Amasra Müzesi’nde Su Perisi’nin Gözleri

0
thumbs_b_c_51f2da96c7de07480d545d46c5ee8671

Karadeniz kıyısında, denizin tuzlu kokusunu içime çekerken Amasra’nın dar sokaklarından müzeye doğru yürüdüm. Müze binasının taş duvarları, içeride beni bekleyen sessiz hazinelerin habercisi gibiydi. Kapıdan içeri adım attığımda, ilk fark ettiğim şey bu küçük ama zengin müzenin dinginliği oldu.

Salonlarda dolaşırken dikkatimi en çok çeken eser, hiç şüphesiz Roma dönemine ait Su Perisi (Nymphe) heykeliydi. Mermerden işlenmiş bu figür, antik dünyanın estetik anlayışını bugün hâlâ bütün zarafetiyle yansıtıyordu. Heykelin vücudundaki kıvrımlar, suyun akışkanlığını ve doğanın dinginliğini hissettiriyordu. Bir taş parçasının böylesine canlı bir ifadeye dönüşmesi karşısında insanın zaman algısı sarsılıyor.

Heykelin öyküsü de en az kendisi kadar etkileyici. Amasra’daki Bedesten bölgesinde yapılan kazılarda, yerin yaklaşık üç metre derinliğinde gün ışığına çıkarılmış. Yüksekliği 1,53 metre olan bu mermer figür, yapılan ilk incelemelere göre MS 2. yüzyıla, yani yaklaşık 1800 yıl öncesine tarihleniyor. Bulunduğu alanda bir havuz kalıntısının izlerine rastlanmış olması, ona “Su Perisi” adının verilmesini açıklıyor. Arkeologların bir kısmı figürün Afrodit tipolojisine de yakın durduğunu söylüyor; yani bu heykel hem mitolojik bir su ruhunu hem de aşk tanrıçasının özelliklerini taşıyor olabilir.

Müzenin diğer salonlarında gezerken Helenistik ve Roma dönemine ait yazıtlar, amphoralar, sikke koleksiyonları, mezar stelleriyle karşılaştım. Her biri, Amasra’nın yalnızca bir balıkçı kasabası değil, binlerce yıl boyunca farklı uygarlıkların kesişim noktası olduğunu kanıtlıyordu. Özellikle sikkeler, kentin ekonomik hayatının canlılığını gösteriyor; amphoralar ise Karadeniz’in uzak limanlarına taşınan kıymetli zeytinyağının izlerini saklıyordu.

Ama tekrar Su Perisi’nin yanına döndüğümde, tüm bu eserler içinde onun başka bir yere sahip olduğunu hissettim. Belki de sebebi, insana doğrudan bakıyormuş gibi duran gözleriydi. Yüzyıllar önce Roma atölyelerinden birinde yontulan bu mermer, bugün Karadeniz kıyısındaki küçük bir müzenin kalbinde yaşıyor. Zaman değişmiş, imparatorluklar yıkılmış ama o hâlâ burada, zarafetiyle ziyaretçilerini karşılıyor.

Amasra Müzesi’nden ayrılırken düşündüğüm şey şuydu: büyük metropollerin görkemli müzelerinde devasa koleksiyonlar görmek elbette etkileyici, ama böyle küçük bir müzenin sessizliği ve bir tek heykelin bile insana bıraktığı derin iz, tarihle kurduğum bağı çok daha kişisel kılıyor.

Not: Sevgili arkadaşlarım Özdem Ünal ve Özlem Çonkar’a bu gezi deneyimimdeki harika yol arkadaşlıkları için teşekkürlerimi sunmak isterim.

 

About The Author

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir