kadın

Küçürek Hikaye-

 

Tek bir kelime yazılıydı -şimdi- kısa mesajda:

‘Peki’

Bu da neydi şimdi? Neval’in çok kuvvetli şekilde başı zonkladı, yeniden. Başı döndü, kusacak gibi oldu. Başı ve midesi ile uğraşırken gözüne söz geçirecek gücü kalmadı. Gözyaşları aniden boşalıverdi. Elindeki telefon istemsizce yuvarlanırken göz çeperleri gözyaşlarını bir anda tutukladılar. Ani bir refleksle kanepeye boylu boyunca uzandı. Çok sıkıldığı, kendini yalnız ve çaresiz hissettiği zamanlar yaptığı gibi ellerini başının altına yastık yaptı; sırt üstü yattı ve ayaklarını birleştirerek dizlerini karnına kadar çekti. Nefes almadan durdu birkaç saniye.

Tüm anlarda bir değişik ve ters köşeydi bu Neval. Tam rahatlayacakken yine her zaman yaptığı gibi bir hışımla kalktı, doğruldu… Doğrulması ile bir, gözlerinde biriken yaşlar oluk oluk akmaya başladı. Ağladı, ağladı, ağladı… Ağlarken bir yanı mutluluk bir yanı keder içindeydi. Bir müddet sessiz ama bol yağışlı ağladı. Sonra kendiliğinden duruldu. Kalp atışları sakinleşti. Ansızın bir şimşek çaktı ve klavyesinin başına geçti. Aylardır ilk kez şu satırları yazdı:

‘Ey kalbim

sevmek bir yangın

sevilmemek bir hicran

-ah şu ateş içinde-

görülmemek ne derin

uçurum

Ey kalbim

ama biliyorum

sen benden de büyük

bir azap içindesin

Çığlık çığlığa her titreyişte

duyulmamaksa

yanmaktan da öte

acı

Ey kalbim

Ateşe tutunmak için

hicranı dindirmek

ufukta görünmek için

çırpınmak çırpınmak

çırpınmak

-ne nafile

bir

umut-

Ve her kanat çırpışta

inadına inadına uzağa düşmek

görülmemek

bilinmemek

duyulmamaksa

Ah kalbim

duyulmamak

-İşte bu hal-

varlığı hiçe sayan

karanlıkta boğulmak

ve dipsiz bir kuyuda

-beyaz bir boşluk-

ölüm

eyvah

tanınmamak mı dedin

sus

sus

kalbim

ölüm alnındaki

ateşinle güzel…

Güzel bir kadın papatya tarlasından zevk alıyor, güzel bir kadın çiçek  bahçesinde uzanıyor, güzel bir kız dışarıda dinleniyor, eğleniyor, çiçek  tutuyor, mutlu genç bayan ve bahar yeşili doğa, uyum kavramı. — Stok

Yazdığı şiirdi. Evet bir şiirdi: Artık tatlı bir ninni gibi gelen baş ağrısının verdiği kuvvetle hafızasını yokladı. Evet, aylardır ilk defa klavyesini eline alıyordu, doğruydu. Ama bir farkla: Yazdığı bu şiiri, son yazdığı şiirden en az on yıl sonra yazıyordu…

Sanki aklının bir köşesinden değil de tam da yüreğinin derinliklerinden bir ses geldi, gecenin karanlığında sessiz bir çığlık gibi Neval’den:

‘Ah aşk…’

Çığlığın ardı sıra insana huzur veren sessizlik kapladı her yanı. Neval’in eli klavyeden düştü. Uyuyakalmıştı. Sabaha kadar mışıl mışıl uyudu. Bu uyuma bir kaçış mıydı, bir intikam mı, bir kehanet mi? Kimseler anlamadı. Ya Neval? Acıdan mı uyudu, sevinçten mi? Ağrıları hâlâ var mıydı? Yoksa acısını yine içine mi gömmüştü? Gece bile soramadı bu soruları; sustu…

Sabah ateşler içinde sayıklayarak uyandı Neval. Aslında tam da uyanma denemezdi buna. Yarı baygın gibiydi ve oldukça bitkindi. Sanki yatak odasında değildi de bambaşka bir âleme uyanmıştı…

Kesik kesik nefes alıyor; bir başını, bir karnını iki eliyle tutuyor; başını ve karnını her tutuşunda birbiri ile bağlantısı olmayan kelimeleri haykırıyordu boş tavana. Üstelik sanki tavanda belli belirsiz harfler, kelimeler görüyordu:

-yangın…

-uçurum…

-azap…

-acı…

-umut…

-peki…

-nafile..

-ÖLÜÜMM…

Bu son sözü avazı çıktığı kadar haykırmıştı.  Bu haykırışla bir şey sanki kuvvetli bir şekilde çarptı. Ona öyle geldi ki bir çelik kapı ya da pencere hızlıca açılıp kapandı. Neval kendi sesine değil de bu metal sese irkildi. Birden gözlerini yatağının karşısındaki saat asılı duvara sabitledi ve az evvel haykıran o değilmiş gibi hafifçe gülümseyerek sustu. Metal ses bu sefer kararlı ama müşfik bir sese dönüşmüştü. Sesin, bir erkeğe mi bir kadına mı ait olduğu anlaşılmıyordu ama kesinlikle duygu ve akıl yüklü bir insan sesiydi bu. Öylesine şifa dolu bir sesti ki daha birkaç dakika önceki perişan ve korku dolu Neval’den eser kalmamıştı. Neval sese yöneldi… Yönelirken içi ürperse de içine dolan ılıklık onu yeniden rahatlattı. Yüzü gülümseyişle şaşkınlık arasında gidip geliyordu…

-Neval, kendini topla ve kulağını bana ver.

-Ne, kim? Sen de kimsin? Ya da nesin?

-Korkma Neval, benim. Korkmadan beni dinle…

-Ama sen? Sen neredesin, görmüyorum seni.

-Görürsün Neval. Sadece sakinleş ve beni dinle.

Neval, yatağında doğruldu; tam sakinleştim derken tekrar ürperti nöbetlerine girecekti ki sanki görünmez bir el, onun başını okşadı; görünmez bir dil kulağına yavaşça fısıldadı:

-Neval sesi dinle, sana iyi gelecek bu.

Neval, elden ve kulağına üflenen tembihten büyülenmiş gibiydi; hiç tereddüt etmeden yüzündeki huzur dolu bir tebessümle:

‘Peki’ dedi.

Sonra duvara döndü, oradaki müşfik sese de aynısını tekrarladı: ‘Peki…’

-Peki seni dinleyeceğim. Zaten yapabileceğim bir şey de yok. Aylardır yalnızım ve bir haftadır da sokağa çıkma yasağı var.

‘Evet’ dedi, duvardaki ses: ‘Biliyorum’

-Nasıl biliyorsun? Sen her şeyi bilir misin?

-Her şeyi bilmem belki ama bazı şeyleri biliyorum. Sen, ya sen, her şeyi bilir misin Neval?

-Bilmem tabi. Mesela senin, senin adını bile bilmiyorum.

-Benim adım mı? Adım bu kadar önemli mi?

 – Adlar, sıfatlar önemlidir tabi. En azından ben önem veririm isimlere.

Bu son cümleyi söyler söylemez Neval’in göğsüne bir ağrı saplandı. Sağ eliyle kalbine elini götürdü hemen o an.

‘Kalbin mi ağırdı’ dedi Ses.

-Evet, ne tuhaf! Ben aylardır baş ve karın ağrısı çekiyorum. Onlar bitti, şimdi kalbim ağrıyor.

-Ağrıyor mu? Acıyor mu?

-Bilmem ki! Hem benim bilemediğimi sen nereden biliyorsun? Ya da bildiğini sanıyorsun…

Neval öfkelendiğini hissetti. Öfke deyince ‘peki‘ sözcüğü her nasılsa aklına geldi ve o söze de öfkelendiğini hissetti.

Ses, devam etti:

-Ben mi anlatmaya başlayayım, yoksa sen mi önce anlatmak istersin, Ey adını bilmediğim Ses!… diyecek oldu.

-İlla bir isim, bir ad, bir sıfat mı olması gerek, Neval?

-Neval mi? Sen benim adımı nereden biliyorsun? Burada neler oluyor? Hem madem sordun söyleyeyim, olması gerek tabii. Çağırılmak, bilinmek önemlidir.

Neval, içinden kendisine tekrar kızdı. Neden durduk yere öfkelenmişti ki yine. Üstelik, hadi öfkelenmişti, öfkesinin üstünü bir anda çizip de neden cevap vermeye devam etmişti? Bir bıçak hamlesi deldi geçti kalbini bir daha. ‘Ahh’ diye yavaşça ama acıyla fısıldadı.

-Ben senin adını biliyorum. İsimleri, sıfatları önemsediğini de. Ama şu an benim ismimin hiçbir önemi yok. Belki bir gün bana sen isim verirsin.

Neval’in aklı gelip gidiyordu; sanki ateşi de bir yükselip bir alçalıyordu.  Yine de kulağına eğilen sese verdiği sözü hatırladı; hatırladığı gibi de duvardaki sesi susacağı ana kadar dinlemeye karar verdi.

-Peki dedi, benim sormaya gücüm yok, sen anlat…

 Ses, biraz muzipçe gülümsedi. Bu gülümseyişe Neval’in canı sıkılır gibi oldu. Kendini topladı. Ses, söze sanki biraz telaşlanarak atıldı:

-Ben anlatmayacağım!

-Ya ne yapacaksın?

-Sorular soracağım.

– Sorular mı? Ama ben çok yorgunum.

(Aslında, ‘Soru sormak benim işim. Cevap alamamak da.’ Diyecekti ki vazgeçti Neval bundan.)

-Benim acelem yok, Sorularımı sorarım, gerekirse giderim. Sen ne zaman cevap vermek istersen o zaman cevabını dinlemeye gelirim.

Neval, yatağının karşısındaki saate bakan Neval, sanki zamanı, zaman kavramını unutmuştu. Zamanın yanında tüm ağrılarını da unutmuştu. Kalp ağrısından başka…

Kalp ağrısının şiddeti öyle arttı ki aklı sanki başından uçup gitti. Aklına ‘Nasıl geldin de nasıl gideceksin ve sonra tekrar ne vakit, niye geleceksin? ‘ gibi sorular hiç gelmedi. Onun yerine, dilinden önce konuşan kalbi yeniden ‘peki’ dedi:

 ‘Peki anlaştık! Sor bakalım…’

-Ama canını acıtabilir sorular. Buna dayanabilir misin? En önemlisi de acılara rağmen hakiki cevapları verebilir misin?

Neler oluyordu? Yıllar yılı soruları hatta bu tür soruları soran Neval’di. Şimdi ise bu soruları bir Ses ona soruyordu. Soruları bir an istemediğini ve tüm soruları reddedeceğini avazı çıktığı kadar bağırarak söylemek istedi. Kalbini tuttu ve yavaşça:

-Acılar mı? Şu an kalbim acıyor. Ötesi var mı? Kalbim acıdıktan sonra ne soruların ne de benim cevaplarım bana başka acı veremez… diyebildi.

-Peki, dedi Ses… Ve devam etti:

-İlk sorumu soruyorum. Yangın nedir, nerededir?

Tam cümle bitmişti ki hiç beklenmedik bir şey oldu: Bir anda dışarıda rüzgâr çıktı. Zamanın orta yerinde yatak odasının camını bir hışımla açtı. Ses birden kayboldu, odayı büyük bir kor ateş sardı… Neval ateşler içinde, yarı baygındı. Sayıklıyordu:

-Peki… Cevap… Yangın…

(Not: Hikâye içindeki şiir de yazara aittir. )

About The Author

10 thoughts on “Peki

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir