Asıl Meseleyi Konuşmayı Ne Zaman Öğreneceğiz?

0
2f6bc333ac927d760868b12c45803e1f

Toplum olarak, İslam dünyası olarak üzerine fikir teatisi yapmamız gereken çok daha ciddi meselelerimiz var. Aileden eğitime, ahlaktan adalete, gençlerin geleceğinden ekonomik sıkıntılara, teknolojinin hayatımız üzerindeki etkisinden kültürel çözülmeye kadar konuşmamız gereken pek çok başlık bulunuyor. Fakat gündemimiz sık sık kadın ve erkek ilişkileri etrafında dönen, aynı soruların farklı biçimlerde tekrarlandığı tartışmalarla işgal ediliyor.

Üstelik bu tartışmaların önemli bir kısmı yeni bir fikir üretmekten, bir meseleye çözüm bulmaktan veya toplumun önünü açmaktan çok zihnimizi meşgul ediyor.

Bazen ister istemez şu soruyu soruyoruz: Bunca büyük meselenin arasında gerçekten bütün enerjimizi buna mı harcamalıyız?

Bir tartışmanın yapılabilmesi için ortada tartışılmaya değer bir olgunun bulunması gerekir. Hayatın içinde karşılığı bulunan, insanları etkileyen, çözüm bekleyen meseleler elbette konuşulmalıdır. Fakat kimi zaman ortada hayatın gerçeklerinden kopuk, teorik bir tartışma oluşturuluyor ve ardından insanlar bu tartışmanın içine çekiliyor. Böylece gerçek meseleler görünmez hâle geliyor.

Bunu biraz da “sakız çiğnemek orucu bozar mı?” tartışmasına benzetiyorum. Elbette dinî bir hükmün öğrenilmesinde yanlış bir taraf yoktur. İnsan bilmediğini sorar, bilen cevap verir. Fakat bir toplum bütün zihnî enerjisini ayrıntıların tartışılmasına harcarken, önündeki büyük sorunları görmez hâle geliyorsa burada mesele artık sorunun kendisinden çıkar, önceliklerin kaybolmasına dönüşür.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Bir konu gündeme geliyorsa, elbette ilim adına konuşulmalıdır. Fakat ilim tartışması, ilim ehli tarafından yürütülmelidir. Her insanın bir kanaati olabilir; fakat kanaat ile ilmî hüküm, aynı şey değildir. Bir insan kendi düşüncesini ortaya koyabilir, yaşadığı hayattan hareketle değerlendirme yapabilir. Fakat bunu dinin kesin hükmü gibi sunmaya başladığında, sorumluluğu da artar.

Din adına konuşmak ciddi bir iştir.

Çünkü dinî hüküm ile toplumun alışkanlığını, örfünü, kültürünü ve tarih boyunca oluşmuş kabullerini birbirine karıştırdığımızda, ortaya ciddi bir sorun çıkıyor. Bir toplumda uzun yıllar uygulanmış bir davranışın dinin emri olduğu sonucuna doğrudan ulaşamayız. Tersine, bugün yadırganan bir uygulamanın geçmişte görülmüş olması da onu otomatik olarak dinî bir emir hâline getirmez.

Küçük yaşta evlilik tartışması da, bu bakımdan üzerinde düşünülmesi gereken örneklerden biridir.

Bundan kırk, elli, hatta daha uzun yıllar önce çocuk yaşlarda evliliklerin, toplumun bazı kesimlerinde görüldüğünü biliyoruz. O dönemin sosyal şartları, aile yapısı, eğitim imkânları, ekonomik düzeni ve yerleşik gelenekleri, bugünkü şartlardan oldukça farklıydı. Bazı ailelerde çocukların evliliği, bugünkü anlamıyla bireyin hayatına dair uzun bir tercih süreci olarak görülmüyordu. Kimi zaman aileler karar veriyor, çocuklar da bu kararın içinde büyüyordu.

Buradan hareketle geçmişteki her uygulamayı doğru kabul etmek de yanlıştır; geçmişteki her uygulamayı bugünün ölçüleriyle yargılamak da sağlıklı bir tarih okuması ortaya çıkarmaz.

Asıl sorumuz şu olmalı: Bugün hangi şartlarda, nasıl bir toplumda yaşıyoruz?

Bugünün çocuğu eğitim görüyor, uzun yıllar öğrenim hayatını sürdürüyor, meslek edinmeye hazırlanıyor, hayatını kurmak için daha uzun bir zamana ihtiyaç duyuyor. Aile yapısı değişiyor, şehirleşme artıyor, ekonomik şartlar farklılaşıyor, insan ömrü ve yaşam biçimi değişiyor.

Dolayısıyla geçmişte bulunan bir içtimai olguyu bugünün hayatına olduğu gibi taşımaya çalışmak ciddi sorunlara yol açabilir.

Bugün küçük yaşta evliliği topluma anlatmaya çalışırken dikkat etmemiz gereken nokta tam da burasıdır. Bir konuyu ilmî açıdan açıklamak başka, onu toplumun önüne dinin emri ve gereği gibi koymak başkadır. İkinci yaklaşım, din ile tarihî uygulamayı birbirine karıştırma tehlikesini beraberinde getirir.

Üstelik günümüzde insanların öncelikleri de değişmiştir. Kimse çocuğunun on iki veya on üç yaşında evlenmesini hayatın olağan bir gereği olarak görmüyor. O hâlde toplumun gerçek gündeminde karşılığı çok sınırlı olan bir meseleyi sürekli gündemin merkezine taşımak, bize hangi faydayı sağlayacaktır?

Enteresan Resimler (@mnorge11) - Photos | Facebook

Burada başka bir hastalığımız ortaya çıkıyor: Tasnif etme alışkanlığı.

Kadını ve erkeği sürekli karşı karşıya getiriyoruz. İnsanları kıyafetlerine, ibadetlerine, yaşam biçimlerine, tercihlerine ve görünüşlerine göre sınıflandırıyoruz. Bir kadını başka bir kadınla, bir erkeği de başka bir erkekle karşılaştırıyoruz. Ardından bu sınıflandırmaların üzerinden ahlak ve değer hükmü vermeye başlıyoruz.

Oysa insanı anlamanın yolu, onu bir kalıba yerleştirmekten geçmez.

Kadın da erkek de insanlık değeri ve ahlaki sorumluluk bakımından aynı ölçünün muhatabıdır. Birinin davranışına ahlak ölçüsü uygularken diğerine başka bir ölçü uygulamak adalet duygusunu zedeler.

Mesela; kadınların giyimleri üzerine saatlerce konuşurken erkeklerin sorumluluklarını neden aynı ısrarla konuşmuyoruz?

Kadının nasıl giyineceğini tartışırken erkeğin bakışını, davranışını, sadakatini, dürüstlüğünü, aile sorumluluğunu, öfkesini ve ahlakını neden aynı ölçüde gündeme getirmiyoruz?

Dinî yükümlülükler söz konusu olduğunda neden ilk aklımıza gelen çoğu zaman kadın oluyor?

Bu sorulara dürüstçe cevap vermek zorundayız.

Bir kadının başının açık veya kapalı olması, onun bütün karakterini anlatmaz. Bir erkeğin sakalı, sarığı veya takkesi de onun ahlakının kesin göstergesi değildir. Dış görünüşten hareketle beşer hakkında kanaat oluşturabiliriz; fakat kıyafetten karaktere, görünüşten ahlaka doğrudan geçiş yapamayız.

Ahlak davranışta ortaya çıkar.

Güvenilirlik, verdiği sözü tutmakla; dürüstlük, zor zamanda doğruyu söylemekle; merhamet, güç elindeyken karşısındakine nasıl davrandığıyla; adalet, kendisi için istediği ölçüyü başkası için de kabul edip etmediğiyle anlaşılır.

Bir insanın ibadetine bakarak onun bütün karakterini çözdüğümüzü düşünmek ne kadar yanlışsa, kıyafetine bakarak ahlaksız olduğuna hükmetmek de o kadar yanlıştır.

Burada erkeklere düşen sorumluluk daha fazla düşünülmelidir. Çünkü toplumda kadınların davranışlarını denetleyen, onların kıyafetlerini yorumlayan, hayat biçimlerini tartışan bir erkek dili oldukça güçlüdür.

DÜNYADAN ENTERESAN FOTOĞRAFLAR - SEYAHAT - Haberlerimiz Fatih ilçemizle ilgilidir, Fatihin tek haber kanalıyız

“Şöyle giyinmelisin.”

“Böyle davranmalısın.”

“Şuraya gitmemelisin.”

“Böyle görünmemelisin.”

Bu dilin sürekli baskıya dönüşmesi, insanları kazanmak yerine uzaklaştırabilir.

Bir insanı kazanmak istiyorsak önce onu anlamamız gerekir.

Bugün sokakta karşılaştığımız bazı giyim biçimlerinden rahatsız oluyorsak yalnızca ortaya çıkan görüntüyü eleştirmekle yetinemeyiz. “Bu toplum neden buraya geldi?” sorusunu da sormalıyız.

Çünkü sonuçları eleştirmek kolaydır. Sebepleri anlamak daha zahmetlidir.

Bir toplumda baskı arttıkça tepki de artabilir. Sürekli denetlenen insan, zamanla kendisini denetleyen bütün değerlere karşı mesafe geliştirebilir. Bu sebeple insanlara ulaşmak isteyenlerin önce kullandıkları dili sorgulaması gerekir.

Nasihat, baskı aracına dönüşürse nasihat olma niteliğini kaybeder.

İnsanlara doğruyu anlatmanın en etkili yolu çoğu zaman doğru yaşamaktır. Kendi hayatımızda göstermediğimiz bir ölçüyü başkasına dayatmaya başladığımızda sözümüzün gücü azalır.

Eşinin geçmişinde mahremiyet arayan bir insan önce kendi geçmişine bakmalıdır. Kızının erkeklerle ilişkilerinden rahatsız olan bir baba, gençliğinde kendi hayatını da sorgulamalıdır. Evlatlarının ibadetine dikkat etmesini isteyen anne ve baba, önce kendi hayatlarında bunun karşılığını göstermelidir.

Sigara içen bir babanın çocuğuna “Sigara içme,” demesi ile kendi davranışı arasında nasıl bir çelişki varsa, ahlaki konuda da aynı çelişki ortaya çıkabilir.

İnsan, başkasından beklediği ölçüyü önce kendi hayatında taşımalıdır.

Bu durum evlilikte de geçerlidir.

Evlilik, “Beni seviyor mu?” sorusundan ibaret değildir. Bir ömrü beraber geçirmek isteyen insanın “Anlaşamadığımız zaman nasıl davranacak?”, “Öfkelendiğinde ne yapacak?”, “Sorumluluk almaktan kaçacak mı?”, “Zor zamanda yanımda duracak mı?”, “Ailesine ve çevresine nasıl davranıyor?” gibi sorulara da cevap araması gerekir.

Sevgi evliliğin başlangıcında güçlü bir bağ kurabilir; fakat uzun bir hayatı taşıyan asıl unsurlar sabır, sadakat, güven, sorumluluk ve karakterdir.

İnsan ilişkilerinde menfaat meselesi de burada karşımıza çıkar.

Bir insanın makamı, parası, çevresi veya sağlayacağı imkânlar sebebiyle yakınlık kuruyorsak kurduğumuz ilişkiyi dostluk diye adlandırmadan önce düşünmeliyiz. İnsanların işi düştüğünde hatırlanıp işleri bittiğinde unutulduğu bir toplumda güven duygusunun zayıflaması kaçınılmazdır.

Gerçek dostluk, ihtiyaç ortadan kalktığında ortaya çıkar.

Bütün bunların yanında kadın–erkek ilişkilerinde mahremiyet meselesini de sağlıklı bir zeminde konuşmak gerekiyor. Evlilik öncesi ilişkiler konusunda herkesin hayatını tek bir kalıba sokmaya çalışmak yerine, insanın duygusal yapısını, sorumluluğunu ve yaşayabileceği sonuçları hesaba katmak gerekir.

Bir ilişki kısa sürede başlayıp sona erebilir. Fakat yaşanan yakınlığın bıraktığı duygusal iz kısa sürede ortadan kalkmayabilir. Sevgi, aidiyet, kıskançlık, terk edilme duygusu ve hayal kırıklığı insan üzerinde ağır sonuçlar doğurabilir.

Bu sebeple mahremiyet, ölçülülük ve sorumluluk yalnızca dinî açıdan değil, insan ilişkilerinin sağlıklı yürütülmesi açısından da önem taşır.

Fakat burada da kadın ve erkek için iki farklı ahlak ölçüsü üretmemeliyiz.

Bir davranış erkek açısından yanlışsa kadın açısından da yanlış olmalıdır. Kadın için sakıncalı görülen bir davranış erkeğe serbestlik alanı açmamalıdır. Erkek için konulan ahlaki ölçü kadın için de geçerli olmalıdır.

Adaletin başlangıç noktası budur.

Sonra tekrar ilk soruya dönelim:

Biz neyi konuşuyoruz?

Gündemimizi hangi meseleler belirliyor?

Birbirimizin kıyafetlerini, ilişkilerini, görünüşlerini ve tercihlerimizi denetlemekle ne kadar vakit geçiriyoruz?

Buna karşılık çocuklarımızın eğitimini, aile yapısının geleceğini, gençlerin yalnızlığını, bağımlılıkları, ahlaki çözülmeyi, ekonomik sıkıntıları, kültürel hafızanın kaybını, teknolojinin çocuklarımız üzerindeki etkisini ve toplumdaki güven duygusunun zayıflamasını ne kadar konuşuyoruz?

Belki de asıl ihtiyacımız yeni hükümler üretmekten önce doğru soruları sormayı öğrenmektir.

Allah adına karar verici bir makamda bulunmuyoruz. İnsanların kalplerini bilmiyoruz. Bir insanın günahını, sevabını, samimiyetini ve niyetini bütünüyle bilemeyiz. Bu yüzden insanları kolayca fasık, zındık, kâfir veya ahlaksız ilan etmek yerine, öncelikle kendi hayatımıza bakmamız gerekir.

İlginç Resimler

Hüküm Allah’ındır.

Bize düşen sorumluluk ise kendi hayatımızı düzeltmek, bildiğimiz doğruyu güzel bir dille anlatmak, insanlara örnek olmak ve hakkaniyetli bir toplumun kurulmasına katkı sunmaktır.

Belki de artık kadınları ve erkekleri karşı karşıya getiren tartışmaların dışına çıkıp insanı konuşmanın zamanı gelmiştir.

Kadını kıyafetine göre, erkeği görünüşüne göre; insanı ibadetinin dış görüntüsüne göre değerlendirmek yerine karakterini, sözünü, davranışını, emanete riayetini, ailesine yaklaşımını, komşusuna tavrını, güçsüz karşısındaki tutumunu ve adalet duygusunu konuşmalıyız.

Çünkü insanı tanımlayan şey, başkasına verdiği hükümden önce kendi hayatında taşıdığı ölçüdür.

Toplumların da değişmesi gerekiyor. Fakat bu değişim birbirimizi sürekli suçlayarak, kadın ve erkeği karşı karşıya getirerek, insanları kıyafetlerinden dolayı tasnif ederek gerçekleşmeyecek.

Önce konuşacağımız meseleleri seçmeyi öğrenmeliyiz.

Sonra konuşma biçimimizi değiştirmeliyiz.

Daha sonra da söylediğimiz sözün sorumluluğunu üstlenmeliyiz.

Belki o zaman kadın üzerinden yürütülen bitmek bilmeyen tartışmaların yerine aileyi, erkeğin sorumluluğunu, kadının onurunu, çocukların geleceğini, gençlerin ahlakını, eğitimi, adaleti ve güveni konuşmaya başlayabiliriz.

Çünkü büyük meseleleri konuşması gereken bir toplum, enerjisini küçük tartışmalara tüketirse bir süre sonra gerçekten büyük meseleleri konuşacak zihin gücünü de bulamaz.

Bence bugün asıl ihtiyacımız olan şey, kimin ne giydiğini tartışmaktan önce nasıl bir insan ve nasıl bir toplum olmak istediğimizi konuşmaktır.

 

 

 

About The Author

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir