Cüvellağı ( Deli Divane Müstecep)
Etrafına gizlice bakındı. Onu izleyen yoktu. Öne uzanıp iki limon dilimi aldı, birini hemen ağzına attı, diğerini de bardağa, çayın içine koyup iyice karıştırdı. Tekrar uzanıp bir şeker aldı, kağıdını soydu, ağzına attı ve çayı yudum yudum içmeye başladı. Misafirler ona hiç aldırış etmediler, hocanın Kur’an’dan alıntılarını dinliyorlardı. Yan odada kadınlar ağlıyorlardı. Müstecep’in babasını okşuyorlardı.
Müstecep üsulca yerinden kalktı. Acıkmıştı. Daha ne kadar limonlu çay içilirdi ki konuklarla? Şu limon da insanı doyurmak bi’yana, içini burkuyor…

Müstecep sıvışıp aşçıların yanına gitti. Büyük bir tencerede eti kaynatıp didikleyen şişman kadın, Müstecep’in geldiğini fark etmedi. Et parçalarından birini tencereye, ikisini ağzına atıyordu. Müstecep’i görmüş olsaydı, muhtemelen bunu yapmayacaktı.
Aşçı yardımcısı Müstecep’i görünce sordu:
– Bala, defne yaprağı var mı?
Aşçı onun eteğini çekti:
– Ne yaprağı kız, göçmen onlar, nerden bulsunlar? Hem de şundan mı soruyorsun, görmuyor musun halini?.. – Kadın yağlı elinin işaret parmağını şakağına koyarak sağa sola oynattı. Dudaklarını büzdü ve homurdandı.
Müstecep oradan sıyrılıp büyük semaverlerin yanına geldi. Dayısının oğlanları çalı çırpı doğruyorlardı. Müstecep ne yapsa da Vügar ona telefonunu vermemişti, şimdi ise girift hâle gelmişti. Vügar başını aşağıya eğmiş çalışırken, telefonunun çalındığını fark edip doğruldu.
– Lan, ver bana, bu senin lokman değil! – Deyip dişlerini sıktı. Müstecep kendini kadınların arasında tekmeledi.
Müstecep’in annesi Sarvinaz, kız kardeşine öfkeyle baktı. Ama teyze onu görmezden gelerek, helva tabaklarından birini Müstecep’in önüne çekti:
– Ye, kurban olduğum, ye. Asıl senin yediğin ihsan kabul görür…
Servinaz, Müstecep kalkıp gitsin diye kaş-göz yaptı. Müstecep çocuk değildi ki; on sekiz yaşında delikanlıydı! Ama tıpkı teyzesi gibi Müstecep de ona aldırış etmedi ve dizlerini katladı. Halının üzerine çöktü ve sofraya göz attı. Bardaklardaki suyun içine konmuş çay kaşıklarından birini alıp helvaya girişti.
– Kız Allah için, ekmek ye… helva yeyin, – dedi teyzesi. – Yemek hazır oluncaya kadar helva yiyin. Oraya süs için konmadı ha! Allah korusun, yetimi yok… – bir an durakladı, dediyini düzeltmeye çalıştı, – yani nasıl desem, aklım da karıştı. Bebeği de yok. İhsani kabul olsun. – Herkes döndü ve Müstecep’e baktı. Müstecep bir bebekten ve yetimden daha da fenaydı. Zavallının akıl sağlığı yoktu.
– Gazı ve elektriği neden kestiler? – diye sordu Müstecep birden yüksek sesle. – Cemaat Ermenilerin elinden, Bakü’de rahat yaşayabilmeleri için geldiler ve işte sonuç bu. – Elini ölçerek ekledi: – Azerbaycan’ın gazını ve suyunu nereye gönderiyorlar acaba? En azından nerede olduğunu bilsek…

– Eğer nerede olduğunu bilseydin ne yapardın, Müstecep? – diye sordu teyzesi nazikçe.
– Gidip orada yaşardık, – diye hemen cevapladı Müstecep.
Bazı kadınlar eşarplarının uçlarını ağızlarına götürüp güldüler . Teyzesi aniden Vügar’ın kapıdan ona yaptığı işareti gördü ve Müstecep’e şöyle dedi:
– O benim zeki çocuğum. Kuzeninin telefonunu verecek. Teyzesi ölsün… Tanrı onu uzun boylu, yakışıklı, ama zihinsel engelli yaratmış.
Müstecep incinmişti. Teyzesi bu kadar kadının önünde saçma sapan konuşmamalıydı. Cebinden telefonu çıkardı ve tek kelime etmeden Vügar’ın kendisine uzattığı avucuna koydu.
– Gülsüm, o hurmayla iç, Allah aşkına, çayını neden yavan içiyorsun? – dedi Müstecep’in teyzesi, yine kadınlara yalvarmaya başladı. – Başım ağrıyor, helvayı da çok tatlı yapmışlar… – Sonra yüzünü kız kardeşine çevirdi: – Kız, Sarvinaz, bir dur bakalım da yemek nerede kaldı? Cemaat zahmet çekmiş de yol gelmiş. Gelen ayaklarınıza kurban olayım. Kendinizle getirdiğiniz derdinize kurban olayım ben.
Sarvinaz başını kaldırmadı. Belli oluyordu ki, kız kardeşinin bu çabası onu etkilemiyor.
Müstecep’in dayısı seslendi:
– Eh, cüvellağı, bir buraya gel de bakalım.
Müstecep derhal kalktı. Babası hayattayken kimseyi takmazdı, umursamazdı. Ama şimdi dayısından çok korkuyordu. Kendisine karşı çıksaydı dayısı hemen ona tokat atırdı.
– Git ahıra, al, bu kapının anahtarı. Kuzuların altını süpür, temizle. Gübreyi getir de buraya dök, – dedi, eliyle avlunun öbür tarafını göstererek, – bir işin sapından tutsana, seni kahretsin!
Müstecep yerinden kaldırıldı. Açlıktan ölüyordu. Üç gündür durum böyleydi. Kadınlar onları terk etmiyorlardı. Sabahın ilk ışıklarıyla gelip Müstecep’in teyzesinin başına toplanıyorlardı. Teyzesi yüksek sesle yalandan hüngür hüngür ağlıyordu. Gözlerinden hiç yaş çıkmıyordu. Sarvinaz da bir köşede büzüşüp duruyordu. Sanki evin kadını değilmiş gibi. Sonra teyzesi helva, peynir ve ekmek getirip kadınlara yedirmeye başlıyordu. Müstecep’in annesi ve kız kardeşleri öylece onların yüzlerine bakıp duruyorlardı.
Müstecep yine bir şekilde kendisini teyzesinin yanına attı. O sırada teyzesinin kocası onu gördü. Müstecep’in dayısını kenara çekip alçak sesle bir şeyler fısıldadı. Müstecep dayısının sözlerini duyamasa da ne söylediğini biliyordu. Müstecep’in ilacını alıp yatma vakti gelmişti.
– Ne yapmalıyım söyle bana? Gidip arka odada uyusun işte, – dedi dayısı.
O sırada Müstecep’in teyzesinin kocasının sesi yükseldi:
– Ee, nasıl yani? Dayısı değil misin? Delinin bir sahibi olur ya! Görmüyor musun, aklına ne gelirse söylüyor da milleti güldürüyor? Burası tiyatro mu? Komik gösteri mi yapıyorsunuz? Biriniz zavallıyı şuraya, diğeri buraya itiyor. Zavallının annesi kafası karışmış durumda. Ya sen ya da teyzesi (kendi karısını kastediyordu) hastanızı içeri alıp da yatağına yatırın. Bu ne rezillik! Yazıklar olsun size!
Müstecep’in dayısı, sanki dersini bilmeyen bir çocuk gibi başını hafifçe öne eğdi. Sonra bir sigara yaktı, öksürüklerle kendini toparlayıp bir-iki tokat attı; öksürürken adeta yay gibi eğilip doğruluyordu. Başını, kadınların oturduğu odanın kapısından uzatıp bakışlarıyla birini aradı. Kız kardeşi Sarvinaz’ı görünce seslendi:
– Kız buraya gel bakalım.
Müstecep herkese kızgındı. Eskiden tüm akrabaları bir araya gelir, konuşur ve sorunları çözerlerdi. Ama şimdi hiçbiri bir işe yaramıyordu. Bazen kendisine “Cüvellağı” diye alay eder, bazen annesini, bazen de zavallı, gözyaşları içinde kız kardeşlerini ararlardı.

– Bu yardım da böyle gitti işte! – Müstecep birden kendini tutamayıp söyledi.
Kadınlar ağlamayı kesip kulak kabarttı. Teyzesi hemen sözünü tuttu:
– Böyle derken nereye gitti, canım!
Müstecep’in teyzesinin yüzünden sinsi bir kurnazlık akıyordu. Yüzü kıpkırmızı hamur gibi şişkin görünüyordu. Sanki annesi Sarvinaz ile hiç kardeş değilmiş gibi. Müstecep teyzesini çok seviyordu. Ama şimdi nedense, kadına karşı giderek bıkkınlık duymaya başlamıştı.
– Gitti işte… babam diyordu ki, yardımı alınca sana düğün yapacağım. Baksana ne kadar çok yağ, un, şeker, çay, et, pirinç, peynir, limon, yeşillik, güveç, meyve, ekmek kullanılıyor? Kırk gün daha böyle sürecek. Sanki ortada ölen falan yok gibi. Sanki bayram! Bir tek oynamadığımız kalmış… – Oturduğu yerde kollarını kaldırıp öfkeyle hızlı hızlı sağa sola salladı. – Buna yardım dayanabiliyor mu? Hükümet ne yapabilir ki? Göçmensin, git göçmen yerinde öl! Ama düğünü bir kere yaparsın, biter de gider. Millet de gelir güzelce para takar. Yoksa bu ne, üç kuruş…
Kadınlardan bazılarının yine gülmesi duyuldu.
– Ee, Cüvellağı…
– Cüvellağı sensin! – diye Müstecep öyle bir öfkelendi ki, teyzesine karşılık verdi. – Kendini akıllı sanıyor. Dört oğlun var, hepsini oraya buraya saklamışsın. Rusya’ya gitmişlerdi… – teyzesinin ağzını taklit ederek sesini inceltti: – Bırak da bu vatanın iyi gününde de kötü gününde de yer alsınlar! Nerede onlar? – ellerini öne uzatıp da salladı.
– Deliden doğru haber, – diye biri laf attı.
– Hadi, çekil gözümün önünden, it yavrusu! – diye köpürdü teyzesi. – Ağzından çıkanı bilmeyen deli, köpeyin dölü! Tüh… – teyzesi tükürür gibi yüzünü sofradan çevirdi.
İçeri giren Sarvinaz artık dayanamadı.
– Kız, yavaş biraz. Küfür ettiğin köpeğin oğlunun hâlâ üçünü vermedin. Sözlerine dikkat et…
– Baksana neler söylüyor?! Beni gerçekten çıldırttı. Bak buna, ellerim titriyor… – Ellerini titretmeye başladı.
Birisi su getirdi.
– Al iç, doygun ol. Sabah’tan beri kendine zulmediyorsun…
Müstecep’in teyzesi suyu kenara itti.
– Zavallı kız kardeşim, – mendilini gözlerine bastırdı ve yüksek sesle tekrar ağlamaya başladı: – Allah sana bu talihi yazınca, sana it gibi nasip etseydi! Hayatını bu çılgınlıkta boşa harcamazdın. Hö-hö-hö-hö!
Müstecep’in baba tarafından kuzeni meclis salonundan konuştu:
– Lafını kıs sen, ihtiyar kadın! Bir yandan o deli-dalganı senin kendi kız kardeşin doğurmuş oldu. Şükürler olsun ki, bizde gerçek anlamda deli yok. Ardından, zavallı Müstecep’i çocukken senin Rusya’daki ortanca şımarmış kafasına vurdu da delirdi. Oğulların sana oradan iyi paralar gönderiyor da, sen de şık bir şekilde dışarı çıkıyorsun. Partilerin gözdesi oldun! Sarvinaz’a da bir iki eski kuruş verip kendine uşak etmişsin! Dilin boğazına girmiyor, bu yetimleri korkutup duruyorsun, daha önce ben söze girmeden?!
Sarvinaz geldi ve Müstecep’in kolunu tuttu. Elindeki su bardağını onun yatağının yanındaki kırık dolabın üzerine koydu.
Yazmasının ucuyla gözlerindeki yaşı silerek ona yatak düzeltti.
– Gel, uzan yavrum. – Sonra önlüğünün cebinden bir hap çıkarıp öbür eliyle su bardağını aldı. – Al, ilacını iç. Yazıklar olsun bana, sanki kız kardeşim varmış gibi kendimi unuttum…
Müstecep ona acıdı. Sanki bununla annesinin sıkıntısını hafifletecekmiş gibi, ilacı söylenmeden alıp yuttu, sudan üç yudum içti.
– Anne, saat kaç?
– Altıya geliyor, – dedi annesi.
– Vay canına! Akşam olmuş. Açlıktan ölüyorum anne. Bana biraz yemek ver…
– Tamam, ilacını içtin zaten. Biraz uyu, o zamana kadar yemek pişer de getiririm. Tamam mı?
– Tamam, – Müstecep battaniyeyi başının üzerine çekti.
…Kadınlar birbirine karışmıştı. Kulaklar ağzın ne dediğini duyamıyordu. Ama Müstecep artık bu sesleri ayırt edebilecek durumda değildi. Homurdanıyordu.

Rüyasında babasını gördü. Birlikte yürüyüşe çıkmışlardı…
…Doktor, Müstecep’in huzura ihtiyacı olduğunu söylemişti. Bu yüzden babası hayattayken, her yaz onu İsmailîye de, kuzeninin yanına götürürdü. Beraber dağları dolaşırlardı. Babası derdi ki, buraya gelince kendimi İstisuda gibi hissediyorum…
…Şimdi babası elindeki kebap parçalarını tekrar ona uzatmıştı:
– Ye yavrum, ye. Sabahtan beri açsın. Allah bu dönemin yüzünü karartsın. Milletin yüzleri birbirine sırtını döndü. Akrabalar akrabaya yardım etmiyor. Dar günlerde birbirine sahip çıkmak yerine herkes kendini düşünüyor… Çocuklarım çaresiz kalmış, esir olmuşar. Akrabalarım sanki bu günü sabırsızlıkla bekliyormuş… Şöhret kazanmanın, ad-san çıkarmanın tam zamanı… Evime girip de ta olup kalanımı talan ediyorlar. Ne cömert olmuşlar… Ey yaşlılar, bilge kadınlar… keşke bilseydiniz… ne kadar kaygılıyım… endişeliyim… Saçıp döktüğünüz erzak, çocuklarımın aylık rızkıydı… Çocuklarımı ağlatmayın… Zaten zaman kötü. Yüzümüz gülmüyor… Bu çocuklar hayatta ne gördüler ki?..
Müstecep donuk, şaşkın bakıyordu babasına. Babası bitkin, yorgun görünüyordu. Hiç bu kadar yakınmamıştı. Böyle çaresiz olmamıştı.
Derin bir iç çekti. Sonra uzanıp gözdeki en iri, kızarmış kebap parçalarından birini seçti. Isırıp da çiğnemeye başladı, ağzı çıtırdadı. Ağzında tat yoktu.



Tebrikler çok anlamlı düşündürücü bir hikaye, Zeynep Hanım kaleminiz daim olsun
Zeynep Hanım, emeğinize sağlık, okurken bilgilendiren kültürel doneleri yüksek, merhamet, insanlık, vicdani temel duyguları çağrıştıran hikayeniz okuyucu eminim derinden etkilemektedir. Sizi severek okuyoruz nice güzel çalışmalara selam ve saygıyla.
Çok güzel düşündürücü hikaye kutlarız Zeynep Hanım, yazılarınızı ilgiyle okuyoruz.