Didam
Kırkını çoktan geçmiş olan ağabeyim ve ihtiyar adam, evin önündeki asırlık meşe ağacının gölgesinde karakeçi kılından dokunmuş, ortası yıpranmış, kenarları lime lime olmuş eski püskü çul kilimin üzerine bağdaş kurup karşılıklı oturmuş, çay içip sigara tüttürüyorlardı. Konuşmalarından anlaşıldığı kadarıyla tanışıklıkları ve dostlukları eskiye dayanıyordu.
Temmuz ayının başlarında, öğle üzeri köye gelen bu ihtiyar, her yıl köylünün kap kacağını kalaylayan kalaycıdan başkası değildi. Trenden inmiş, kendini hissettirmeye başlayan o sıcakta ağır aksak adımlarla, yavaş yavaş köye kadar yürümüş; vaziyete göre ilk uğradığı eve, yani ağabeyimin evine postu sermeye niyetlenmişti.
Hayatın ağır yükü bu iri kıyım adamın omuzlarını çökertmiş, gözünün ferini zayıflatmıştı. Yüksek sesle konuşuyor, ancak -sigaradan olsa gerek- sesi boğuk boğuk çıkıyordu. Derin derin nefes alıp verirken omuzları inip kalkıyordu. Yanık yüzlüydü. Buruşuk ve nasırlı elleri, yüzünden daha yanıktı. Ateşin karşısında iş yapmak elbette kolay değildi.
“Didam” (dedem) kelimesini sık kullandığı için köylüler ondan “Didam” diye bahsederdi. Şivesi farklıydı. Nereli olduğunu bilmiyorum, ama uzak bir yerlerden geldiği belliydi.
Yeğenimle ben, az ötede zıplama özelliğini kaybetmiş, küçüle küçüle anca iri bir yumruk kadar kalmış plastik, kirli sarı topu tekmeliyorduk. Ağabeyim bizi çağırdı. Oyunu bırakıp yanlarına gittik.
İhtiyar adam, başındaki -maviyken neredeyse griye dönüşmüş- soluk işçi şapkasını geriye doğru itti. Bizi iyice süzdükten sonra derin bir nefes aldı. Kaba ve boğuk sesiyle “Didam, benim aygıtlarım Kaburgalı’nın evinde kaldı. Onları getiriverseniz, ne iyi olur.” dedi. Yüz ifadesinden, ses tonundan buna ihtiyacı olduğu belliydi ve yardım diler gibiydi.
Aralarında konuşup anlaşmışlar ki ağabeyim, onun bu isteğini tasdikleyen talimatı verdi: “Bizim eşeği alın, Memmet emminin aygıtlarını Kaburgalı’nın evinden getirin.”
Bu cümleden anlaşılacağı üzere aygıtları getirme işi benim, yeğenimin ve ağabeyimin hımbıl boz eşeğinin üzerine kalmıştı. Aslında biraz naz, hatta itiraz edebilirdik. Ancak bizim için çok önemli iki vaat, iki söz üzerine aygıtları getirmeyi tereddütsüz kabul ettik. Üstelik temmuz sıcağına ve bilmediğimiz yola rağmen.
İhtiyar kalaycı, benim okumaya düşkün olduğumu öğrenmiş olacak ki bana “Didam, sana gazevete”, yeğenime de “Didam, sana da bir dodük alacağım. Yeter ki siz aygıtları getirin.” dedi. Gazete ve düdük kolayca ikna olmamıza yetmişti. Sanırım ben on on bir yaşlarındaydım, yeğenim de altı yedi.
Kaburgalı’nın evi komşu köyün bize yakın bir mahallesindeydi. Bunu biliyordum, fakat kim olduğunu bilmiyordum. Evin olduğu yeri trenle gelip geçerken uzaktan görüyordum, ama hiç o tarafa gitmemiştim. Mesafe beş kilometreden aşağı değildi. Git gel, neredeyse on kilometreden fazlaydı. Kaç saatte gidilip gelineceğini kestiremiyordum.
Ağabeyim, düzgün yolu olmayan bu yere nasıl gideceğimizi kendince ayrıntılı bir şekilde tarif etti. “Kaypaktaş’tan geçin, Yandam’a doğru ağın, Bağyeri’nden dolaşın, Kızgınçukur’un gediğinden aşın, Yapağılar mezarlığının yanına varınca demiryoluna inmeden karşıya bakın. Yamacın üstündeki düzlükte üç ev vardır. Ortadaki ev Kaburgalı’nın evi.” İki de uyarı: “Tren yolunu geçerken dikkat edin ha! Eve varırken dikkat edin, köpek vardır ha!”
Arada birkaç büyük tepe, iki tane de susuz dere var. İnişten ineceğiz, dereyi geçip yokuştan çıkacağız, tepeleri aşacağız. Bir kez daha inip çıkacağız, nihayetinde Kaburgalı’nın evine varacağız. Aygıtları alıp döneceğiz.
Güneş zevale ermiş, sıcak iyice bastırmıştı. Hımbıl boz eşeği çekip, muhtelif sineklerin eşliğinde olmayan yola düştük.
Sinekler boz eşeği de bizi de rahat bırakmıyordu. Zavallı hayvan bazen kuyruğunu, bazen başını sağa sola sallayarak ya da kulaklarını ileri geri oynatarak sineklerin şerrinden korunmaya çalışıyordu. Biz de fırsat buldukça yüzümüze, başımıza konan sinekleri elimizle kovuyorduk.
Sineklere rağmen iniş ve yokuşlarda inip düzlüklerde binerek boz eşekle yolumuza devam ettik. Birinci susuz dereyi geçtik, tepeleri aştık, epey dolaştık. Yapağılar mezarlığına varınca demir yoluna inmeden karşıya baktık. Tarif edilen evleri gördük. Yamacın üzerindeki düzlükte birbirine mesafeli üç ev. Gideceğimiz evi hedefleyip tekrar patikalardan döne dolaşa indik, demiryolunu ve ikinci susuz dereyi geçtik, dik yamacı çıkıp düzlüğe ulaştık. Ortalık pek ıssız. Görünürde bizden ve eşeğimizden başka canlı yok. Sıcaktan kaçıp nereye, hangi gölgeye sığındıkları belli değil.
Yavaş yavaş, pürdikkat eve yaklaştık. Gerçek adını bilmediğimiz birisine “Kaburgalı” lakabıyla da seslenilmez ki. Biz de cılız bir sesle “Ev sahibi! Ev sahibi!” diye söylenmeye başladık. Allah’tan birileri duyup dışarı çıktı. Uykulu gözlerini kırpıştırarak bize bakan kirli sakallı ihtiyar bir adam. Zayıf, hafif kambur, avurtları çökük, başında alacalı bir fes. Kaburgalı, tam karşımızda duruyordu. Kendimizi tanıtıp “Kalaycı Memmet emminin aygıtlarını almaya geldik.” dedik.
Dinlenmeksizin evin bitişiğindeki incir ağacında asılı duran aygıt torbasını keçi kılından dokunmuş kara heybenin bir gözüne koyduk. Asıl rengi beyaz olan bu küçük şeker çuvalı kirden, pastan, isten siyaha dönüşmüştü. İçinde muhtemelen küçük bir körük, hayva, kalay, lehim, nişadır, üstüpü, çekiç, pense, metal makası ve ufak tefek bazı malzemeler bulunuyordu. İsten simsiyah olmuş büyük bir sacayağını (sacayak) -biz ona saacak diyorduk- da ihtiyarın yardımıyla heybenin diğer gözüne yerleştirdik. Yan tarafından açılmış, dışı kapkara is olmuş, kapları kaynatmak için kazan olarak kullanıldığı anlaşılan on sekiz litrelik bir yağ tenekesini ise elimizde taşımak zorundaydık. Çünkü heybeye sığması mümkün değildi. Onu ben elime aldım.
Yeğenim eşeği çekti, ben peşlerine düştüm. Tepemizde güneş. Gittiğimiz gibi dönüş yolculuğumuz başladı. Lakin susuz dereyi geçer geçmez bir yerlerde, olmayan yolu şaşırdık. Köyün istikametinde bulunan Kargatepesi’nin zirvesini hedefleyip yokuşu yavaş yavaş çıkmaya başladık. Zirveye varırsak evlerimizi görürüz. Çünkü o tepe, evlerimizden görünüyor.
Burada patika olmadığından ağaçların, çalılıkların arasından geçerek burnumuzun doğrusuna yokuş yukarı çıkarken heybe eşeğin üzerinden kayıp düştü. Tekrar üzerine koymaya çalışsak da durmadı. Durması da mümkün değildi.
Tenekeyi yeğenimin eline tutuşturup heybeyi omzuma aldım. Eşeğimiz yükten kurtulmuştu. Bir elinde isli teneke olan yeğenim, diğer eliyle eşeğin yularını çekiyor; ben de omuzumdaki koca heybeyle arkadan onları takip ediyordum.
Bu çıkış ne kadar sürdü bilmiyorum. Zirveye vardığımızda evlerimiz göründü. Lakin evlerin olduğu yere varmak için yine uzunca bir inişten inecek, bir susuz dere daha geçip yine yamaç tırmanacaktık.
İhtiyar boz eşek dâhil, hepimiz kan ter içinde kalmıştık. Sırılsıklam terlediğimiz yetmemiş; yüzümüz, ellerimiz, elbisemiz isli sacayağı ve teneke sayesinde siyaha bulanmıştı.
O gün, o temmuz sıcağında, üstelik öğle vakti bu zorlu görevi ve meşakkatli yolculuğu tamamlamış, aygıtları (bizi görenlerin kahkahaları eşliğinde) Didam’a, yani ihtiyar kalaycıya ikindi üzeri teslim etmiş; gazevete ve dodük uğruna siyahlara boyanmıştık.
Yeğenimle ben, gazevete ve dodük üzerine hayaller kurarken on gün sonra öğrendik ki bizim köydeki işlerini bitiren ihtiyar kalaycı Didam, başka bir köye doğru çekip gitmişti.

Çok güzel ve anlamlı hikaye, yazarın diğer eserlerini merakla okuyacağım. Tebrikler.
Yazarı için ayrı bir anlamı olduğunu düşündüğüm bu hikaye yeni nesillere bir çok noktadan etki edeceğini düşünüyorum.
Yüreğine sağlık kımetli abiciğim. Başarılı çalışmalarının devamını dilerim
Hocam, çok güzel bir hikaye olmuş. Zamanında bizimde bu tarz kandırılma hikayelerimiz vardır. Kısa bir mazi yolculuğu yaptım.
Keyif ve merakla okuduğum bir yazı.
Güzel,anlamlı bir hikaye.Allah CC kaleminize,ömrünüze bereket versin.
Başarılarınızın devamını dilerim hocam.