severek okuduğunu; Kur’an tefsiri ve hadis kitaplarının yanı sıra İslam klasiklerinden Şeyh Sadi’nin “Gülistan”ını, Hafız Divanı’nı, Hz. Ali’nin “Nehcül Belağa”sını,  İmam Bûsiri’nin “Kaside-i Bürde”sini, Mevlâna’nın “Mesnevi”siyle “Divan-ı Kebir”ini defalarca okuyup şerhettiğini bilmek bize büyük ilhamlar vermişti. Ayrıca Âkif’in Hassan b. Sâbit, Ka’b bin Züheyr, İm’rül Kays, Firdevsi, Feridüddin Attar, İbn-i Sina, Muhiddin Arabi, Gazzali, Muhammed İkbal gibi çok sayıda şairin eserlerinin çoğunu ezbere bilip çeviriler yaptığını; Victor Hugo, Zola, Şekspir, Tolstoy gibi Batı’nın klasik edebiyatçılarını okuyup incelediğini öğrenmek bizlere çok zengin beslenme kaynakları sunmuştu.

        Mehmet Âkif’in Çanakkale Zaferi’ni haber aldığında şükür ve sevinç gözyaşları dökmesi, İsmail dedemin de dahil olduğu “Çanakkale şehitleri” için kalp gözüyle muhteşem ve eşsiz bir destan yazması; Allah, peygamber, vatan aşkı; “Hakiki Müslümanlık, en büyük bir kahramanlıktır.” demesi, Müslüman şahsiyetimizin oluşmasında derin tesirler uyandırmıştı.

        Üstad Mehmet Âkif, vatanın işgal edilmesiyle Millî Mücadele’ye katılmak için dostu Ali Şükrü Bey ve 12 yaşındaki oğlu Emin ile cebinde “Sebilürreşad” klişesiyle İstanbul’dan Ankara’ya gelip Büyük Millet Meclisi’nde görev almıştı. Çok tehlikeli şartlarda Balıkesir, Burdur, Eskişehir, Afyon, Konya, Kastamonu, Bolu, Antalya gibi şehirleri dolaşarak cami, okul ve meydanlarda “Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz; / Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz!” diye haykırıp karamsar halkı Millî Mücadele etrafında birleşmeye çağırması ne büyük kahramanlıktı. “İstiklâl Marşı” başta olmak üzere şiir, vaaz ve sohbetleriyle gönüllerdeki din, vatan, istiklâl ateşini tutuşturması; “bir gün kendi yurdunda vatansız serseri” olmamak için millete cesaret, ümit ve bağımsızlık ruhu aşılaması, olağanüstü bir vatanseverlik ve fedakârlık örneğiydi bizler için..

        Büyük Millet Meclisi’nin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda “millî marş”ımız kabul edilen İstiklal Marşı’nı “Kahraman Ordumuza” ithafıyla “Safahat” isimli muhteşem kitabına almayarak, “O benim değil, milletimindir.” demesi; hükümetçe konan 500 liralık büyük mükâfatı kışın giyecek paltosu olmadığı halde şehit ailelerine yardım amacıyla kurulan Dârülmesâi’ye bağışlaması, dünyada eşine ender rastlanabilecek bir faziletti.

       Ülkemizin ve İslam dünyasının ayrılık, taassup, cehalet, tembellik, ümitsizlik, edepsizlik, Batı taklitçiliği, yanlış tevekkül, duyarsızlık, fakirlik gibi meseleleriyle dertlenip muhteşem şiirleriyle manzum hikâyelerinde işleyip bunlara çözümler üretmesi; hak ve hakikati samimi, cesur ve etkili bir şekilde haykıran bir istiklâl ve İslam şairi olması, bugünkü meselelerimizin teşhis ve tedavilerini anlamamızda, bu dertlerle hemhal olup ulvi meselelere kafa yormamızda çok tesirleri olmuştu.  Bizim gibi susamışları bekleyen bir kaynak gibiydi o. 

       Üniversite tahsili için gittiğimiz Samsun’da elektriği ve suyu bile olmayan bir öğrenci evinde M. Âkif’in manzum şaheseri “Safahat”, en büyük yoldaşımız ve gönüldaşımız olmuştu. “Dört kutsal sıvı” olarak tanımladığı “alın teri, kan, gözyaşı ve mürekkep”ten “kan” dışında hepsini akıtmış bir gerçek kahramandı bizim gözümüzde Âkif dedemiz. Öyleyse biz de bu damlalardan birkaçını akıtmalıyız, diyorduk. “Cehalet denilen yüz karası”ndan uzaklaşmak için gece gündüz onun gibi hem Doğu ve Batı’yı çok yönlü okumaya, ilim ve irfan sahibi olmaya gayret ediyorduk bir öğretmen adayı olarak. M. Âkif; sporcu, veteriner, yazar, vaiz, hatip, mütefekkir, Kur’an hafızı, mütercim, siyasetçi, dava adamı gibi çok yönlü üstün vasıfları olan bir eğitimci-şair olarak hem maddeten hem de manen güçlü olmamızın yegâne kurtuluşumuz olduğunu veciz şekilde dile getiriyordu.

       Mehmet Akif, “Âsım’ın nesli” için bir kutup yıldızıydı. Okudukça, yazılması kolay gibi sanılan “sehl-i mümteni abidesi” beyitlerini ezberleyip ruhumuza nakşettikçe Âkif gibi düşünmeye, Akif ruhlu olmaya ve “şiirden şuura” ermeye başlamıştık. “Muallimim diyen, olmak gerektir imanlı; / Edepli, sonra liyakatli, sonra vicdanlı.” diyordu çünkü o. Çile ve haksızlık karşısında yılmamalıyız; aşk ve sabırla azmetmeliyiz, diyorduk. Çünkü İstiklâl ve İslam Şairi, “Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak…/ Alçak bir ölüm varsa eminim, budur ancak.” diyerek bizi motive ediyordu. “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol./ Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.” sözü, en önemli yol haritamız oluyordu.

       Senlik, benlik, parti, meşrep, mezhep, cemaat, kavim taassup ve kavgasından uzak duruyorduk Mehmet Âkif gibi. Kur’an-ı Kerim’i bir hayat rehberi olarak anlamaya çalışıyorduk. Çünkü o, yüce Kur’an’ı tercüme edecek kadar İslamî ilimlere vakıf, hafız bir şair olarak “İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin, / Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için!” diyerek bizleri hurafelerden arınmış İslam’ı, İslam medeniyetimizi anlamaya davet ediyordu.

       Arkadaşı Fatin Gökmen’e öğle yemeğini birlikte yeme sözünü verdiği için yağmurlu, boralı bir bir günde bile Mehmet Âkif’in “Söz, namustur.” diyerek sırılsıklam vaziyette kilometrelerce yolu yaya gitmesi; “Âsım’ın nesli”ne muhteşem bir adamlık dersi veriyordu.

       Karakter abidesi Mehmet Âkif’in nilletvekiliyken Ankara’nın kışında tek paltosunu muhtaç birine giydirip yazlık bir ceketle dolaşması, evindeki tek kilimi bile bir fakire vermesi, Halkalı Baytar Mektebindeyken birbirilerine söz verdikleri okul arkadaşının vefat etmesi sebebiyle üç yetim çocuğunu evine alıp bakması, eşine az rastlanır merhamet ve vefa örneğiydi.

       İslam Şairi M. Âkif’in “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.” hadis-i şerifini hayatına şiar edinerek hiç eğilmeyip daima hak, hakikatten yana olması; ne büyük fazilet ve adanmışlıktı. Onun “kibir, makam hırsı, cimrilik, ikiyüzlülük, kutsala hürmetsizlik, sözünde durmamak, yetim hakkı yemek” gibi kötü huylardan nefret etmesi, yakın çağda çok zor zamanda yaşayan bir şair-yazarın Peygamber ahlakıyla ahlaklanması; bütün benliğimizi etkilemiş; şahsiyetimizin oluşmasında, “Âsım’ın nesli’ne dahil olmamızda aile ve okuldan sonra en büyük tesiri, Mehmet Âkif meydana getirmişti.

       Ecdadımıza saldıranlara ve zalimlere karşı daima dik ve onurlu bir duruş sergilemişti Mehmet Âkif: “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;/ Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem. / Biri ecdadıma saldırdı mı hatta, boğarım…/ -Boğamazsın ki!/ Hiç olmazsa yanımdan kovarım!” diye haykırmıştı “Âsım” isimli kitabında hakikatperver bir şair olarak.

        Şair-Yazar-Mütefekkir Mehmet Akif’in İstiklâl Harbi döneminde İslam ve istiklâl şairi olarak büyük itibar gördüğü halde Cumhuriyet sonrası “vatan haini”, “mürteci” muamelesi gördüğünü öğrendiğimizde nasıl da kahrolmuştuk! Millî Mücadele’ye en büyük desteği veren Sebilürreşad dergisi kapatılıp işsiz ve parasız bırakılmıştı. Dostu Şefik Kolaylı’ya “Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben, vatanı satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum.” diyerek çok sevdiği vatanından ve sevdiklerinden ayrılıp Mısır’a gitmesi, 11 yıl Mısır’da sıla özlemiyle kısmen üniversite hocalığı yaparak, çoğu zaman fakru zaruret içinde yaşamak zorunda kalması, yüreklerimizi ne çok yakmıştı.

      Bu ülkenin millî marşını karşılıksız olarak yazmış; vatan, millet ve bayrak âşığı Mehmet Âkif, 1935 yılında üzüntü, yokluk, sıla hasretinden ve bir türlü alışamadığı Mısır havasından dolayı siroz hastası olduktan sonra “Bana çok görme İlahî, bir avuç toprağını!” diyerek derin özlemini dile getirdiği vatanına Haziran 1936’da eşi İsmet Hanım ile döndüğünde parasız, hasta ve yalnızdı! En acısı da tehlikeli görülerek devlet istihbaratı tarafından takip edilip fişleniyordu. Vefatından evvel şairinin “Allah, bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın.” diyerek dua ettiği millî marşımızın, kendi medeniyetinden uzaklaşarak Batılılaşma zehrini içmiş mankurtlar tarafından değiştirilmesi için T. Büyük Millet Meclisi´ne defalarca önerge verildiğini kahrolarak okumuştuk.

  Bir dava adamı: Mehmet Akif Ersoy - Alanya Time Haber

İstiklâl ve İslam Şairi M. Âkif, 27 Aralık 1936’da 63 yaşında Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda Hakk’ın rahmetine kavuştuğunda gazetelerin çoğunun vefatını bile yazmaktan imtina etmesi, çıplak tabutunun Beyazıt Camii’ne dört hamal tarafından getirilmesi, istiklâline kavuşması için çok büyük fedakârlıklarda bulunduğu devletinden bir tek yetkilinin cenazesine katılmaması, yüreğimizi ne çok kanatmıştı. Ama ideal ve ruh aşıladığı “Âsım’ın nesli” gençler, son yolculuğunda yalnız bırakmamıştı dedelerini. Tabutu, Kâbe örtüsüyle bayrağımıza sarılmış şekilde binlerce gencin omuzlarında Kur’an ve İstiklâl Marşı eşliğinde Edirnekapı Mezarlığı’na gözyaşlarıyla defnedilmişti. Mehmet Âkif’in cenazesine katılıp Kur´an ve İstiklâl Marşını okuyarak son vazifelerini yapan üniversiteli gençlerin o gün tutuklandığını duyup bu hukuksuzluğa isyan etmiştik.

       Millî Şairimizin büyük oğlu Mehmet Emin´in 1967 yılında Beşiktaş´ta kamyon karoserinde açlık ve donma sebebiyle öldüğünü,  belediye tarafından  kimsesizler mezarlığına defnedildiğini öğrendiğimizde ne büyük utanç duymuştuk.

       Öğretmenlik stajına başladığım 19 Mayıs Lisesinde öğrencilere anlattığım ilk konu, M.Akif’in “Çanakkale Şehitlerine” şiiriydi. Yazarlık hayatımda ilk yazdığım konulardan biri de Mehmet Akif’in mümtaz şahsiyetiyle ilgiliydi. Akif Dedemizin hayalinde yaşattığı bilgili, ahlâklı ve erdemli “Âsım’ın nesli”ni yetiştirmek, ideal bir millî şahsiyet kazandırabilmek ülküsüyle büyük bir aşk, azim ve sabırla öğretmenlik mesleğine başladım İstanbul’da. Binlerce öğrencimin yüreğine inanç, sevgi ve merhametle dokunmaya; “İstiklâl Marşı”mıza ruhunu veren “istiklâl, bayrak, millet, din, Hak, ezan, şehadet, hilâl, vatan, hürriyet” gibi değerleri onlara vermeye; Allah, vatan yolunda M.Akif’i her yönüyle örnek bir şahsiyet olarak tanıtmaya gayret ettim. İstiklâl aşkını yaşatabilmek, millî ve manevi değerlerimizi, “Âsım’ın nesli” olmaya aday gençlerimize aşılayabilmek için yıllardır çeşitli okullarda “İstiklâl Marşımızı ve Mehmet Âkif’i Anlamak” konulu konferanslar verdim büyük bir aşkla. Yazdığım onlarca yazıyı muhteşem beyitleriyle pekiştirdim. Gül yürekli öğrencilerime başta İstiklâl Marşı olmak üzere birçok şiirini ezberletip ezbere güzel okuma yarışmaları düzenledim. Mezun ettiğimiz öğrencilerime çektiğimiz dertlerin teşhis ve tedavilerini en doğru şekilde dile getiren “Safahat” isimli kitabını alıp okumak şartıyla hakkımı helal edeceğimi ifade ettim yıllarca. Çünkü o, istikbalimizi de aydınlatan şairdi. Mehmet Âkif âşığı M.Rıfat ağabeyim 30 Kasım 1996’da özel harekat polisiyken Siirt’te şehit olduğunda al bayrağımızın gölgesindeki mezar taşına da Âkif’in şu dörtlüğünü yazdırmıştım: “Gök kubbenin altında yatar al kan içinde, / Ey yolcu, şu topraklar için can veren erler./ Hakk’ın bu veli kulları, taş türbeye girmez;/ Gufrâna bürünmüş, yalnız Fatiha bekler.” Çünkü o, şehitlerin ruhlarının da tercümanı olan İslam şairiydi.

       28 Şubat 1997 darbesi sürecinde “İstiklâl Marşı”mızın lâikliğe aykırı diye “10. Yıl Marşı”yla değiştirilmek istenmesine şiddetle karşı çıktım. Öğrencilerimle cesur ve onurlu bir şekilde “Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın./ Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.” mısralarını ilk mecliste ilk defa okunur gibi haykırmıştık bedeli ağır olsa da. Öz değerlerimize yabancılaşan “mankurt”ların mukaddeslerimize saldırdığı, onu sevip anlatmanın bile cesaret gerektirdiği “28 Şubat darbesi” sürecinde “öz vatanında parya” muamelesi görmüştük biz de. Manevi bir talebesi olarak gönlümüzün tercümanı olsun diye “Safahat”ındaki ölümsüz şiirleri vasıtasıyla manevi şahsiyetiyle bir söyleşi yapıp önemli bir gazetede yayımlatmıştım. Çünkü Âkif Üstadımız, “Vatan sevgisi imandadır.” prensibine sımsıkı sarılmış; vatan muhabbeti “mukaddesatı için çırpınan yürekte olur” diyen, İslam ve millet âşığı büyük bir şair ve dava adamıydı.

       Türk dili ve edebiyatı öğretmeni olarak “Âsım’ın nesli”ni yetiştirmeye gayret edip 7 yıl aşkla görev yaptığım okulun isminin “Mehmet Âkif Ersoy Anadolu Lisesi” olarak değiştirilmesine vesile olmanın onurunu yaşadım. Yaptırdığımız “Mehmet Âkif Köşesi ve Kitaplığı”nda onun biyografi ve kitaplarıyla birlikte hakkında yazılmış kitaplara yer vererek öğrencilerimizin onu daha iyi tanıyıp örnek almalarını sağladık. Toprağa gömülü bir hazine gibiydi bizim için Mehmet Âkif.

       Derin bir tefekkür, aşk ve şuur halinde İstiklâl Marşımızı yazdığı Taceddin Dergâhı’nı ziyaret etmek, “Mehmet Âkif Müzesi ve Kütüphanesi”ni görmek, Birinci Büyük Millet Meclisi´ni gezmek nasip oldu. Ayrıca Edirnekapı Şehitliği’nde yanı başında bulunan “ahiret komşuları” Süleyman Nazif ve Babanzâde Ahmet Naîm Bey ile üstadın kabrinin başında Fatiha okumak bahtiyarlığına erdim. Üstad hakkında birer kıymetli kitap da yazan Eşref Edip, Mahir İz, Hasan Basri Çantay, Mithat Cemal Kuntay isimli dostlarını okuyup tanımaya gayret ettik.

      15 Temmuz 2016’da “ihanet” içinde olan FETÖ ile işbirliği yapan emperyal güçler, 100 yıl sonra cennet vatanımızı işgal etmek amacıyla darbe teşebbüsünde bulunduğunda karşılarında “Âsım’ın nesli”ni bulmuştu. “Ezelden beri hür yaşayan”, bastığı yerleri “toprak diyerek geçme”yen, “mabedimin göğsüne namahrem eli değmesin” diyen, “şehadetleri dinin temeli olan ezanların yurdumuzun üstünde ebedi inlemesi”ni isteyen Müslüman Türk milleti; istiklâl ve istikbaline kasteden alçaklara karşı “Hangi çılgın bana zincir vuracakmış?” diyerek “kükremiş sel gibi” coşmuştu. İmanlı ve cesur “Âsım’ın nesli”; hainlerin perdelerini yırtarak “iman dolu göğsü” ile tankları, bombaları çiğneyip söndürmeyi bilmişti. M. Âkif’in “Tükürün milleti alçakça vuran darbelere! / Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere!” sözünü kendisine şiar edinen onurlu ve kahraman “Âsım’ın nesli”; emperyalistlere ve hain kahpelere karşı direnip namusunu çiğnetmemişti.

Mehmet Akif Ersoy vefatının 86. yılında şiirleri ve sözleri ile anılıyor! Mehmet Akif Ersoy kimdir, nerelidir, kaç yaşında vefat etti? İşte Mehmet Akif Ersoy'un kısaca hayatı... - Magazin Haberleri

  1. Âkif’in umut bağladığı “Âsım’ın nesli”; Allah ve vatan yolunda “yurdumuza alçakları uğratma”mış, “hayâsız akın”ları başlatanlara “O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak.” diye elinde ay yıldızlı al bayrağı, camisinde ezan ve selası, göğsünde imanı ve dilinde “Allahuekber” nidalarıyla haykırmış; “Millî Mücadele ruhu”yla yüz yıl sonra küllerinden yeniden dirilmişti. Onun “Çanakkale Şehitleri”nde “Âsım’ın nesli… diyordum ya.. nesilmiş gerçek: / İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.” diyerek övdüğü, ruhunda canlandırıp güvendiği ahlaklı, vatansever ve cesur “Âsım’ın nesli”; Millî Mücadele’den sonra 15 Temmuz’da da meydana çıkarak Mehmet Âkif’i mahcup etmemişti. Çünkü milletin her ferdi, M. Âkif Dedelerinin ismi gibi Mehmetçik idi.

       Üstad: “Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince / Günler, şu heyulayı da er geç silecektir./ Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma/ Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir?” demişti. Hayattayken kıymeti bilinmese de İstiklâl Marşı eski dönemde birileri tarafından değiştirilmek istense de cenazesinde bir tek devlet yetkilisi bulunmasa da manevi mimarlığını yaptığı “Âsım’ın nesli”, Âkif’i çok sevmekte; rahmetle yâd edip emanet ettiği mukaddeslere sahip çıkmaktadır. İstiklâl Şairi: “Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz; / İnler ‘Safahât’ımdaki Hüsran bile sessiz!” demişti derin bir hüzünle ama “Âsım’ın nesli”, onun dertleriyle dertlenmekte. İstiklâl ruhuyla millî ve manevi kıymetlerimizi dile getiren İstiklâl Marşımızı şuurla okuyup idrak etmeye, “Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl.” diyerek yaşatmaya devam etmektedir.

       Mehmet Âkif’e karşı teşekkür, takdir ve vefanın bir nişanesi olarak “Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü”, 2018 yılında manevi şahsiyetine verildi. Başmuharriri olduğu, yakın zaman da benim de bir yazımın yayımlandığı “Sebilürreşad Mecmuası”, vefalı torunu Selma Ersoy Argon Hanım tarafından çıkarılıp fikriyatı devam ettirilmekte. En önemlisi de İstiklâl Marşımızın resmî marş olarak kabul edilişinin 100. yılı olan 2021 yılı; “İstiklâl Marşı”mızdaki ruhu, onun şiir, fikir ve gönül mirasını istikbale taşıyabilmek için Cumhurbaşkanımızın desteğiyle TBMM tarafından “İstiklâl Marşı Yılı” kabul edildi. Mehmet Âkif’in vefat ettiği evin “Mısır Apartmanı Hatıra Evi” olarak açılması, Burdur’da M. Âkif Ersoy Üniversitesinin kurulup adına vakıf oluşturulması, TBMM’de “Mehmet Âkif Köşesi”nin oluşturulması, İstiklâl Marşı’nın yazma hikâyesinin anlatıldığı “Âkif” filminin çekilmesi, birçok okula isminin verilmesi, hakkında yüzden fazla kitap yayımlanması vs; çok anlamlı olmuştur. Lakin Mehmet Âkif´in Safahat´ını, vaazlarını, tefsirlerini, İstiklâl Savaşı hitabelerini, yıllar sonra ortaya çıkıp basılan kısmî Kur´an Meali´ni, mektuplarını, makalelerini,  hayatı ve eserleri hakkında yazılan kitaplarını okuma ve anlama çabası içinde olmamız, hatıralarına sahip çıkmamız gerekmez mi?

       İslam Şairi Mehmet Âkif; 63 yıllık destansı bir hayatında “Âsım’ın nesli”ne her zaman rehberlik edecek ölümsüz üç eser bıraktı: Birincisi, her zaman yürekten okuduğumuz, hilal ve yıldızlı al bayrağımızı göndere çeken, istiklâl ve istikbalimizi haykıran, bizi birleştiren, dünyanın en güzel “İstiklâl Marşı”. İkincisi, şiirlerinin toplandığı “Safahat” isimli şaheseri, üçüncüsü de çok az Müslümana nasip olabilecek “ahlak abidesi hayat”ı. İşte bu büyük kıymetlerle M. Âkif, bu millete geçmişte “mektep” ve “meşale” olmuştu, istikbalde de olmaya devam edecektir inşallah.

        İslam âlemindeki büyük ahlaki, ilmî, fikrî çöküntüye son vermek için mücadele veren Mehmet Âkif Üstadımızın “Safahat”, “Süleymaniye Kürsüsünde”, “Hakk’ın Sesleri”, “Fatih Kürsüsünde”, “Hatıralar”, “Âsım”, “Gölgeler” isimli 7 ayrı şiir kitabından oluşan “Safahat” isimli muhteşem eserini okuyup anlayarak ruhumuza ve hayatımıza hâkim kılmaya ne dersiniz? “Âsım´ın nesli diyordum ya, nesilmiş gerçek./ İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek!” diyen Mehmet Âkif´in idealindeki “Âsım´ın nesli”ni yetiştirebilmek, “istiklâl ve Çanakkale ruhu”yla, “Türkiye yüzyılı” vizyonuyla “kızıl elma”mızı gönüllerde mayalayıp “diriliş medeniyeti”ni inşa edebilmek için Mehmet Âkif’in hayatı, şahsiyeti, mücadelesi, fikir ve sanatı, özellikle de “Safahat” isimli muhteşem eseriyle istiklâl ve istikbalimizi haykıran, “millî mutabakat metnimiz” İstiklâl Marşımızın anlam ve ruhu; her yönüyle çeşitli faaliyetlerle daha yoğun ve şuurlu olarak yeni nesillere aktarılmalı; ruh ve mefkure aşısıyla onlara ideal bir millî şahsiyet kazandırılmalıdır.

        Şair-Yazar-Mütefekkir-Dâva Adamı Mehmet Âkif gibi abide ve yıldız şahsiyetleri anmaktan ziyade daha doğru anlayıp “Âsım’ın nesli”ni yetiştirmeye ihtiyacımızın olduğunu idrak etmeliyiz.

About The Author

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir