“Ya Ben Öleyim mi Söylemeyince”
Önemli konularda bir şeyler söyleyip yazacaksak önce kendimizi, insan ve kâinat kitabını, hadiseleri, faydalı ve nitelikli kitapları aklıselim ve kalbiselimle hikmet penceresinden bakarak okumamız gerekir diye düşünüyorum. Gönül çırasında iyi demlenirse söz, dil çaydanlığından kelam bardağına güzel dökülür; başka yüreklere ferahlık verir. Gönül kapılarını açmadan akıl penceresinden giriş yapmak, sözleri ruhsuz ve tesirsiz kılar. Gönülden konuşup yazanlara ne kadar da hasretiz değil mi?
Bilgisayarların olmadığı, herkesin kendini yazar-şair zannetmediği, yazmanın yetenek, aşk, birikim, azim ve sabır gerektirdiği; kalem, kâğıt ve daktiloyla birlikte yazmanın da çok kıymetli olduğu öyle bir zamanlar vardı ki… Klâsiklerin yüzde birini bile okumayan, okuduğunu anlamayan, öğrenciliğinde mektup, günlük ve hatıra yazmayan, çok yönlü okumayan bazı insanlar, popüler olmak hevesiyle hemen kitap yayımlıyor bu memlekette. Pişmeden, dolmadan, çile çekmeden, emek verip sabretmeden hemen olduklarını sanıyorlar. Bir memlekette okuyandan fazla yazan varsa yazılanları kim okuyacak peki?
Şair-Yazar Arif Ay: “Okumadan yazmak yaygın bir hastalık hâline geldi. Tıpkı, kitaplığında 50 tane kitap bulunmayan bir akademisyenin doktora sahibi olması gibi.” diyor. Maalesef internet çağında doğru dürüst bir paragraf yazmaktan bile aciz bazıları: “Hocam, kitap çıkaracağım, bana yardımcı olur musunuz?” diyor. “Önce çok yönlü, bilinçli oku, Türkçeyi iyi öğren. Sonra yine yazmaya devam edersen kitap yayımlama konusunu konuşuruz.” diyorum. Ama çoğu ya olumsuz tepki veriyor ya da bize daha bir şey sormuyor.
Türk şairlerinden hiçbirini okumamış, hiçbir edebî dergide şiiri yayınlanmamış kimileri, para verip matbaada “şiir” adı verdiği romantik karalamaları, “şiir kitabı” diye pazarlıyor. Çevresindeki eş ve dostları veya sosyal medyadaki arkadaşları kendilerine “şair” desinler diye mi böyle bir şeye tevessül ediyorlar, yoksa “kanka”ları mı kendilerine “gaz” veriyor? Popüler olmak, para kazanmak hayaliyle yazarlık hevesine kapılanlar, amaçlarına ulaşabilirler ama yazar, şair olamaz.
2014 yılında “Aşk Medeniyetine Yolculuk” isimli deneme kitabımı çıkardıktan sonra bir öğretmen arkadaş, kitabımız için hayırlı olsun dileğinde bulunup: “Kitabınız, hikâye mi, roman mı hocam?” diye sordu. Ben de “Deneme hocam.” dedim heyecanla. Öğretmen arkadaş: “Ahmet Hocam, kaç senedir yazıyor, kitaplar çıkarıyorsunuz. Ne zaman gerçek yazar olacaksınız?” dedi. “Nasıl yani hocam?” diye hayretle sordum. “Hocam, hâlâ deneme yapıyorsunuz ya. Denemeyi bırakıp gerçek yazılarınızı ne zaman okuyacağız?” diye sormasın mı? Daha çok şaşırdım ve üzüldüm. Yazılması ciddi bir birikimle samimi bir üslup gerektiren bu türün babasının Montaigne olduğunu, onun bu türe Fransızca “deneme” dediğini ifade etmeyi düşündüm önce ama bundan vazgeçtim. “Hocam, 30 yıldır yazıyoruz ama hâlâ deniyoruz işte. Biraz daha okuyup deneme yapalım, bir gün olur inşallah!” diye ironi yaptım ama anlamadı yine. “İnşallah hocam.” dedi. İkimiz de sabır ve merakla yıllardır bekliyoruz karşılıklı “olma”yı. “Deneme” üzerine denenmek, film gibi değil mi?
Beş yıl önce aynı okulda öğretmenlik yaptığım değerli bir meslektaşımızın ortaokulda okuyan oğlunu arkadaşın ricası üzerine 2004 model Renault Clio marka arabama alıp evine bırakmıştım. Bu evlat, akşam olunca diyor ki babasına: “Yahu baba, bugün çok büyük hayal kırıklığına uğradım. Sen, Ahmet Hoca’nın şair-yazar olduğunu söyleyince ben de lüks bir cipe bineceğimi hayal edip çok sevinmiştim. Meğer bir eski Clio’su varmış.” Çocuk bizi ya tüccarlarla ya da popüler ve zengin sanatçılar (!) ile karıştırmış. Kendisinin lüks arabası olan öğretmen arkadaş, bu ibretlik hadiseyi okulda anlattıkça hem çok gülüştük hem de pürmelal hâlimize üzüldük. 12 yaşındaki bir çocuk nereden bilecek, bu ülkede sanat ve kültür işleri; idealist insanların aşk işi? Nereden bilecek ki, bu ülkede popüler olmayan şair-yazarların çoğunun, kitaplarından para kazanamadıklarını hatta borçlandıklarını? Çoğu insan; okuma özürlü ve kapitalist bir düzende yıllarca çile çekip aşkla yazdıkları eserlerinin kapağından tashihine, mizanpajından baskı işlerine, dağıtımına kadar çoğu işi, birçok yazarın kendisinin halletmek zorunda kaldığını biliyor mu acaba? Yazar Fahri Tuna’nın da dediği gibi: “Edebiyat, bir tarafıyla ne kadar mutluluk ve huzur ise diğer tarafıyla bir o kadar çile ve mücadeledir, hele de Anadolu’da.”
“Ahmet Hocam, öyleyse bunca zahmete, çileye değer mi yazdıklarınız?” diyeceksiniz şimdi. Bizim Yunus: “Behey Yunus, sana söyleme derler. / Ya ben öleyim mi söylemeyince?” diyor bir şiirinde. Yazmak, insanının birçok yarasını iyileştirmekte çoğu zaman. Yıldız Ramazanoğlu’nun ifade ettiği gibi: “Bu dünyayı yazarak algılamak ne tuhaf bir tecrübe. İnsan, yazmadığı zaman varlığını duyumsayamaz oluyor. Sanki çeperleri kırmanın başka yolu yokmuş, kelimeleri yan yana dizmeyince kanatlar yaralı gövdeye yapışıp kalırmış gibi.” En önemlisi de derdi, davası olan insan, okuyup yazar. Okuyup yazmak, bizim için bir kulluk, ibadet eylemidir aynı zamanda. Abdurrahim Karakoç’un ifade ettiği gibi: “Ne payem oldu ne sayem / En doğruya varmak gayem / Düşüncemdir tek sermayem / Alan yoktur satamadım / Suları ıslatamadım.” Ama ilim ve irfanla, akıl ve gönülle tefekkür edip iyi, doğru, hayır, güzel, hak ve hakikat olarak inandığımız, hissettiğimiz şeyleri; şahsi bir üslupla yazarak hayata iz, gönüllere hoş sada bırakmaya gayret ediyoruz. Alaattin Karaca’nın ifade ettiği gibi: “Yazının yükü ağırdır ve taşıması zordur! Yazarından büyük bir sorumluluk, fedakârlık ve ahlaki tavır ister.”
“Söz uçar, yazı kalır.” demiş atalarımız ama İsmet Özel’in söylediği gibi: “Dilce susup / bedence konuşulan bir çağda/ biliyorum kolay anlaşılmayacak” sözlerimiz.


