Dört Duvar Arasına Hapsolunan Vicdanlar
Bulutlar yerinde duramıyor. Beyaz, gri, mavi renklerin arasında gidip geliyor.
Gökyüzü her zamanki heybeti ile kükrüyor adeta.
Zamanın hangi aşamasında bakarsanız bakın, gökyüzü bir başka muhteşem çehresini size göstermekten geri kalmıyor.
Puslu kapalı bir havada bile gökyüzündeki canlılık ve renk cümbüşü, insanı kendisinden alıyor.
Devingen, dinamik geçen zaman dilimlerinde bu hep böyle olagelmiştir.
Gölgelerin ruha çöktüğü saatlerde insan, bir daralma hisseder, ne olduğunu anlayamaz.
Birçok şey kafasında düğümlenir, insanın.
Bir türlü olanı bir sebebe bağlayamaz.
Sıkıştığı anda kafası o kadar karışır ki ne yapacağını ne diyeceğini bilemez hâle gelir.
Sağa sola saldırır, gibi.
Saldırır mı; bölünür bin bir parçaya ayrılır mı, bilinmez!..
Gök gürültüsünün ruhunda açtığı derin yaraları bulmak, ortaya çıkarmak, yaralarını sarmak için ömür heba eder. Yine de bir çare bulamaz, yorgundur, yenilgiyi kabul etmiştir.
Bî-zâr dumanlı ortamda zihinleri bulandıran kapalı düşünceler karşısında çare değildir, çırpınmalar.
Saman altında su yürüten kimi zevatın bulduğu spesifik ve adil olmayan çözümler birer kördüğüme dönüşür.
Gel gelelim ağaçların yapraklarını yeryüzüne saldığı mevsimi geçtiğimiz ve ağaçların dinlenmeye bıraktığı vakitte yeni bir uyanışın söz konusu olduğunu unutmayalım.
Pusuya yatmış gibi bekleşe duran ve ellerini ovuşturan sinsi geceler, kötü karaltılarla köşelerde bekleşmekte.
Avını bekleyen aslan gibi hızlı bir çıkışın peşinde, çoğu kimse. Duyguların soğuk bir meze gibi harcandığı bu puslu havada kim kime yem olacak?
Kimin eli kimin cebinde?
Bu bilinmezliğini korumakla beraber gücün ve hâkimiyetin kol gezdiği bu ıssız beldede adaleti beklemek de saf dilliktir.
Zamanın su gibi harcandığı, kimi kifayetsizlerin buyurganlığı ile şekillenen, önümüze konulan kokuşmuş görüşlerle düşünceler yeni bulunmuş hazine gibi önümüze serdedilmekte.
Yolumuzun hançerli yaraların üzerine bina edilen dikenli bir patika olduğunun farkında olmakla beraber paçalarımızı sıvazlamakta zorlanıyoruz.
Zor geliyor, gelmekte olan tuzaklara karşı korunmak istiyoruz.
Üzerimize sıçramasa da benliğimizi alt etmekten de geri durmamakta olan kirlilikler derin duygular içinde gelgitler yaşamaktadır.
Bir aşağı bir yukarı gezinip durdu.
Yerinde duramıyordu.
Yorgun bedeni düşüncelerine eşlik etmekten geri kalıyordu.
Yetişemiyordu.
Yetişmek bir tarafa koşsa dahi istediğini yakalayamayacak kadar yavaşça seyrediyordu.
Tepeden tırnağa stres, ruhu esarete almış, ruhun elbisesi beden felç.
Düşler âleminde sıyrılan bir yıldız, düşüncelerimizin orta merkezinde yerini muhafaza ederken kar-beyaz hülyalar benliğimizi süslemekteydi.
Kendimizi kandıra duralım, ” Adaletin kılıcı keskindir.” diye.
Kime göre, neye göre?
Düşünce bulamacında savaşırken sağdan soldan vuruşlarla biraz daha bulanıklaşıyor, zayıflıyor düşüncelerimiz.
Çıkış yolundaki samimiyetimiz bizi nereye kadar götürecek, kurtarıcı olarak bize rehberlik edecek mi?
Hesaplarını dahi yapamadan bir uçurumdan bir uçuruma yuvarlanarak karanlığa mahkûm kalmaktayız.
Dere boyu yol alıyoruz. Suyundan içmeden, içemeden.
Sadece bize tarif edilen şekli ile nasıl olduğunu zihnimizde canlandırıyoruz.
Nasıl bir tadı var, insan bünyesine nasıl bir etki yapıyor; faydaları nelerdir?
Bilmiyoruz, bilemiyoruz.
Kafamızın içi dolu, gereksiz şeylerle.
Geçmişten gelen ile yaşadıklarımızın savaş alanına dönüyor, düşünce mekânı.
Gerekli gereksiz bilgilerle dopdolu.
Taştı, taşacak gibi…
Sıyrılmak istedikçe daha çok kayboluyoruz.
Gelenek ve gerekçiler etrafta cirit atıyor.
Zihin bulanıklığını daha da derinleştiriyor, bizi istemeyenler.
Ya yeni çaba ve çabalar, ne kadar tatmin edici sunumlar yapabiliyorlar?
Doğru bir tane iken, bin bir parçaya bölünmüş; altın tepside hem gelene hem gidene sunulmakta.
Toplumsal çürümenim devlet eliyle yaygınlaştırıldığı ve yavanlaştırıldığını eklersek, varın siz düşünün sonumuzun nereye varacağını.
Hakkın ve haklının iş görmediği bir düzende, kimi kime anlatacağız?
Gücün pervasızlığından deliye dönen kimi zevat, durmadan haykırmakta sesi çıktığı kadar.
Yaz biz, ne yapmaktayız?
Ne yapmamız lazım?
Saklandığımız bu fanustan çıkarak gök gürlemesine eşlik edip puslu dumanlı ve karlı yüreklere can olmamız gerekir mu?
Gerekiyor, bayım.
Siz ne dersiniz?
Kar lapa lapa yağıyor.
Yollar kapandı, kapanacak.
Günler öncesinden hava tahmincileri karın yağacağını bildirmişti.
Sıcaklık hızla düşmüştü.
Önceki gün yağan karın üzerine ayaz gelince buzlanma kaçınılmaz olmuştu.
Tipiye dönüşen kar, nefes aldırmadan, durmadan yağıyordu.
Ne yapmak lazımdı?
Ruhlar, bu havada üşüyordu.
Duygular donuyordu.
Merhamet raftaki yerini çoktan almıştı.
Kar durmadan yağıyordu.
Üşüyordu, insanlar.
Üşüyordu, insanlık.
Ve dört duvar arasına hapsolunan vicdanlar.
-Sıcak bir çay, kahve ister misiniz?
-Kim, çadırlarda soğuktan ve açlıktan ölen çocuklardan bahsetmiş?
Bayım, sizin gazeteler yazmış, televizyonlar haber yapmış!..
-Suçlu, ayağa kalk!..
-Ben taş atmadım, zihnindeki çarpıklıklara. Kalkamıyorum, kolum-ayağım bağlı.
-Deredeki kurbağaları ürkütmüşsün, türkü söylerken.
-Özgürlük şarkılarını mırıldanmak suç mu, rüzgâra karşı?
-İtaatsizlikten ve dik başlılıktan, koyduğumuz yasalara saygılı olmamaktan…
Kim, benim düşlerimi hançerliyor, gecenin buz tutmuş, ayazında?
Biraz merhamet diliyorum, vicdanının sesini dinlemesi mümkün olanlardan.
Ben insanım, beni duyuyor musunuz?
Ey yağan kar, yağma ki kirlilikleri bilinsin, kötülerin.
Ben yavaş yavaş donuyorum.
Elim kalem tutmuyor, sabaha karşı.
Mum, söndü sönecek gibi.
Kararacak dünyama sen ışıksın, Rabbim!…



Güzel bir yazı kutlarım.
GÜZEL YAZI KUTLARIM