yagmur_suyu_icilirmi_yagmur-3-min-scaled

Şehirlere de yağmur yağar. Yağmurun ne kadar yağacağı, nerelere yağacağı, ne zaman başlayıp biteceği büyük ölçüde bulutlara bağlıdır. Şehrin koşuşturmacası arasında bulutların çoğu zaman farkına bile varamayız. Ne zaman oluştu? Gökyüzünü hangi ara kapladı? Hangi rüzgârlarla nereden gelip nereye savruldu? İnsan ne zaman ki tabiat ile bağlarını kopardı, işte o zaman gökyüzünden de bulutlardan da bulutların getirdiği yağmurdan da gökkuşağındaki renk cümbüşünden de hoş bir toprak kokusundan da mahrum kaldı. Şehirde yağmur demek çile demekti. Giderler tıkanır, köprü altları sularla dolar, taşıtlar yollarda kalır, bodrum katları sular basardı. Yani kısaca yağmurda ıslanmak şehre göre değildir. Şehir yağmurun uğrayacağı en son yer olmalıdır. O yüzden bulutlar, çocukların yemyeşil çimlere uzanıp istediği kadar hayal kurabilecekleri yerlerde gökyüzünü kuşatmalıdır. Yağmur yükünü onu hasretle bekleyen toprağa boşaltmalıdır. Yağmur, en çok onu bekleyenlerin hakkıdır. Bakın ne diyor Nurullah Genç “Yağmur” adlı şiirinde:

“Toprağı kirlerinden arındırır bir yağmur.

Şemsiyesi altında yürürsün bulutların.

Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini.

Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir,

Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde.

Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin,

Mekânın fırçasında solmayan resim senin,

Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin.

Sana mümindir sema; sana muhtaçtır zemin.

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım.

Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım.”

Şair, yağmuru ve onun yağacağı yerleri ne zarif, ne derin bir şekilde anlatmış! Şairin söz ettiği o bereketli yağmuru ve onun hangi topraklara düştüğünü ben biliyorum aslında:

Yağmur, çocukluğumun sayısız günlerine tanıklık etmiştir. Karadeniz’in köylerinde ve yaylalarında yağmur eksik olmazdı. Anlık yağmurlar, uzun süreli yağmurlar, tembel ıslatan çiseler… hayatın doğal akışına uygundu. Yağmurlar bizi şaşırtmaz, korkutmaz, yaşam döngümüzü bozmazdı. Şemsiye taşımak gibi bir alışkanlığımız da yoktu. Yoğun bir yağmurda en iyi sığınak bir kuytu ya da görkemli ağaçların altı olurdu. Yağmuru ve onun yerde oluşturduğu küçük su birikintilerini ahşap evimizin penceresinden pek çok kez izlemişimdir. Yağmurun henüz düşmediği ama bulutların niyetini belli ettiği anda başlayan o telaşlı koşuşturmayı da hatırlatmam gerek. Kurumaya bırakılmış otları, ipte asılı duran çamaşırları, yakmak üzere kesilmiş odunları hızlıca toplar, ıslanmaktan kurtarırdık. Bunlar, yaşamın doğal ritmi içinde neredeyse farkına bile varmadan yaptığımız işlerdi.

Yağmur, ne zaman gelirse gelsin, bereketiyle gelirdi. Yağmurun dinişiyle gökyüzü maviliğini cömertçe sergiler; güneş, ufka gökkuşağını iliştirir; yeşilin tonları derinleşir, kuşların coşkusu artar, topraksa nihayet gerçek kokusunu salardı havaya. Derelerin coşkusuna şahit olurduk ama toprağı alıp giden sellere maruz kalmazdık. Su akar, yolunu bulurdu.

Tabiatın doğal akışında olağanüstülükler hiç mi olmazdı? Elbette hayır. Ben en çok gök gürültüsünden ve yıldırımdan korkardım. Gök gürlediğinde sanki göğün çatlayacağını, yıldırımların ise yeryüzünü kasıp kavuracağını sanırdım. Galiba bu korkuyu yalnızca ben taşımıyordum.

Bir yaz sabahı yayladaydım. Yaylada olmak demek, benim için, gökyüzüne daha yakın olmak demekti. O sabah güneş bütün cömertliğini sergiliyordu. Gökyüzü olabildiğince maviydi. Öğleye doğru yayladaki işler tamamlanmış, artık köye dönme vakti gelmişti. Çocuktum ama yayladan eve tek başıma korkusuzca dönebilirdim. Yayladan aşağıya güle oynaya inecek, dağ çilekleri toplayacak, onları bir güzel yiyecektim. Ormanlardan, çayırlıklardan, derelerden, tepelerden geçip yaklaşık bir buçuk saatte eve ulaşacaktım. Keyfim yerindeydi. Babamdan izin almıştım. Maceralı bir yürüyüş beni bekliyordu.

Güneş alabildiğine yakıyordu. Gökyüzündeki küçük bir bulut dikkatimi çekmişti. Yayladan aşağı inerken o minicik bulutun beklenmedik bir hızla büyüyüp çoğaldığını fark edince gerçekten şaşırdım. Bu kadar bulut birdenbire, ne zaman ve nasıl toplanmıştı, anlayamamıştım. Olsun, yine de keyfim yerindeydi. Hoplaya zıplaya yola devam ettim. Bazen bir çilek kümesinin yanında durup en güzel çilekleri alıp yiyordum.

Çok geçmeden bulutlar her yeri kapladı. Havada bu zamana kadar görmediğim acayip değişimler olmaya başladı. O mavi bulutlar gitti, yerini kapkara bulutlar aldı. Uzaklardan gök gürültüsü sesleri geliyordu. Yayladan aşağıya inmiştim, sıra ormandaydı. Her yer karanlıktı. Ara ara yıldırımlar çakıyordu. İçimdeki neşe yavaş yavaş kayboluyor, yerini gittikçe artan bir tedirginlik alıyordu ve adımlarım istemsizce hızlanıyordu. Bir an önce eve ulaşmam gerektiğini düşünüyordum. Belki de koşmalıydım.

Kısa bir süre sonra hayatımda duyduğum en şiddetli gök gürültüleri patladı, ardından yıldırımlar art arda düşmeye başladı. Orman zaten karanlıktı, şimdi daha da karanlık olmuştu ve ben yolu yarılamamıştım bile. Koşmaya başladım. Hızlandıkça gök gürültüsü ve yıldırım da hızlanıyor ve şiddetini artırıyordu. Bu kadar gök gürültüsü ve yıldırımdan sonra mutlaka bir yağmur gelmeliydi. “Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak” derler ya işte öyle olmuştu. Yağmur yerine dolu başlamıştı. Başlangıçta hafifçe yağan dolu giderek şiddetlendi. Dolu yağarken ormanda olmak bir bakıma şanstı. Çünkü taneler, ağaçların yapraklarına ve dallarına çarpıyor; doğrudan bana ulaşamıyordu. Öyle hızlanmış ve irileşmişlerdi ki açık alanda olsaydım kim bilir başım kaç kez yarılmıştı.

Dolu yağdıkça ağaçlardan kopan yapraklar ve kırılan dallar birer birer yere düşüyordu. Engel tanımayan dolular bana isabet ediyordu. Çaresizce gömleğimi çıkarıp başımı onunla korumaya çalıştım. Dolu hızını keserken büyük bir çayırlığa sağ salim çıkabilmiştim. Şimdi ise şiddetli bir yağmur yağmaya başlamıştı. Gökyüzünde olağanüstü şeyler oluyordu. Gök gürültüsü, yıldırımlar ve şiddetini artıran yağmurlar eşliğinde çayırdan dereye doğru iniyordum. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmuru işte o zaman gördüm. Böyle devam ederse derenin taşması içten bile değildi. Ve benim bu dereden geçmem şarttı. Dere görünmüştü, büyük bir su kütlesi hâline gelen dere, önüne çıkan her şeyi sürükleyecek kadar kudretli görünüyordu. Büyük bir ağacın altında üstümdeki elbiseleri çıkartıp iyice sıktım. Sonra kuru elbise niyetine onları tekrar giyindim ve o ağacın altında beklemeye başladım. En iyisi beklemekti. Bu bekleyiş bir yağmurun bitmesi içindi. Şimdi ise esas beklediğim çocukluğumun yağmurlarının şehirlere değil dağa, taşa, toprağa, çöle yağmasıydı.

About The Author

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir