“İncir Kuşları”nın Şahitliğinde Bosna Soykırımı-Birinci Bölüm

0
_125861450_gettyimages-1226034416
Spread the love

Kan Kesilen Bir Hatıra

 

“Akşamları gelir incir kuşları,

Konarlar bahçemin incirlerine.

Kiminin rengi ak kiminin sarı.

Ah beni vursalar bir kuş yerine.

Akşamları gelir incir kuşları.”

 

               Milyevina, Ağustos 1992

Detaylı Bosna Hersek Haritası - Fiziki ve Siyasi Harita ...

               Kahramanımız Suada, gümrah bir incir ağacının altında, yemyeşil çimenler üzerinde oturmaktadır ve belki de “Göğe bakalım!” diyen şairin telkinine kapılıp “ağustos ayının sıcak güneşiyle yavaş yavaş olgunlaşmaya başlayan incirlerin” arasından sızan “göğü” yakalamaya çalışmaktadır. Bu sırada avuç içi kadar küçük bir kuş gelir ve şerbetini salmış, tombul bir incirin dibine konar. Kahverenginin bin bir tonuyla titreşen bu narin beden, çok geçmeden küçücük midesini küçücük gagasıyla büyük bir iştiha içinde bu davetkâr incirle doldurmaya başlar. Arada durup incir bulaşığı sivri gagasını açarak yumuşak, kısa ötüşlerle arkadaşlarını ziyafete daveti de ihmal etmez.

               Suada ise ışıltılarını cömertçe saçan gökle, tamahkâr incir kuşu arasında nazar gezdirirken yavaş yavaş dumanlanır. Nihayet cismanî olan her şey ortadan kalkar ve onu yıllar öncesine, “Ağlarım hatırıma geldikçe gülüştüklerimiz!” diyen şair misali güzelliğiyle ruh acıtan bir hatıranın kıyısına bırakır:

               Şimdi gözlerinin önünde İfeta teyzesi vardır. Ana yarısı, dünya tatlısı İfeta… Ve onu, o küçücük ellerinden tutmuş leyleklerin göçünü daha rahat seyredebilmesi için Trebeviç Tepesi’ne doğru çıkarmaktadır…

               “Kuşlar geçsin yükseklerden… Sürü sürü, çığlık, çığlık…” Yirmi bir yaşındaki Suada da beş yaşındaki Suada’nın gözünden seyretsin bir zaman, geçen zamanla birlikte geçip giden kuşları… Biz tekrar “anlatma” zamanına dönelim.

               Suada, maziyi böyle hayal iğnesiyle şimdiki zamana yamarken komşuları Zineta’nın sesiyle irkilir. Zineta onu “kahve içmeye” davet etmektedir. Suada sese mukabele edip komşu evine yönelirken komşusunun muhatabı bu kez çocuklarıdır. Bahçede oynayan çocukları pencereye çağırır ve onlardan pencereye nazır malum ağaçtan “Suada ablaları için” incir toplamalarını ister.

               Şimdi kısaca “Zineta”yı tanıyalım. Zineta otuz beş yaşında, dost canlısı, yardımsever ve neşeli bir kadındır. Emin ve Edin isimli iki oğlu vardır. Emin on iki, Edin dokuz yaşındadır. Onlar şem, Zineta pervanedir. Yeryüzü melekleri bu iki çocuk, şu darıdünyada annelerinin tek zenginliğidir.

               Çocuklar incire dadanan kuşlar gibi daldan dala sekedursun, Suada da Zineta’ya bu “zor” zamanlarda hakiki kahveyi nereden bulduğunu sorsun. Öyle ya unun, ekmeğin, peynirin karaborsaya düştüğü şu zamanda yeşil mercimekten, nohuttan “kahve” yapılırken halis muhlis kahve nereden çıkmıştır?

               Bir kutu kahveye çocuklar gibi sevinen Zineta, komşusuna dönüp kahveyi, kocası Durmo’nun dün düğünden getirdiğini söyler. Ardından iki hanım muhabbeti aralarına alıp çevire döndüre koyulaştırırken sırasıyla tiz bir vınlama, kulakları sağır eden bir çınlama ve şiddetli bir patlama odayı doldurur. Onları da önce havaya kaldırır, sonra tutar yere vurur. O sırada pencereden eser kalmamıştır. Cam da tuz buz olmuştur.

               Neden sonra kendilerine geldiklerinde çığlıklar atarak sesin geldiği yöne doğru pencereden kalan “boşluktan” dışarı fırlarlar. Genzi yakan bir toz bulutu içinden incir ağacının ortadan ikiye yarıldığını ılgım salgım ancak anlarlar. Zineta aklını yitirmiş gibidir. Canı içine sığmayarak ağacın etrafında dört dönmeye başlar. Suada ise bedeni kaskatı bir şekilde ortada kalmıştır. Olup bitene anlam vermeye çalışır.

               Kör duman biraz silinir gibi olduğundaysa dehşetengiz bir manzarayla karşılaşırlar: Emin ve Edin; uzaklardan atılan bombayla kuş gibi vurulmuş, parçalanmıştır. Ve vücutlarından kopan parçalar etrafa saçıldığı gibi ikiye ayrılan incir ağacının dallarına da yapışmış, boşluğa doğru sallanmaktadır.

               Hiçbir insanoğlunun şahit olup da aklını yitirmeden duramayacağı bu manzara karşısında herkes olduğu yere çakılı kalmışken yalnız bir kişi ortalıkta dönmektedir. Bu, simsiyah saçları ve kaşları tıpkı filmlerdeki gibi bir anda bembeyaz olan Zineta’dan başkası değildir. Ancak sadece film sahnelerinde görülmesi gereken bu vahşet, bizzat hayatın içindedir. Ve bu dünyada yalnız bedeni kalan Zineta için muhtemelen o andan sonra hayattaki tek gerçek, bu olay kalacaktır.

               Eline siyah bir torba geçiren Zineta, toplanan kalabalığın donmuş bakışları altında öpmeye kıyamadığı çocuklarının nazenin bedenlerinden kalan parçaları çimenlerin üzerinden, kana boyanmış ağaç dallarından toplar ve torbaya koymaya başlar. Bunları yaparken duygusal hiçbir tepkisi yoktur. Kanı damarlarından, ruhu ten kabından çekilmiş gibidir. Öylesine taşlaşmıştır artık. Ancak düşse taşı eritecek bu büyük acıdan dolayı çenesi kaymış, ağzı çarpılmıştır.

               Oysa hiçbir şey hissetmeden evlatlarının kaderine değmiş, bu kalleş saldırıda evlatları gibi can vermiş incir kuşlarını da toplamaya devam etmektedir. Niçin kuşları da topladığını soranlara yalnızca “Onlar da benim evladım sayılır!” demektedir.

Srebrenitsa Soykırımı: Sürece nasıl gelindi, neler yaşandı? | Euronews

Aşk Fanusu: Elmas Yağmurundan Katran Sağanağına

 

               Sinan Akyüz tarafından yazılan ve Şubat 2012’de yayımlanan İncir Kuşları; adını -yukarıda anlattığımız üzere- Bosna Savaşı sırasında Sırp keskin nişancıları tarafından “kuş gibi avlanan” binlerce Müslüman çocuktan yalnızca ikisi olan Emin ve Edin’den alır.

               1992–1995 yılları arasında, Avrupa’nın ortasında Müslüman Boşnaklara karşı uygulanan soykırım ve savaş suçlarını konu edinen romanda başkahramanımız Suada Begiç’tir. Hikâye, Suada’nın gözünden; onun korkularıyla, heyecanlarıyla, tiksintileriyle ve insanı insana dair her şeyi yeniden sorgulamaya zorlayan dehşetiyle akar.

               “Geldik, çağı gördük, ürperdik!” diyen şairin hissiyatıyla romana eşlik eden okur, Suada’nın hayatına ortak oldukça ilerleyen sayfalarda karşısına çıkan vahşet karşısında -eğer insanlığını yitirmediyse- içinde ağır ve onulmaz bir boşluğun büyüdüğünü fark eder. Bu acıların 1990’larda, üstelik medenî(!) dünyanın tam ortasında yaşatılmış olmasıysa okurun zihnindeki kendisine ezberletilen medeniyet ve insan hakları söylemini büyük bir sarsıntıyla yerle bir eder.

               Tüm bunlardan önceyse yazar, okurun gözü önünde masum bir genç kızın muhayyilesiyle şekillenen masalsı bir dünya kurar. Ve bu masalsı dünyanın parıltıları -belki de ilerideki vahşetin etkisini okuyucuda artırmak için-  süt beyaz hayaller eşliğinde okuyucunun gönlüne doğru uzar da uzar.

               Bu dünyada şehir, sanki gençlerin hülyalı ritmiyle nefes alır. Tesadüfler anlamlıdır. Karşılaşmaların da bir manası vardır. Kalpler henüz incinmemiş, âşıklar vahşetle tanışmamıştır. Günler, kalbin korkuyla değil sevinçle çarptığı o bildik duygular eşliğinde; sanatla, müzikle, kahveyle, muhabbetle umuda doğru yol alır. Ve “savaş” uzakta bir yerlerde heyula gibi dolaşsa da onların muhayyel dünyasına yaklaşamamaktadır.

               Şimdi romanın kapağını tekrar kaldıralım:

               Bosna Savaşı’ndan yedi ay önce Eylül 1991’de Saraybosna’da başlayan hikâyemizde konservatuvarda piyano eğitimi alan on sekiz yaşındaki Suada, okuldaki ilk gününde “uzun boylu, mavi gözlü, çıkık elmacık kemikli, güzel sesli Tarık’la” karşılaşır ve -hikmet-i Hüda- ona ilk görüşte âşık olur. Çocukluğundan beri rüyalarını dolduran beyaz atlı prensini nihayet bulmuştur.

               Zira “rüyalarında akşam kızıllığı buğday başaklarının üstüne düşünce ateş gibi yanan başakların arasından yelesini dalgalandırarak yemyeşil ağaçlarla kaplı dağlara tırmanan o şahane beyaz atın üstünde” duran adam az önce gördüğü Tarık’tır! Ve kızımız artık gönül hanesinden domdom kurşunuyla yaralanmıştır!

               Olaylar bundan sonra masalın hakkını vererek devam eder. Tarık da duygularını gizlemez, aşkını ilan eder! Aynı gün, kafenin camlarına vuran yağmurun “küçük, muttarit, muhteriz darbeleri” ve genzi yakan Boşnak kahvesi eşliğinde sevgili olurlar!

               Her şey, sanki hakikatten münezzeh bir cam fanusun içinde ağdalı bir mono romantico tadında akıp gitmektedir. Gençler daha önce hiç tatmadıkları aşkın ne menem bir şey olduğunu ta yüreklerinde hissetmektedir. Gün geçtikçe gözler bulutlanmakta, etraf dumanlanmakta ikisinin dışında yeryüzündeki her şey silikleşmektedir.

               Nihayet bir gün, kendileri dışında bu dünyada kimse kalmadığında, Tarık babaannesinden yadigâr mavi taşlı bir elmas yüzüğü cebinden çıkararak nikâhtan önceki akdi gerçekleştirir. Gençler kendi aralarında sözlenmişlerdir.

               Ve Vukadin…

               Masallardaki gibi, masum bir aşkın Yaradan’a uzanan iki gülü arasına giren dikenli çalı.…

               Âşıkla maşuğun tam ortasında bitip sevdayı kirleten rakip çakalı…

               Aşkı suç gören, bedeni ganimet sayan, tecavüzü silah yapan Sırp alçağı…

               Habis beyninde sadistliğin, vahşiliğin zivil zivil kaynaştığı çetnik kurusu…

               Mazlumların kanıyla beslenen, masumların korkusuyla büyüyen şeytan yavrusu…

               İşte bu cümle melanetin vücut bulmuş hali Vukadin, Tarık’ın Berlin’e gidişini fırsat bilip bir ders çıkışı leş gibi içki kokan bir ağız, kıpkırmızı göz, bulanık bir yüzle Suada’nın karşısına çıkar. Ve beynindeki “vida”yı bir çırpıda çıkarıp Suada’nın ayaklarının önüne doğru atar: “Aşkıma karşılık ver. Yoksa…”

               Konuşan; derdine derman arayan bir sevdalı değil, her istediğini daha düşünürken elde etmiş Yugoslavya Federal Ordu Generali Borislav Milunoviç’in şımarık oğludur. Ve onu az çok tanıyan bilir ki o bir şeyi kafaya koydu mu o fikir artık bir heves değil, bir hüküm olur. Ondan da alimallah kurtuluş yoktur. Zira gücün gölgesinde büyümüş Vukadin’in lügatinde hayır diye bir kelime yoktur. Ne var ki inadıyla nam salmış Boşnak kızı Suada’da da kuru gürültüye pabuç bırakacak göz yoktur.

               Önce ince belini Vukadin’in ahtapot gibi sarmış kollarından kurtarmaya çalışır. Ardından onun bulaşık yüzüne bir eşref Müslüman kızı tokadı nakşederek şöyle haykırır:

               “Kaz kafalı erkekleri terbiye etmek gerektiğinde bir anda zalim oluveririm. Şunu aklına koy bir kere. Tarık sevgilim olmasaydı yine de seninle çıkmazdım. Kendi inancımdan olmayan biriyle sevgili olup aile şerefimizi beş paralık edemezdim. Duydun mu?”

               Müslüman bir kızın şahsiyeti, tıyneti, fazileti; Suada’nın ağzından Salur Kazan’ın yedi başlı ejderhanın boynuna indirdiği kılıç gibi onun içkiden kızarmış yüzüne iner. Vukadin ilk kez duraksar hatta biraz ayılır gibi olur. Hayatında ilk defa bir şey avuçlarından kayıp onsuzluğa yuvarlanmıştır. Ve kaybedilen her şey gibi, bu da artık onun için vazgeçilmez olur. Kollarını Suada’nın belinden çözer, ayağa kalkar, doğrulur. İçinde öfke ve kinin canlı kurtçuklar gibi kıvıl kıvıl kaynaştığı kanlı gözlerini Suada’nınkilere diker. Ve dişlerinin arasından tıslar gibi şu tehdidi savurur: “ Bir gün seni hiç kimse elimden kurtaramayacak!”

               Aşkını arkalayıp Vukadin’in karşısına Estergon Kalesi gibi gerilerek dikilen Suada, onun son sözünü savurup gidişiyle olduğu yere yığılır. Vukadin’in sözleriyse şeytan nefesi gibi halka halka yayılır da karasakız misali aşk fanusunun her yanına yapışır. Ve bu yapışkan karanlık Suada’nın içine sızdıkça Suada da ağır ağır sararır.

               Bu, Suada’nın ilk aşk imtihanıdır. Suada, bu zamana kadar böylesi bir karanlıkla sınanmamıştır. Onun rüyalarında hep “aşağıdan yukarıya doğru yağan bir baran-ı elmas” vardır. Bu “elmas yağmuru” içinden çıkan beyaz ata binmiş “süvari” ise yıllardır aynı ağır ezgi fıstıkî makam bir sevdalinka eşliğinde onun dünyasına dolmaktadır. Oysa şimdi o mai hayallerin üstüne çöken bir karabasan ortaya çıkmıştır. Daha şimdiden vantuzlu kollarını uzatıp aşk fanusunu aydınlatan “elmaslardan” birkaçını söndüren bu karabasan, bakalım istikbalde Suada’nın başına daha ne dertler açacaktır.

               Şimdi Suada’yı yerden kaldıralım. Bu çekiye gelmez sıkıntıyı sırtına vuralım da İfeta teyzesinin kucağına doğru yollayalım! Onları bu derdin muhasebesiyle baş başa bırakırken gelin sizinle şu Bosna Savaşı dedikleri Müslüman kıyımının evveline, ahirine bakalım.

 

  1. Dünya Savaşı ve Savaşın Gölgesinde Balkanlar

 

               Birinci Dünya Savaşı’nın üzerinden on beş yıl geçmiş ancak Almanlar Versay Antlaşması’nı hâlâ hazmedememiştir. Zira zihinlerde zillet vesikası gibi duran bu antlaşma hatırlandıkça Almanların ayranını kabartmakta, mağlubiyetin kara tortusu ruhlarını karartmaktadır. Üstelik bütün dünyayı sarsan “Büyük Buhran” Almanları da ekonomik olarak ezmiş, işsizlik ve peşinden gelen ümitsizlik gençliğin zaten kararmış ruhuna is gibi işlemiştir. İşte böyle kasvetli bir havada ortaya çıkan Hitler; şoven nutuklarla, intikam ve ihtişam vadeden sözlerle kalabalıkları peşine takarak çok geçmeden iktidara gelmiştir.

               Bundan sonra şans, Hitler’e yaver falan değil bizzat şeytan olmuştur! Şeytan bir adama yaren olmayagörsün istediği her şeyi her zaman çok bekletmeden onun avucuna koymuştur. Evvela güçlü muhalifler bir bir ortadan kaybolmuş, sonra esrarengiz bir yangınla parlamento kül olmuş, hemen ardından ihtiyar cumhurbaşkanı Hindenburg için emrihak vaki olmuştur.  Eh, bu iki makam doğal(!) yollardan sırrolunca, yapacaklarına karşı çıkacak kimse de ortada kalmayınca bunları ortadan kaldırmak farz olmuştur! Meclisi, cumhurbaşkanlığını kaldırınca da kendini “Führer” ilan eden Hitler, böylece Almanya’ya tek adam olmuştur.

               Kurduğu istihbarat ağıyla kısa sürede devletin kontrolünü avucunda toplayan “Hitler” hâlihazırdaki sanayi kuruluşlarını askeri üretime kaydırarak orduyu hızla büyütmüş, garnizonları tekmil silahla doldurmuştur. Nihayetinde büyük savaş için niyetini belli eden “Führer” için geriye sadece sebep hazırlamak kalmıştır.

               Artık hadiseler tüm dünya için daha hızlı akmaya başlar. 1938’de bir katakulliyle Avusturya’yı neredeyse itirazsız cebine koyan Almanya, akabinde Südet Bölgesi’ndeki Almanları bahane edip şimdilerde esamesi okunmayan Çekoslovakya’yı bahçesine katar. İngiltere’si, Fransa’sı bu duruma  “ık, mık…” etseler de “Aman çirkefe taş atmayalım!” diyerek kameti getirmeyince bunu korkuya yoran Almanlar bu sefer niyeti Polonya’ya bozar. Sovyet Rusya’yla Polonya’yı paylaşım noktasında gizlice anlaştıktan sonra vakit kaybetmeden Gleiwitz’te kanlı bir gölge oyununa başlar.  Perde kapandıktan sonra da sabahına uçakla, topla, tankla Varşova’ya damlar. Habersiz ve sahipsiz Polonyalılar gibi dünya da şoktadır. Çünkü çok geçmeden Ruslar da Polonya’ya doğu tarafından saldırmıştır. Ve Polonya aralarında paylaşılmıştır!

               Başını daha fazla kumda tutamayan Fransa ve İngiltere, istemese de Almanya’ya savaş ilan eder. Resmiyette de olsa savaş başlamıştır. Artık İngilizler ve Fransızlar da atıp tutmaktadır. Ee, ne de olsa ölecek olan üçüncü dünya insanıdır. “Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela” el altında, teyakkuzda tutulmaktadır. Nitekim daha fazla beklenmez. Deniz aşırı haber çıkartılır. Ve emri başıyla gözüyle kabul eden müstemlekelerden Hindistan, Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada, Güney Afrika savaşa katılır. Böylece Doğu Avrupa’da çakan kıvılcım kısa zamanda büyür ve bütün dünyayı içine alan dev bir yangına dönüşür.

               Yalımlar saçan Alman ordusu İsveç’teki demir cevherine ulaşmak için önüne çıkan kartondan ülkeleri yutmaya başlar. İki saat içinde düşen Danimarka’dan sonra iki ay büyük(!) direniş gösteren Norveç de uçtan uca yanar. Asıl hedefse Fransa’dır. Ancak kudurmuş yangın, önce aradaki ülkeleri yakacaktır.

               Rotterdam Limanı’na düzenlenen ağır bombardımandan sonra yürekleri yarılan Hollanda saldırının beşinci gününde teslim bayrağını çeker. Burada birkaç gün eğleşen Almanlar neden sonra gözünü Afrika yamyamı Belçika’ya diker. Yaklaşık yüz senede Kongo’da, Ruanda’da, Birundi’de şeytana rahmet okutacak türlü işkence ve eziyetlerle on milyona yakın masumun kanına giren bu modern(!) yamyamlar, Alman sopasına ancak on sekiz gün dayanır. Bir lokmacık ordusu bulunan Lüksemburg da o ara göz açıp kapayıncaya kadar alınır. Nihayetinde Fransa yolu böylece açılır.

               O sırada Fransa, Hollanda’yı ve Belçika’yı loğ taşı gibi ezip geçen Alman ordularını üç yüz bin askerle kuzeyde, Maginot Hattı’nın gerisinde beklemektedir. Kendince muhkem duvarların ardında güvendedir. Lakin farkında değildir. Beklediği düşman kapıdan değil bacadan gelecektir!

               Kuzeyden bir iki hamle yapıp düşmanı iyice denize çeken Almanlar -Ulu Fatih’in karadan yürüttüğü gemilerden mi ilham almış bilinmez- “Geçilmez!” denilen Ardennes Ormanlarını “panzerlerle” geçip bir sabah düşmanın arkasına inmiştir. Ve iki ateş arasında kalan Fransızlar tankını, topunu bırakarak Dunkerque sahillerine doğru kaçmış; Büyük Taarruz’da Ege’ye balıklama atlayan Yunanlar gibi yüzgeçlerine güvenerek canlarını zor kurtarabilmiştir!

               Böylece Fransa da saf dışı kalmış, orta yerde direk gibi dikilen Almanlar safın bir ucuna İngilizleri, diğer ucuna Rusları asmıştır. Şimdi ya denizaşırı sefere çıkıp İngiltere’ye girecek ya da doğuya yönelip Rus’a çatacaktır. Onlar da yine beklenmeyeni yapacak, malum soğuk havada “ayıyla güreşe” tutuşacaktır! Ama ondan önce arkasını sağlama alması lazımdır. Bunun için Balkanlara doğru yürümeye başlamıştır.

               O ara Balkanlarda etliye sütlüye karışmadan ayakta kalabileceğine inanan iki ülke vardır: Bunlardan biri Yunanistan, diğeri Yugoslavya’dır. Geriye kalan Romanya, Bulgaristan, Macaristan Alman güdümündeyken; Arnavutluk, İtalyanlar tarafından işgal altındadır. Rusya’ya karşı üç milyondan fazla askerle tarihin gördüğü en büyük kara harekâtını başlatacak olan Hitler, Balkanlarda arkasında ikircikli devlet bırakmak istememektedir. Zira iyi bilir ki Balkanlar bir kez karışmayagörsün, imparatorlukları bile kötü develer gibi olduğu yere çökertir!

               Uzatmayalım, önce Yugoslavya’nın kapısı çalınır. Dostluk teklifi yapılır, ittifak kâğıtları uzatılır. Ve tabii hissettirilir ki bu Alman’ın son tatlı dilli çağrısıdır. Bundan geri malum ya silah konuşacaktır.

               Belgrat’taki kral ve naibi, zaten hazırlıklıdır. Zira kör değiller ya Avrupa, nereye sıçrayacağı belli olmaz deli bir ateş altındadır. Ol sebepten genç kral ve naip, eller kalemde alesta beklemektedir! Bu ateşi tahttan, taçtan olmadan savuşturmayı düşünmektedir. Lakin işler öyle zannedildiği gibi değildir. Zira turpun büyüğü heybededir.

               İmzalar atılıp haber sokağa düşer düşmez Yugoslavya denen dili karışık, dini karışık, mezhebi karışık, niyetleri karmakarışık insanların memleketi alev topuna döner. Say ki bir gaz sıkışması vardır ve zaten patlamaya ramak kalmış bu topraklara bir de çakmak çakılmıştır. Halk sokağa çıkmıştır. Peki bu iki dilli, ikircikli halk bu olayı nasıl okumaktadır?

               Sırplar bu dostluğun sonunda büyük ağabeyleri Ruslarla savaşmak istememekte, Hırvatlar da hamileri Almanların yanında saf tutmak istemektedir. Lakin Slovenler temkinlidir, kefenin hangi tarafı ağarsa o tarafa yönelecektir. Garibim Müslüman Boşnaklarsa hangi sazın türküsüne ayak uyduracağını bilememektedir.

               Üstelik Sırp ağırlıklı ordu da Almanlarla ittifaktansa onlarla savaşmaktan yanadır. Haberi aldığından beri homur homur homurdanmaktadır. Bu homurtu yavaş yavaş tüm subayları bir amaca toplamaktadır. Ve çok değil 48 saat sonra yani 27 Mart 1941’de gerek ABD gerek İngiltere istihbaratıyla koldan, bacaktan, dirsekten temas halinde olan Sırp General Dusan Simoviç; avanesiyle yanlış ata oynadıkları bahanesiyle yönetimi devirecektir.

               Naip, gider; kral, kalır. Lakin pamuktan mı ketenden mi bilinmez ince bir iplikle birbirine tutturulmuş halklar için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Herkesin bir ucundan çekiştirdiği Yugoslavya parça parça Balkan milletlerinin elinde kalacak, Balkanlar bir kez daha al kanlara boyanacaktır.

               Tabii buraya değinmeden önce Alman’ın bu darbeyi nasıl okuduğuna bakalım. Ne demiştik? Hitler, Yugoslavya’ya reddedemeyeceği bir teklif yaptı, demiştik. Bu teklifle abat olanı berbat etmede mahir, deli balta Hitler’in reddederse Yugoslavya’nın çanına ot tıkayacağını ima ettiğini söylemiştik.

               Öyle de olur. Darbeciler henüz hükümet kurmuşlardır ki Almanlar adını “Ceza Operasyonu” koydukları bir bombardımanla Belgrad’a saldırır. O sırada Belgrad’da insanlar derme çatma, ahşap evlerde yaşamaktadır. Ve insanlıktan nasibini almamış Hitler tarafından bilhassa kullandırılan yangın bombalarıyla on binlerce sivil yanarak hayatını kaybedecektir. Malum ya bu binlerce yıllık harp tarihinde uygulanan bir şeydir. Halk korkuyla, vahşetle sindirilecek ve devlet fethedilecektir.

Bosna Hersek’in doğusundaki Srebrenitsa’da, 1995’te Sırplar tarafından gerçekleştirilen soykırımın 30’uncu yıl dönümünde toprağa verilecek 7 cenaze gözyaşlarıyla karşılandı ...

Öz Yurdunda Garip, Öz Vatanında Parya

 

               Nitekim fazla sürmez, beklenen gerçekleşir. Alman tedhişine on bir gün dayanabilen Yugoslavya, diğerleri gibi kaderine rıza gösterir. Ve o zamanlar Yugoslavya, Balkanlardaki direnişin son kalesidir. Onun düşmesiyle üç dört hafta içinde Yunanistan da pes edecektir.

               Almanya Yunanistan’a girsin. Yunanistan’daki İngiliz birlikleri adalara çekilsin. Yugoslavya’yı da tarumar ettikten sonra Alman; yanına Romanya’yı, Macaristan’ı, Finlandiya’yı alarak 22 Haziran 1941’de Barbarossa Harekâtı’yla Rus’la tam 4 yıl sürecek buzda dansa girişsin. Peki, biz ne yapalım? Bu tarihî girizgâhı tadında bırakalım da asıl meselemiz olan Bosna-Hersek’teki 1992-95 Türk-Müslüman katliamlarının ilk safhasına bakalım. Yani İkinci Dünya Savaşı boyunca Yugoslavya’da Müslümanlara yapılan mezalime bakış atalım.

               Efendim… Bu dili başka, dini başka, hatırası başka milletlerden zar kabilinden bir dikişle bir araya getirilmiş Yugoslavya nam memleket bir karışmış; pir karışmış. Yamalı bohça devlet çökmüş, dirlik düzen dağılmış, meydan silahlı çetelere kalmış. Bir tarafta Alman himayesinde Hırvat Ustaşalar, diğer tarafta Yugoslavya ordusunun üstüne oturan Rus destekli Sırp Çetnikler, öte tarafta komünist Yugoslav Partizanlar, beri tarafta Hristiyan Arnavutlar, orta yerdeyse biçare halde bekleşen silahsız ve sahipsiz Müslüman Boşnak ve Türkler…

               Yüzlerce yıldır “Bekçileri gibiyiz ebencet buraların!” diyen Boşnaklar bilhassa Doğu Bosna’da Foça, Vişegrad, Gorajde ve Çayniçe hattında; Sancak’ta Yeni Pazar- Taşlıca arasında ve Drina Vadisi boyunca Alman işgalini müteakiben önce hakaret görmüş, yetmemiş bir güzel dövülmüş. Sonra evlerinden sökülmüş, köylerinden sürülmüş. Nihayetinde güpegündüz çoluk çocuk demeden sokak ortasında öldürülmüş. Hem de bunu Müslüman’a atadan, dededen kalma “komşuları” reva görmüş.

               Malum ya bir kere şeytanın yolu çiğnenmeyegörsün, eşref-i mahlûkat olan insan, meleklerden bile yüce iken hayvandan daha aşağı düşmesi işten bile değilmiş.  Bu hayvandan, nebattan daha aşağılık Çetnikler ve Ustaşalar da iki yandan “temizlik” adı altında Müslüman’ı kıskaca alıyor; bilhassa gece baskınlarıyla onları Balkanlardan söküp atmaya çalışıyormuş. Bu baskınlarda kadın, çocuk, yaşlı demeden yapılan envaiçeşit işkence; ta Hüdavendigar zamanından kalma bir nefretle işletiliyormuş.

               Beş yaşındaki bebelere, seksen yaşındaki ninelere bile tecavüz ediliyor; tüm bunlar anasına, babasına, oğluna, uşağına seyrettiriliyormuş.  Bu vahşeti görmeye dayanamayıp bayılanlar sağı solu bıçaklanarak, kulağı burnu kesilerek “canlandırılıyor” bu alçak mizansen sonuna kadar devam ettiriliyormuş. Vesselam Müslüman’ın üzerinde ölümün bile dört gözle beklendiği bir zulüm hüküm sürüyormuş.

               Allah insanın başına düşmanın bile namuslusunu, şereflisini musallat etsin. Müslümanlarla birlikte belki de aynı avluya bakan evlerde yüzlerce yıl komşuluk yapan bu canavar yaratıklar, tuz ekmek hakkı gözetmeksizin sadistçe saldırıyor; işte böyle tankın, topun, tüfeğin yanında tecavüzü de silah olarak kullanıyormuş.

               Bilinen bir şeydir: Bir Müslüman’ın en büyük varlığı haysiyetidir. Maneviyatına karşı bu şerefsiz, cibilliyetsiz saldırılar karşısında dehşete düşen Müslümanlar; çareyi çoluk çocuk, kız kızan yayan yapıldak ormanlara, dağlara sığınmakta bulmuş. Şehirlerde olanlarsa daha güvenli zannettikleri köylere kaçıyormuş. Lakin savaşın, iç karışıklığın ortasında emniyetli bir yer bulmak zormuş. Vesselam yüz binlerce Müslüman’ı nereye kaçsa bu çeşit bir alçaklık takip ediyormuş.

 

Tito’nun Yumruğu

 

               Kara gün kararıp kalmaz. Savaş bu, aynı yerde durmaz. Çetelerin kol gezdiği, kurşunun adres sormadığı bu hengâmede zamanla bir kuvvet diğerlerine galebe çalmaya başlamış. İki büyük zümre Ustaşa ile Çetnik birbirini boğazlarken ve de Alman’ın gücü Sovyetler karşısında yavaş yavaş kırılırken bu kez sahneye Partizanlar çıkmış. Aslı şehirlerde filizlenen bu hareket, savaşın zoruyla Balkan dağlarına doğru taşmış. Ve dağlarda başka bir ses yankılanmaya başlamış: “Ti-to, ti-to…”

               Yani “Sen bunu, sen şunu… yap!” diye emirler yağdırıp “Mareşal Yoldaş” olana kadar başına geçtiği komünist Partizanları beygir gibi koşturan Josip Broz ya da namıdiğer “Tito” anılmaya başlamış.

               Ne demişler, sen eşek olduktan sonra semer vuran çok olur! Bu kadar emir eri bulunca “Tito” da emirleri sıralamış. Bir taraftan Sırp Çetnikleri, diğer taraftan Alman destekli Hırvat Ustaşaları kovalamaya başlamış. Bir taraftan da Alman işgaline karşı durarak, bir dönem beraber çalıştığı işçileri bu uğurda ayaklandırmış. Ve Almanlarla da vuruşmaya başlamış. Onun Almanlarla savaştığını görünce Sırp’tan, Makedon’dan, Arnavut’tan, Boşnak’tan, Sloven’den halk da yavaş yavaş Partizan saflarına katılmaya başlamış. Ve böylece arka plandaki “büyük savaş”ın gidişatıyla birlikte meydan da yavaş yavaş Tito’nun adamlarına kalmış.

               Duman az biraz dağıldıktan sonra Sovyetlerin de desteğini arkasına alan Tito, Partizan Hareketi’ne siyasi bir cila çalmış. Bir milyondan fazla insanın ölümünden sonra geçici de olsa bir “Devrim Hükümeti” kurabilen Tito, Yugoslavya yönetiminin başına çıkmış. Hayat ve memat arasında kurduğu salıncakta bunca yılın Sovyet münasebetinden sonra hakkıdır, denilerek kimse sesini çıkarmamış.

               İki sene kadar koltuğu ısıtan Tito, bu zaman zarfında memleketi komünizme göre baştan aşağı teşkilatlandırmış. Böylece OZNA’sı, UDBA’sı derken Yugoslavya’nın dağ başındaki son evine kadar istihbarat hizmeti(!) götürmeye başlamış.  Sonra da “Bin dost az, bir düşman fazla!” düsturuyla ülkede kendine tek bir muhalif bırakmamacasına kurşun yakmaya başlamış! Gövde üstünde baş, baş üstünde kendine yan bakan kaş bırakmadığına kani olduktan sonra seçime giden Tito; yine de tedbiri elden bırakmamış. Nihayetinde sandık başlarına sosyal sigorta babında koyduğu Partizanlar sayesinde seçimi kazanmış! Bu zaferden(!) sonra Tito yeni Yugoslavya’nın ilk başbakanı olmuş. Hatta bununla da kalmamış, dışişleri bakanlığına da yine kendi oturmuş.

               Sene 1946-7… Ve anlattık, dünya ikinci kez topyekûn bir savaştan henüz çıkmış. Altı seneye yakın süren bu hengâmede seksen beş milyon insanın da canı çıkmış! Vesselam hava sıcak zemin kayganmış. Bombalanan, kurşunlanan insanların çığlıkları kulaklarda çınlanmakta; yanan bedenlerin kokusu hâlâ genizleri yakmaktaymış. Ol sebepten böyle işler fasaryadan sayılmaktaymış. Yani kulak asılmamaktaymış! Zira kafaya takılacak daha büyük işler varmış. Misal olsun, bunlardan biri önceki rejim olan krallığı kaldırmakmış.

               Krallığı kaldırıp devletin adını Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti yapan Tito, koltuğunu sağlamlaştırmak için muhalifler üzerinde bir dizi hunharca çalışmaya daha başlamış. Bu sadece Osmanlı’dan sonra bölgede sahipsiz kalan Müslümanlar üzerinde değil Katolik Hristiyanlar üzerinde de hissedilmiş! Öyle ki bir süre sonra Vatikan, Tito ve hükümet üyelerini aforoz ettiğini bildirmiş! Lakin bu Tito’nun pek umurunda değilmiş. Zira Tito, bilindiği üzere zaten bir ateistmiş!

               Ol sebepten bu gibi açıklamalara pek kulak asmayan Tito, dediğim dedik çaldığım düdük misali Hristiyan, Müslüman demeden muhalifleri hapislere koymuş. Mallarına el koymuş, dili çok uzayanın da alnına kurşunu vurmuş! Zira ona göre bu bir geçiş devriymiş. Özel mülkiyet bitirilecek, memlekete yeni bir nizam getirilecekmiş. Bu yüzden ne kadar kodaman, kalantor, komprador varsa evlerine girilmiş; göze hoş gelen ne varsa Partizanlarca talan edilmiş.

               Böyle münferit(!) işler devam ededursun Tito; artık devletin Slovenya, Makedonya, Sırbistan, Hırvatistan, Karadağ ve Bosna- Hersek’ten müteşekkil bir federasyon olduğunu dünyaya ilan etmiş. Ayrıca Sırbistan’ın içindeki Kosova ve Voyvodina özerktir, demiş.

               Bundan böyle her bir cumhuriyet kendi kumunda oynayabilecekmiş. Tek parti içinde de olsa seçim yapabilecek hatta meclis kurup bir başbakan bile çıkarabilecekmiş! Her ne kadar bu meclisler belediye meclisine, başbakanlar da belediye reisine benzese de demokrasi şeklen işleyecekmiş! Lakin öyle ordu kurmak, para basmak, ne bileyim başka devletlerde elçilik açıp onlarla anlaşma yapmak gibi işler külliyen yasakmış. Tüm bunlar büsbüyük abi Tito’nun hakkıymış.

               Bırak böyle şeyleri yapmayı düşünmek bile sakıncalıymış. Rüyada bile görmek hayra alamet sayılmazmış. Zira böyle şeyleri anmanın cezası öyle parmak sallayıp “Hııı!” demekle kalmazmış. Buna yeltenenler sabaha karşı evlerinden alınır ve bir daha bunların adı sanı anılmaz, imi timi bulunmazmış.

               Peki, Tito madem özgürlük vermeyecekmiş de niçin böyle sebilullah diyerekten “cumhuriyetler” dağıtmış? Çünkü anlattık ya, II. Dünya Savaşı’nda nüfusa oranla en çok kayıp veren ülke Yugoslavya’ymış. Kendisinin de dâhil olduğu iç karışıklıkta birbirini kesenin hesabı maalesef tutulamamış. Hırvat Sırp’a, Sırp Hırvat’a girmiş. Sonra işin içine Sloven Dağı’nda başka bir hesap girmiş. Onlar Sloven’le, Arnavut’la hesaplarını göredursun Makedon Ovası’na bu sefer Partizanların intikam yumruğu inmiş. Ara yerde kalan garibim Türk ve Müslüman’aysa Allah’ını seven bir şamar aşk etmiş! Eh, onlar da cebren de olsa bir zaman sonra Partizanların yanına girmiş. Gerçi orada da barındırılmamış. Zira bir kısmı da zorla karşı tarafta onlara karşı savaştırılmaktaymış. İşte böyle iki arada bir derede öle savaşa, barışa varılmış.

               Lakin Tito biliyormuş ki kimse bu barıştan mutmain olmamış. Zira hiçbirinin yüreği soğumamış. Ve hiçbiri kendine yapılanı unutmamış. Şimdilerde onun kartal bakışları altında nazar indirdikleri halıdan motif çıkartıyor olsalar da sokakta görse hasmının kolundan, bacağından, “Yetmez!” deyip gırtlağından diş geçirecek milyonlar varmış. Karşısında el pençe divan duranların bile arasa evlerinin altında sığınaklar bulur, bu sığınaklarda envaiçeşit silah yakalarmış. Zaten sokak başlarındaki siperler, şehirlerin altına en yakın savaşta kullanılmak üzere itinayla kazılmış tüneller birçok soruya cevapmış.

               Hâl, ahval böyle olunca geriye ne kalıyormuş? Tito’ya yumruğu sertleştirmek, gerektiğinde demirleştirmek kalıyormuş ki bu kızışkan milletleri bir arada tutsun! Tito da maşallah, otuz beş senede yumruğu sıkmış da sıkmış. O parmaklar değme bıçkının çözemeyeceği Gordion düğümü gibi bir hâl almış.

                Önce anasını danasından, çocuğunu babasından şüpheye düşürecek bir istihbarati ağ kurmuş. UDBA ajanlarını baykuş gibi her köşe başına, saçak altlarına doldurmuş. Gayrı bir dönem herkes gölgesinden korkar olmuş. Çünkü kim dinden, mezhepten, milletten, milliyetten ağız açacak olsa hemen arkasında bunları bulmuş. Kameti uzatan olursa da sonunda kendini ecinnilerin top oynadığı bir yerde, kör bir kuyunun dibinde bulmuş.

               Ancak cami ve medreseler kapatılırken, beş yüz yıllık vakıf ve derneklerin mülkleri kamulaştırılırken, bunlara karşı duran din adamları tutuklanırken, kamulaştırma adı altında bilhassa Müslüman’ın elindeki topraklara el konulurken iman ve vicdan sahibi insanlar nasıl sussunmuş?

               Türk okulları bir bir kapatılırken, Türkçe yayın yapan gazete, dergi ve radyolar susturulurken, Türk, Arnavut ve Boşnak Müslümanlar ata yurtlarından sürülürken hatta kimlikleri bile yok sayılıp kütüğe kimi yerde Hırvat kimi yerde Sırp diye kaydedilirken… Yani sadece Allah’a kul diye kadim bir topluluğun mazisi yeryüzünden yavaş yavaş silinirken hiçbir şey yapmadan nasıl dursunmuş?

Srebrenitsa Soykırımı 23. yılında anıldı, 35 kurban toprağa verildi | Euronews

Dev Anasının Şefkati

 

               Elbette, susulmamış. Elbette, durulmamış. Şu gelgeç dünyada insanın dininden, dilinden, kimliğinden başka nesi varmış? Silaha sarılmasalar da Tito idaresinin yolunu aşındırmışlar. UDBA ajanlarının yakasına yapışamasalar da devlet dairelerinin kapısına asılmışlar. İşi velveleye vermeden usulünce haklarını aramışlar. Lakin ne demiş şair:

Kader, beyaz kâğıda sütle yazılmış yazı;

Elindeyse beyazdan, gel de sıyır beyazı!..              

               İşte o kader, bu sefer onların karşısına kapı diye duvar koymuş. Zira ne kadar yalvarsalar da kimse yüzlerine bakmıyormuş. Dilekçe kâr etmiyor, mahkeme ses vermiyor, söz boğazda düğümlenip kalıyormuş. Vesselam, Tito’nun alınlarına çaldığı bu görünmez yazı, bir türlü silinmiyormuş.

               Çünkü memlekette yeni bir düzen, ayrı bir nizam varmış. Bu nizamda herkesin kendine göre az çok bir yeri varken Müslüman’a yer ayrılmamış. Müslüman ya adını, sanını, inancını, lisanını bir köşeye soyunup uslu uslu oturacak ya da Müslüman beldelere doğru ufak ufak yollanacakmış! Hem bu işte gönüllü olurlarsa Tito hazretleri de kolaylık sağlayacakmış! Müslüman’ın toprağı sırtlayacak hali yok ya, isteyen istediği kadar eşyayı varsın ardına katsınmış. Yeter ki “kapıdan” çıkarken ses etmesin, giderken “Hakkım var!” diye söylenmesin, geride “Hatıram kaldı.” demesinmiş.

               Binlerce yıldır dev yetiştiren, dev gibi evlatlarını en muhtaç oldukları anda mazlumların imdadına yetiştiren kadim dev anasının -biiznillah- ebet müddet payidar kalacak son nüvesi Türkiye; bu hâli görmezden gelememiş. Soydaşlarımızı, dindaşlarımızı muhannetin elinde çaresiz bırakmak istememiş. Gelenin bir kısmına Batı Trakya’nın mümbit ovalarında, bir kısmına Güney Marmara’nın verimli yaylalarında, bir kısmına İç Anadolu’nun bereketli düzlüklerinde yer göstermiş.

               Evvela vatan, vatandaşlık vermiş; yurtlanın demiş. Sonra ev, hayvan vermiş; mutlanın demiş. Peşine toprak, tohum, alet vermiş; işleyin demiş. Üstelik on yıl vergi muafiyeti getirmiş, hele bir bereketlenin, demiş. Böyle böyle 1950’li yıllarda iki yüz bine yakın Müslüman Türk, Boşnak, Arnavut ve Makedon’u ana yurtla harman etmiş.

               Bu elbette muhacir Müslümanlar için büyük bir rahmetmiş. Lakin madalyonun bir de arka yüzü varmış ki dışı eli yaksa da içi insanın yüreğini yakarmış. Bu yangına sebep bir misal verecek olursak 1953’teki sayıma göre bugünkü Kuzey Makedonya’da Türk nüfusu 203 binken günümüzde bu sayı 77 bine kadar inmiş. Aynı yıl Kosova’daki Türk nüfusu 34 binken bugünlerde 18 binmiş. Sancak ve Bosna zevahiri kurtarsa da şimdilerde milyonları bulması gereken nüfus bakın nerelerde kalmış. Vesselam bir zamanlar “kıtaları ipek kumaş gibi kesip” bahçesine katan ihtiyar devin Balkanlarda yalnız bir avuç evladı kalmış.

               Lakin bu Evlad-ı Fatihan’ı bir avuç görüp küçümsememek lazım. Zira malum ya, mesele çokluk değilmiş. Asıl mesele çok olup “urbalarla kemik, mintanlarla et” kalmaktansa az olup düşmanın karşısına “Demirkapı” gibi dikilebilmekteymiş!

               “Çirmen”de sekiz yüz yiğidin yetmiş binlik Sırp ordusunu tepelemesi gibi “Çoklar diye korkmadık, azız diye çekinmedik!” diyerek sana saldıranın hakkından gelebileceğine inanmak gerekmiş.

               İşte bu inançla bu bir avuç Evlad-ı Fatihan; on yıllardır tüm bu ayak oyunlarına, dışlamalara, sürgünlere, cinayetlere rağmen ayakta kalmasını bilmiş. Tito iktidarında geçen zamanda dilini, milliyetini, dinini, mezhebini korumasını bilmiş. Ne demiş şair: “Seni yok sayacaklar. Sen daha çok var olacaksın.”

Saraybosna'da Srebrenitsa Soykırımı kurbanları anıldı | TRT Haber Foto Galeri

 

               Yine de bu varlık mücadelesini sessiz bir nümayiş gibi sürdürmüşler. Ana rahmindeki çocuğun dizlerini büküp kendini kucaklaması gibi her tür fesattan, nifaktan, kışkırtmadan uzak durarak evlerine astıkları yeşil sancağın gölgesine sığınmayı bilmişler. Tito’nun 4 Mayıs 1980’de vefatına kadar geçen zamanda namazlarını kılarak, oruçlarını tutarak, geleneklerine sımsıkı sarılıp bir Osmanlı gibi düğünlerini, bayramlarını yaparak, pitasını, bureğini bölüşerek özlerini muhafaza edebilmişler.

About The Author

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir