Ölmek İhtimali
Bir yolculuktasın… Uçsuz bucaksız, çizgileri sonsuzluğu hatırlatan bir otoyolda ilerliyorsun. Kıvrım kıvrım kıvrılıyor yolla birlikte hayatın da. Geceleri uzak şehirlerden parlayan ışıklar sanki bir şeyler anlatıyor sana; sanki yol değil, zamanlar ve yaşanmışlıklar akıyor göz penceresinden. Sen mi? Sen, o akışın içinde yalnızca bir yolcusun. Akışa hükmedemeyen, onu temaşa eden bir yolcu.
Direksiyonu sıkıca tutmuş, gözlerini bir an olsun yoldan ayırmıyorsun. Aynalara bakıyor, çevreni kolluyor, bütün ihtimalleri hesaplıyorsun. Görünüşte tedbir ve kontrol sende gibi. Peki ya bu çabanın tamamı akışa hükmetmek için mi?
Bir an için durup sor kendine: Hayatta kalmaya bu kadarı gerçekten yeter mi?
Ya senin hatan yokken başkasının hatası kaderine dokunursa? O gittiğin yoldan seni alıp bambaşka yollara atarsa? Önündeki araç ansızın frene asılsa ve sen, bir anlık gecikmeyle çarpıversen… Bu ihtimal yok mu? Elbette var. Var olmak kadar yok olmak da var. Bir varsın, bir yoksun hesabı. Yol mu? Yol duruyor; sen değilsin onun sahibi. Daha nice yolcular geçer senden sonra…
Gökten bir kaya kopup düşse yoluna. Karartılı bulutlardan bir yıldırım inerek kesse önünü. Yolun ortasında bir anda ortaya çıkan tek bir hayvan… En çok güvendiğin tekerlekler, hiç beklemediğin bir anda son nefesini verse.
Ne çok ihtimal var, değil mi? Uzar da gider bu liste. Ölmeye ne çok ihtimal var. Hayata dair de çok, elbette. Hangisinin fazla olduğunu nereden bileceksin? Hayat, yalnızca tesadüfen bir araya gelen ihtimallerin bileşkesi midir?
Mesele matematik meselesi değil. Bırak elindeki kalemi de kağıdı da. Seni yolda ve hayatta tutan şey, matematiğe benzer; belki fizik belki de kimyadır. Benzer dedim, dikkat et. Çünkü görünür olan her şey, arka planda görünmeyenin bir yansımasıdır yalnızca.
Peki sen görünmeyeni görebilir misin? “Bu da soru mu?” diyorsun bana. Adı üzerinde görünmeyen, nasıl görülebilir? Gördüklerinden başlayayım evvela, sonra görünmeyene geleyim. Rüzgârı görür müsün? Hayır. Ama hissedersin. İşte tam da bu.
İnsan çoğu zaman hayata hâkim olduğunu, kendi iradesinin her şeyi kontrol etmeye yettiğini sanar. Hâlbuki insanın kurduğu hesapların ardında, hayatın sessizce fısıldadığı bir hakikat vardır: Her şey senin elinde değil. Sen yalnızca bir cüzsün. Kâinatta bir toz zerresi, uçsuz bucaksız evrende bir atomdan bile küçük bir parçasın. Ama değerlisin. Ve bu çelişki, belki de en büyük sır.
Hayatta kalmak, yalnızca tedbirlerin bir sonucu değildir kimbilir. Gerçek olan şu ki hayatta kalmak, büyük ölçüde gerçekleşmeyen ihtimallerin, görünmeyen olasılıkların eseridir. Yoluna yuvarlanmayan kaya, tam zamanında yapılmış bir fren, gecelerin karanlığında önüne çıkmayan o hayvan… Bunların olmaması da sanki görünmez bir koruyucu lütuf gibi değil mi? Yokluğun içindeki bu varlık, fark edilmez çoğunlukla. Çünkü insan, olan şeyi görür; olmayan şeyi değil.
İşte hayat, bıçak sırtında yürümek gibidir. Her adımda o bıçak, ters dönebilir. İnsanoğlu elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışır; tedbir alır, hesap yapar, sıkı tutar direksiyonu. Ne için? Hayata tutunmak, bahşedilmiş bu ömrün nimetlerini doyasıya yaşamak için. Ama şunu unutur: O gittiği yol yalnızca bir yol değildir ve o yolun sahibi kendisi de değildir.
Bazen frene basmak yetmez. Bazen direksiyonu aniden kırmak da işe yaramaz. İnsanın iradesi ne kadar hükmedebilir hayata? Nasibinde yoksa, o yola gerçekten hükmedebilir mi?
Kısacası: tedbir bizden, takdir ise başka bir yerden.
İnsan üzerine düşeni yapar; dikkatli olur, sorumluluk alır. Elini taşın altına koyar. Ama elini taşın altına koymak, taşın düşmeyeceğini garantilemez. Yolun sonu ve yolun sahibi hakkında insanın bilgisi son derece sınırlıdır. Bu sınırlılık, insanı küçük kılmaz; aksine, onu hakikate yaklaştıran bir kapı aralar. Çünkü bu sınırı fark etmek, kibrin değil, hikmetin başlangıcıdır.
Yolculuk sürer. Direksiyon sende. Ama yol, senden çok daha büyük bir hikâyenin parçasıdır.
Bülent KAYA


