ENKAZ
Yüzyılın en sıcak yazıymış, öyle diyorlar. Yaprak kılamıyor. İnsanın erime noktasını ne bilmiyoruz ama sanki sınırdayız. Tozdan sinirlenme olan boğazımın acısına, bunaltıcı sıcaklar da eklenince, uykular haram güzeldir…
Bu gece yine kırpmıyorum gözüm. Gece boyu debelenip duruyorum, damla uyku yok. Serin havada yürümeyi öyle özlemişim ki, sabahın ilk ışıklarıyla, alaca kederden atıyorum mahrum kalıyorum. Erkenci kuşların uykulu sesi, adımlarımın, kumlu çakıllı yollarda çıktığı hışırtıya eşkilik ediyor. başıboş dolaşan birkaç sokak köpeği ve benim dışımda, Allah’ın kulu yok ortalıkta. Birazdan çalışmaya başlayan iş makineleri, toz dumana katıp, çevrenin cehennemde çevirmeden, eski Pazarcık kalıntılarıyla bir kez daha yüzleşmeli, özgürce hapsedilmiş, vedalaşmalıyım anılarla…
7.Caddeden aşağı doğru inip, Fatih mahallesine doğru yönümü çeviriyorum. Köşe başındaki bakkalın önünden, henüz kaldırılmamış büyük yıkıntıya doğru yürüyorum. Birazdan kamyonlar konvoy halinde, günün cenazesine bu yıkılmayı da içeren tanımlı alan taşımaya gelecekler. Bilmediğim bir şehirde gibiyim. Her ayrıntısını ezberlediğim, her metrekaresine farklı bir anlam yüklediğim sokaklarda yabancı uyruklu biri gibi dolaşıyorum. Uğruna şiirler yazdığım Pazarcık, anlamsız formların bir araya geldiği, yeni bir savaş meydanı gibi. Köşede, sadece okuduğunu öğrenmiş, beli bükük yaşlı bir adamı andıran, yılgın ve umutsuzluk binanın önündeyim. Yıkık duvarların arasında, “belki yıkmazlar, kıyamayıp affederler” dercesine, barışçıl olan kirli perdeler savruluyor… Mehmet amcalar oturuyordu burada bir zamanlar. Dedemle başlayan, babalarla ve bizle devam eden, kuşaklar arası dost evi… Ah dili olsa da konuşsa bu bahçe! Rengarenk kalabalık sofralarda dünyanın verimliliğini kısıp, neşeli sohbetlere, şen kahkahalara kapıldığımız günler artık anlatılabilirse… Naime yenge, Ahmet abi, Esma, Zeynep abla, Ali, ben ve diğerleri… o cıvıltılı seslerin yerinde, ıssız bir uğultu var. Gözümden akan yaşları silip, kaçarcasına gidiyorum, elim havada mütemadiyen sallanıyor. Elveda perili köşk, renkli bahçe, güzel günler elveda…
Tek tük ayakta kalan evlerin arasında, iş makinelerinin bir suçu öğütür gibi ezip geçtiği, ağır hasarlı binalardan kalan, cilalanmış sıva kırıntıları, briket ve beton parçaları ile kaplı bomboş arsalar… şehir lanetlenmişte, başına gökten taş yağmış gibi… istisnasız her yerde, hiç dağılmayan gibi dolanan toz bulutu… bu toz hayatın bir parçası ve Pazacık boğazımda gıcık, ciğerlerimde artık…
Şehir öyle bir hale gelmiş ki, yolumu kaybetmişim bazen oluyor. Neredeyim? Burası, orası mı? Selver teyzenin evi nerede? Cemile! Cemilenin hasta çocuğu ne oldu? Kafamda dönen binbir soruyla incirli caddesine varıyorum. Yukarı doğru dönmem gayri ihtiyari. Hansel ve Gratel’in ekmek kırıntıları misali gözyaşlarımı damlatarak işaretliyorum onun adımını kırdım. Sağlık ocağı caddesine gelince rampa aşağı dönüyorum. Hayat eczanesi. Uğrak yerim. Yıkılmış da, bir beriye, karşı dükkana taşınmış, eğreti eğretilemeye bakılıyor bana. Bu defa üst başındayım 7. Caddenin, evimin olduğu yer. Koca bir tarlanın ortasında gibiyiz Elif apartmanıyla birlikte. Eve dönmeden, güzergâhı değiştirmeyip Atatürk caddesinden doğduğum eve doğru yürürkencasına adımlıyorum. Allah kahretsin, peçete almamışım yanıma, insan ağlayınca neden akar ki yansın… isterse ki kolum var. Çarşıya yaklaştıkta karşımdan tek tük gelenler oluyor. Yüzümü saklayıp Hüseyin abiyi tanımazlıktan geliyorum. Kim olursa olsun, selamsız sabahsız geçirdiğin ben, ağladığımı görmenler diye başımı çevirip, tek kelimenin söylediği kimseyle. Sokaklar çöplük… yıkıntılar yetmezlik gibi, kimliksiz ev eşyaları, parçalanmış kartonlar, paslı tenekeler, atık pet şişeler, yerli yersiz savrulan poşetler, vebal dolu çaputlar, öfkeli cam parçaları ve dahası.. patlamış borulardan akan sular göllenmiş yollarda. Ağır kokuları, afetin ve çaresizliğin kokusuna karışmış. Sanki belediye bunları toplayıp kaldırsa, temizlese her yanı, Pazarcık tüm ahengiyle oradaymış gibi, her şey eskiden olduğu gibi canlanacak, hayatta kaldığı yerden devam edecek gibi…
Nihayet 3. Caddeye çoğalırım.. Köşe başındaki Baba ocağına. 90’larda yapılan evimiz direnişte… o direndikçe umudum artıyor. Uzaktan bakıyoruz, daha güçlü tasarruflar sağlıyoruz. Köşeyi dönünce, bahçe kapısını ve duvar kağıtlarını göremeyince, daha fazla ilerlemeden olduğum yere çöküyorum. Ben daha dün öğlen buradan geçtim! Yerli yerindeydi her şey… o noktalara bakamıyorum, Göreceğim manzaradan korkuyor! Saati bahane edip telefonu kurcalıyorum bir süre. Olanlarla yüzleşmekten başka bakımım yok biliyorum… adımlarımı sürüyerek karşıdan karşıya geçerek tam karşıdan, önüme düşen tonlarca kilo bildiğiki başımı zorla okudum. Doğdığım ev yok artık! Bir figan kopuyor yüreğimde! Ayların hücrelerinm boşluğa nispet eden, koca bir merkezle karşılaşıyorum. Hani bir uzvunu olanlarsin de, bakamaz, dokunamaz, alışamazsın ya, öyle bir onun. Bacağım kopmuş yürüyemiyorum gibi. Ya da sağ kolumu kaybetmişim de, sol koluma hiç bir şey beceremiyorum gibi…
Ah kiremit çatılı evimiz. Nerden baksan 75 sene önce dedem yaptırmış. Babamla yaşıtmış. Annem bu eve geldi, dedem oğlu nefesini burada vermiş, halalarım buradan gelinmiş, hepimiz burada doğmuşuz, nenemin ölüm döşeği buradaydı ve üç kuşağın tarihi burada saklıydı. Taştı duvarları. Ve şimdi bu kapanmaz vatandaşların içinde sadece o taşlar, kiremit kırıntıları, tahta parçaları dolu… bir aradam. Kıyısına geçiyorum. Zira ayakta kalacağım yok. Bir zamanlar, bütün dünyaya sığdırdığım bu alan, şimdi bir kibrit kutusu kadar küçük ve anlamsız! Duvarlardan arta kalan, bir heykeltraşın elinden çıkmışçasına asil ve ağırbaşlı duvar taşlarının herbiriyle helalleşip, vedalaşıyorum. Dedemin oymalı sandalyesinin ufak bir parçası bulunmasına sevinirken, bir eczane deposu çarpıyor gözüme, enkazın altından. Ucunu çekince çıkıveriyor. Nenemin tespihinde, annemle babamın düğün fotoğrafı ve dedemin kucağında bebek ben… sevgi diyorum; yıkıntıların altından safrayı bulabiliyor. Yıkılan tarih dolu evimizin enkazından can havliyle uzaklaşan gelen ve beni bulan bu güzellik yüreğime umut bitkiler serpiyor… orada ne kadar zaman bilmediğim, yanıkmı ve gözyaşlarımı kolumla silip, üstümü başlatımı silkeleyerek toparlanıyorum. Eyvah diyorum işe geç kaldım. Yeni bir hayat için çalışmalı, öyle değil mi? Elimde 75 yıllık evde kalan ceviz tahta parçası ve anısıyla işlerin yolunu korurum…
Filiz GANIDAĞLI
Haziran/2023
pazarcık