Sevgi

Antep’teyiz. Kardeşim Ali var yanımda. Şehrin, daha önce hiç bilmediğimiz, köhne ve ürkütücü, yoksul görüntüsüyle yürek burkan bir köşesindeyiz. Elimdeki kâğıt parçasına, eğreti bir yazıyla yazılmış adresi arıyoruz.
“Burası” diyor Ali,
kulübeden hallice ilginç yapıyı işaret ederek. Tahta üzerine ulanmış tenekeli kapının, aralık olduğunu farkedip, ayağımla usulca ittiriyorum. Karanlık bir dehlize açılıyor kapı. İçeriden yansıyan gri bulanık ışığı takip ederek, dehlizi geçiyoruz. Evin pencereleri, pörsümüş çıtalara çakılmış muşambalarla kaplı. Kış günü. Hava ayaz. Kapının sesiyle karşımızda beliren genç kadına; Nesibe hanım’ı aradığımızı, bir emaneti ulaştırmak üzere burada olduğumuzu söylüyorum. “Durman, sobanın başına gelin, ayaz çalar, üşürsünüz” diyerek, içimizi ıstınan bir samimiyetle tek gözlü evine davet ediyor bizi. Odanın tam orta yerinde, irili ufaklı dört çocuğun başına toplandığı teneke sobadan yansıyan alev ve birbirinden güzel çocukların, odayı aydınlatan ışıklı gözleri, berrak aydınlık bir diyar haline getirmiş evi… mis gibi tarhana kokuyor… “Anam” diyor kadın,
“Nesibe anam, damın akan yerine muşamba çekmeye çıktı, az ısının gelir şimdi.”
Derin bir iç çekip devam ediyor:
“Oğlu bizi bırakıp gittiyse bile, anam sahip çıktı, çekmedi elini üstümüzden…”
Bir yandan konuşuyor, bir yandan sobanın üstünde kaynayan çorbayla, çoluk çocuk öğün savuşturmak için sofra kuruyor. Nesibe ana da geliyor, ne kadar itiraz etsek de, daha meramımızı bile anlatamadan, hep beraber, ev ekmeğinin yanıda mis gibi tarhana çorbasını içerken buluyoruz kendimizi. Bakışlardaki sevginin tarifi yok… Hayatımın en unutulmaz, en lezzetli ve keyifli anları… Cennet diye tanımladığım huzur ortamı…
………
2000 li yılların başı. Uzak bir ülkede yaşayan yakınımın vasıtasıyla tanıştığım ve evlerinde bir kaç gün misafir olmak durumunda kaldığım, karun kadar zengin, bir o kadar tanınmış, özünde, iyi insanlar olduklarını düşündüğüm bir ailenin, İstanbul boğazına nâzır villasındayım. Tıpkı filmlerdeki gibi. “Vay be ne yaşamlar varmış da, haberimiz yokmuş” diye düşündüğüm pembe dünyanın; insanların sevgisizlikleri, riyakârlıkları ve manevi değerlerini kaybedip, dünyanın cezbedici rüyasına kapılışlarının, karanlık bir hapishaneye çevirdiği malikâne ve mutsuzluğun en canlı hali. Birlikte oturulamayan görkemli sofralar, aile fertlerinin bir araya gelmesiyle oluşan kavga ortamı, tıpkı bir morgu andıran soğuk ve katı duvarlar, asık suratlar, çıkar ilişkileri, türlü entrikalar… Hayalkırıklığı yaşatmıştı bana, bu insanların içinde bulunduğu kaos. Aklımdaki zenginlik figürünü, bir kaç gün içinde cehenneme çevirmişti.
……
Şimdi bunlar nerden geldi aklıma?
Hastane ortamlarını oldum olası sevmem, ürkütür beni. Zira, yakın zamanda yaşadığımız salgın, benim için daha da korkutucu hale getirdi sağlık kurumlarını… kaygılar içinde, resmi bir işi halletmek üzere evime çok yakın olan Sağlık Ocağına gitmek zorunda kaldım bu gün. Belki birkaç yıldır ilk gidişim. Kapıda kuyruk, hastalar bir dizi prosedürden sonra tek tek alınıyor içeri. Nerden baksan bir saate yakın beklemem gerekiyor. Bu arada bahçe dikkatimi çekiyor. Sonbaharın kızıl rengi, kışın habercisi uçuk sarı, mevsimle inatlaşan çam yeşili ve emeğe vefa duyan birkaç mevsim çiçeği… ilmek ilmek dokunmuş kıymetli bir halıyı andırıyor bu haliyle ve kendimce yüklediğim anlamlar yüzünden, gözüme kaskatı görünen bu soğuk bina, etrafını çevreleyen, şahane bahçe sayesinde anlam değiştiriyor sanki. Bu arada; bahçede bir peyzaj mimarının dokunuşlarını ararken, nevî şahsına münhasır kişiliği ve eşsiz sohbeti ile tanıdığım Aile hekimimizin bu bahçeyi, her metre karesine sevgi ve emekle dokunarak, bir sanat eserine çevirdiğini öğreniyorum. Geçmez dediğim bir saat doğanın büyüsüyle ve bu düşünceler içinde nasıl geçiyor farketmiyorum bile… Söylene söylene geldiğim yer, içinden çıkmak istemediğim bir cennete dönüşüyor…
Demem o ki; insan, cennetin de, cehennemin de ta kendisi… ve dünya, içinde yaşayan insanlara göre cennet de olabiliyor, cehennem de… bu ikisi arasındaki ince çizgiyi ise SEVGİ belirliyor.
(Filiz Ganidağlı)