nulsu
Spread the love

# İBRAHİM SADRİ: “BEN HEP SİVİL KALDIM”

*Söyleşi: Nil Gülsüm*

Şiirden tiyatroya, bant tiyatrosundan televizyona uzanan kırk yılı aşkın bir sanat yolculuğu… İbrahim Sadri ile çocukluğunun İstanbul’unu, Mavera çevresini ve Cahit Zarifoğlu’ndan öğrendiklerini; ilk tiyatro yıllarını, şiir albümlerini, şöhretle imtihanını, televizyonculuğu ve bugün sahnelediği “İbrahim Sadri Sineması”nı konuştuk. Sadri, muhafazakâr çevrelerin sanatla ilişkisine dair düşüncelerini de anlattı; şiir, aşk, aile, dostluk ve çocuk kalabilmek üzerine samimi değerlendirmelerde bulundu.

*Nil Gülsüm:* İbrahim Bey, hoş geldiniz. Benim için ayrıca heyecanlı bir söyleşi. Çünkü çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın önemli isimlerinden birisiniz. Sizi ilk defa ağabeyimin eve getirdiği Patagonya’nın Sesi kasetiyle tanımıştım. Çok küçük olduğum için anlatılanların tamamını anlamıyordum ama o derinden gelen ses beni çok etkilemişti.

*İbrahim Sadri:* Bunu son zamanlarda çok duyuyorum. Bir taraftan çok hoşuma gidiyor; bir etkinin hâlâ sürüyor olması güzel. Bir taraftan da yaş aldığımın farkına varıyorum. Ama hayat böyle bir şey zaten.

O yıllarda, 80’lerin ikinci yarısı olabilir, “bant tiyatrosu” diye bir şey yaptık. Benim çocukluğumda radyo tiyatrosu vardı. Haftada bir gün radyonun başına ailece toplanırdık. Ben de çok küçüktüm; ne olup bittiğini tam anlamıyordum ama annemle babam büyük bir ilgiyle dinlerdi. Radyo için yazılmış tiyatro metinleri, radyo oyunları… Bende oradan kalan bir etki vardı. Yıllar sonra onu bant tiyatrosuna dönüştürdük.

O dönemin ihtiyacını karşılayan bir işti. Özellikle inançlı insanların sanat üretiminin çok düşük olduğu veya üretim yapabilecekleri alanların yeterince oluşmadığı bir dönemdi. İnsanlar bunları arabalarında dinliyorlardı. Biz o işe İslam tarihi serisiyle başladık. Daha sonra Şu Bizim Dünya, Patagonya’nın Sesi gibi çalışmalar geldi.

Bu çalışmaların bana bıraktığı çok güzel hatıralar da var. Rahmetli Zihni Göktay’dan Sadettin Erbil’e kadar çok kıymetli tiyatro oyuncuları sesleriyle katkıda bulundular. Çoğunun seslendirme yönetmenliğini ben yaptım. Böylece o kıymetli insanlarla tanışma fırsatı buldum. Tiyatro zaten başından beri hem kanımda hem de hayatımda olan bir şeydi.

*Nil Gülsüm:* Dergiler de o dönem hem sağ hem sol çevrelerin düşünce dünyalarının oluşmasında adeta birer okul gibiydi.

*İbrahim Sadri:* Kesinlikle. Bizim gençlik yıllarımızda, 70’lerin sonu, 80’lerin başı, hatta kısmen 90’lara kadar dergiler birer ekoldü, birer okuldu. Oradan yetişirdik. Ben mesela edebiyat anlamında Mavera ekolünden gelen biriyim.

Bant tiyatroları da dönemsel olarak işe yarayan bir başlangıçtı. Onların açtığı izden daha sonra çok şey üretildi. Böyle küçük de olsa bir katkımızın bulunması beni hep mutlu eder.

*Nil Gülsüm:* Hikâyenin başına dönersek; İstanbul’da doğuyorsunuz ama aileniz Erzincan kökenli. Erzincan’la bağınız devam ediyor mu?

*İbrahim Sadri:* Rahmetli babam 1939’da Erzincan’dan İstanbul’a gelmiş. O tarihten itibaren ailece İstanbul’da kalmışız. Ben 1963’te Fatih’te doğdum.

Şöyle bir şansım oldu: Hayatım İstanbul’un çok renkli yerlerinde geçti. Fatih’te doğdum, çocukluğumun bir kısmı orada geçti. Sonra Cihangir’e taşındık. Kasımpaşa’da okudum. Hep kadim semtlerde ve kültürel anlamda çok şey öğrenebileceğim yerlerde yaşadım.

Sonradan yazdıklarımda da bunun izleri hep göründü. Ne anlatırsam anlatayım, altında mutlaka bir İstanbul vardır. Özellikle şiirlerimde İstanbul beni çok besledi. Ama tabii Erzincan’a da gidip geliyoruz.

*Nil Gülsüm:* Fatih, Cihangir, Kasımpaşa, Tophane… Bu semtlerin sizin şahsiyetiniz üzerinde nasıl bir etkisi oldu?

*İbrahim Sadri:* Bunu bir örnekle anlatayım. Işık Lisesi’nde okuyordum. Ortaokulu ve lise birinci sınıfı orada okudum. Babam çocuklarının iyi okullarda okumasına çok önem verirdi. Fakat lise birinci sınıfta kaldım. Ergenlik, haylazlık…

Babam beni aldı, Kasımpaşa Lisesi’ne götürdü. “Sen o nimeti teptin. Burada oku da hayatı öğren.” dedi. Ben de kendi kendime, “Hayatı biliyoruz, neyi öğreneceğiz?” diye düşünüyordum. Ama gerçekten Kasımpaşa Lisesi’nde hayatı öğrendim.

Arkadaşlık, vefa, tabiri caizse delikanlılık, ilk aşklar… Hepsi orada karşıma çıktı. O yüzden Kasımpaşa’nın bende hatırı çok fazladır.

Son İstanbul kabadayılarına da yetiştim. Babamın dükkânı Tophane’deydi. Arnavut Kemal’i, Kürt İdris’i gördüm, tanıdım. Tophane, Kasımpaşa ve evimizin bulunduğu Cihangir üçgeni beni çok besledi.

Türkçenin çok güzel bir argo kültürü vardır. Onu da orada öğrendim. Kelime hazinem gelişti. Bir taraftan da çok okuyordum. Zaten ne kadar çok kelime bilirseniz hayal dünyanız da o kadar genişler. Bütün bunlar gerek tiyatro oyunlarımı gerek şiirlerimi besledi.

*Nil Gülsüm:* İlk şiirinizi kaç yaşında yazdınız?

*İbrahim Sadri:* Çok eski… 17 yaşlarında. Zaten her genç biraz şairdir.

İsmet Özel bana düğünümde, “Şair misin, değil misin bundan sonra anlarız.” demişti. “Abi, nasıl oluyor?” dedim. “Artık eve ekmek götüreceksin, hayatında birileri olacak; bundan sonra anlaşılır.” dedi.

İlk gençlikte hepimiz şairiz. Yayınlanan ilk şiirim ise 20-21 yaşlarımdaydı. Yeni Devir gazetesinin edebiyat sayfasında yayımlandı. O sayfayı Cahit Zarifoğlu, Akif İnan, Erdem Bayazıt gibi çok önemli isimler yönetiyordu. Bizim gibi gençler de çalışmalarımızı gönderiyorduk; belki yayımlanır diye.

Benim ilk şiirim de orada yayımlandı. Çok kısa bir şiirdi, şimdi hatırlamıyorum.

Sonra *Yeni Devir*in edebiyat sayfası vesilesiyle Mavera dergisiyle ve Cahit ağabeyle tanıştım. Ankara’dan İstanbul’a tayini çıktığı dönemde, evine girip çıkan edebiyat meraklısı gençlerden biri oldum.

O zaman bunun ne büyük bir nimet olduğunun çok farkında değildim. Cahit ağabeyi çok seviyordum ama şimdi geriye dönüp baktığımda ondan ne kadar çok şey öğrendiğimi daha iyi anlıyorum. Hep söylerim: *Şiir öğrenilebilir bir şey değildir ama öğrenilebilir bir tarafı varsa ben hepsini Cahit Zarifoğlu’ndan öğrendim.*

Evini biz gençlere açmıştı. Çoluk çocuğu küçüktü, şartları çok mütevazıydı ama yine de evinin kapısı bize açıktı. Bu bile tek başına onun nasıl özel bir insan olduğunu anlatmaya yeter.

*Nil Gülsüm:* Ailenizden de biraz bahsedelim. Kaç kardeştiniz, babanız ne iş yapardı?

*İbrahim Sadri:* İki kardeştik; ağabeyim ve ben. Ağabeyim çok erken, kırklı yaşlarında hastalanıp vefat etti.

Babam tavukçuydu. Tophane’de tavuk kesimhanemiz vardı. O zaman İstanbul’daki tavukların önemli bir kısmı Tophane’deki küçük kesimhanelerde kesilirdi; bugünkü büyük entegre tesisler henüz yoktu.

Ben üniversitede biraz okudum. 1981’de İşletme Fakültesi’nde öğrenciyken tiyatro aşkı ağır bastı ve BİLSAK Tiyatro Atölyesi’nin sınavına girdim. Ailemden habersiz girdim sınava. Çok önemli tiyatro insanlarıyla çalışma imkânı buldum. Bir, bir buçuk yıl kadar devam ettim ve tiyatro adına çok şey öğrendim.

Üniversiteye gidiyorum diye evden çıkıp tiyatro atölyesine gidiyordum. Üniversite de böylece akamete uğradı.

*Nil Gülsüm:* Sahneyle ilk profesyonel temasınız tiyatrodan da önceye gidiyor sanırım.

*İbrahim Sadri:* Evet, pek kimsenin bilmediği bir dönemdir. Kasımpaşa Lisesi’nden bir arkadaşımla yaklaşık bir yıl düğün salonlarında komedyenlik yaptım.

O dönemde ikili komedyenler vardı. Ateş Böcekleri, Bal Arıları, Uğur-Necati ikilisi… Uğur Yücel ve Necati Bilgiç mesela. Düğün salonlarında, gazinolarda sahneye çıkarlardı.

Bizim grubumuzun adı “Papyonlar”dı. Küçük skeçler yapıyorduk. Herhangi bir mesaj kaygısı yoktu, tamamen eğlendirmeye yönelikti.

İlk sahne temasım aslında 1981-82 yıllarıdır. Üstelik para da kazanıyorduk. O anlamda profesyonel başlangıcımı 1982 sayabilirim. Çocukluk, gençlik işi ama bana sahneyi ve seyirciyi öğretti. Sonrasında tiyatroya geçtiğimde çok zorlanmamamda o tecrübenin faydası oldu.

*Nil Gülsüm:* Aileniz sanatla uğraşmanıza karşı çıktı mı?

*İbrahim Sadri:* Çok karşı çıkmadılar. Çok desteklediler mi? O da değil. Akışına bıraktılar.

Üniversiteyi de tamamlamadım. Dördüncü sınıfta kaldı. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni kazandığımda okul Beyazıt’taydı ve biz Cihangir’de oturuyorduk. Sonra okul Hisarüstü’ne taşındı. O dönemde ulaşım çok zordu. Saatler sürüyordu. O şartlar da üniversiteden uzaklaşmamda etkili oldu.

*Nil Gülsüm:* Ulvi Alacakaptan’la yolunuz nasıl kesişti?

*İbrahim Sadri:* 1985’te birkaç arkadaş bir araya gelmiş, küçük oyunlar oynuyorduk. “Bunu nasıl daha kalıcı hâle getirebiliriz?” diye düşünüyorduk.

Benim yazdığım bir oyun vardı. Afganistan’ın işgalini konu alıyor, o dönemin mücahitlerini övüyor, Sovyetler Birliği’ni hicvediyor ama Türkiye’ye de göndermelerde bulunuyordu.

Oyunu önce rahmetli Hasan Nail Canat’a götürdüm. Okudu. Sonra çok kibar bir şekilde, “Güzel bir şey yazmışsın ama benim tarzım değil, benim seyircim bunu kabul etmez.” diyerek geri verdi. Çünkü oyun müzikliydi, küçük tablolardan oluşuyordu, komedi tarafı fazlaydı.

Bir süre sonra gazetede Ulvi Alacakaptan’ın tiyatroyu ve sinemayı bıraktığına dair bir haber okudum. “Aradığımız adamı bulduk.” dedik. Araştırdık, Fındıkzade’de küçücük bir kırtasiye dükkânında olduğunu öğrendik. Gittik, tanıştık.

Başta, “Ben bıraktım o işleri.” dedi. Ama biz ikna ettik. Hepimiz üniversiteli 14-15 gençtik. Ulvi ağabey oyunu çok beğendi. Çalışmaya başladık. Nerede yer bulabilirsek orada prova yapıyorduk; bir plastik atölyesi, bir yurdun bodrumu…

Ulvi ağabey oyunun adını *“İnsanlar ve Soytarılar”* olarak değiştirdi ve oyuna çok güzel katkılar yaptı.

15 Mayıs 1985’te Kocamustafapaşa’daki Çevre Tiyatrosu’nda sahneledik. Bir kere oynayacağız diye düşünüyorduk. Fakat salon ana baba günüydü; ayakta bile yer yoktu.

12 Eylül’ün etkisinin devam ettiği, insanların sindirildiği bir dönemdi. Oyun bir bakıma nefes alma işlevi gördü. Büyük yankı bulunca devam ettik ve tam 100 oyun oynadık. Yüzü de tıklım tıklımdı.

Biz oyuncular ve Ulvi ağabey yalnızca harcırah aldık; şehir dışına gidiyorsak yol, yemek, çay gibi masraflarımız karşılandı. Bunun dışında kimse para almadı. Toplanan gelir Afganistan’dan gelen bir heyete teslim edildi. Seyirciler de oyunların sonunda para, yüzük, bilezik gibi yardımlar yapıyorlardı.

Ahirette işimize yarayacağını umduğum işlerden biridir bu.

1985’ten 1992’ye kadar tiyatroya devam ettim. Çoğunlukla Ulvi ağabeyle çalıştım. Zaman zaman kendi topluluklarımızı da kurduk. “Gece Oyuncuları” diye bir topluluğumuz oldu.

*Nil Gülsüm:* O yıllarda fikrî dünyanız da şekillenmiş miydi?

*İbrahim Sadri:* 80’lerden itibaren, liseyi bitirdikten hemen sonra tarafımı seçtim. Mahalledeki bazı arkadaşların da etkisi oldu. Öncesinde Cihangir delikanlısıydık; sonra hayat değişti.

O yıllardan itibaren hep bu tarafta yer aldım. Ama hiçbir zaman insanlara “Böyle davranın, şöyle yaşayın.” diyen biri olmadım.

Bizim gençlik yıllarımızda ister istemez bir tarafta olmanız gerekiyordu. Başörtüsü eylemlerinden başka meselelere kadar herkes sokaktaydı.

Bugün beni üzen şey ise özellikle sosyal medyayla birlikte ortaya çıkan sert kamplaşma ve insanların birbirlerine yönelik itibar suikastları.

Bizim zamanımızda farklı görüşlerdeki insanlar birbirlerine saygı gösterirdi. Solcusu da, İslamcısı da, ülkücüsü de kendi açısından bir hak ve hukuk mücadelesi verdiğine inanıyordu. Cağaloğlu’nda *Kitap Dergisi*ni çıkarırken çok sayıda solcu yazar gelir, bizimle oturur, sohbet ederdi.

Şimdi neredeyse insanlar birbirlerine “Nasıl zarar verebilirim?” diye bakıyorlar. Bu bizim mayamıza uygun değil. Biz hoşgörülü ve anlayışlı bir toplumuz. İşin buralara gelmesi çok üzücü.

*Nil Gülsüm:* Sosyal medyanın tamamını reddetmek de mümkün değil herhalde.

*İbrahim Sadri:* Hayır, çöpe atamayız. Dünya buraya evrildi. Sizin yaptığınız program gibi insanların fikirlerini düzgün biçimde açıklamasına imkân veren işler de var. Oralara bakmak lazım.

Ama her şey çok hızlı tüketiliyor. “Tık tık” geçiyoruz. Durup “Orada ne oluyor?” diye bakmıyoruz. Geçtin ama neyi geçtin?

Dünya çok hızlı bir şekilde başka bir yere gidiyor. Teknoloji gelişiyor. Bunun güzel tarafları da var, bir teknoloji çöplüğüne dönüşme ihtimali de.

Ama ne olursa olsun bu toplumun kodlarının hâlâ yerinde durduğunu düşünüyorum. 15 Temmuz gecesinde de bunu gördük. O gece sokağa çıkan herkes aynı görüşten değildi. Ortak nokta ülkeye sahip çıkmaktı. Bu çok kıymetli bir şey.

Keşke gündelik hayatta da birbirimizin itibarıyla bu kadar oynamasak.

*Nil Gülsüm:* Sizi muhafazakâr çevre zaten tanıyordu. Fakat 1990’ların sonunda bütün Türkiye’nin tanıdığı bir isme dönüştünüz. O noktaya gelinceye kadar şiir albümleriniz nasıl bir yol izledi?

*İbrahim Sadri:* İlk şiir kasetim 1983 ya da 1984’te çıktı: Hüzün Şiirleri. Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Necip Fazıl gibi sevdiğim şairlerin şiirlerini okudum. Altına klasik müzikler koyduk. O zaman telif nedir pek bilmiyoruz; bulduğumuz müziği kullanıyoruz.

Sonra ikinci kaset geldi. Ardından *Eylül Yağmuru*nda kendi şiirlerimi okudum. Bu kez müzikleri çaldırmaya başladık. O biraz daha fazla ilgi gördü.

Sonra Ben Aşkı Satın Aldım geldi. Uğur Işılak küçük bir türkü okudu. Bunun daha güzel olduğunu fark ettim.

Bu süreç devam etti ve 1998’de artık albümün müziklerini özel olarak yaptırmaya karar verdim. Şiirlerin sözlerinden küçük şarkılar da olsun istedim. Gündoğar isimli müzisyen arkadaşımız besteler yaptı. Ben şiirleri okudum, o şarkıları seslendirdi.

O albüm 1998’de yaklaşık bir buçuk milyon tiraja ulaştı. Yılın en çok satan albümü oldu. Bir de o dönemde korsan kasetler vardı. Korsanı da belki bir o kadar sattı. Çok korsan kaset imzaladım. “Bu korsan.” diyordum, “Abi param buna yetti.” diyorlardı. Ben de imzalıyordum.

İşte o dönem tanınmaktan ünlenmeye geçtim.

*Nil Gülsüm:* Şöhret insan için ağır bir sınav olabiliyor. Siz nasıl yaşadınız?

*İbrahim Sadri:* Gerçekten çok büyük bir sınav. Allah’a şükür benim o tarihe kadar yedi-sekiz yıllık tiyatro geçmişim vardı. Alkışın ne olduğunu biraz biliyordum. Bu yüzden fazla yalpalamadım.

Bir gün Denizli’de, tıklım tıklım bir salonda program yapmışız. Çıkışta sakallı bir hacı amca bana doğru geliyor. Güvenlik de onu engelliyor. Adam, “Çekil ya, bizim İbrahim Sadri o!” dedi.

O laf beni çok etkiledi. “Ben bu güvenliklerin arasında nereye gidiyorum? Ben o adama aitim.” dedim kendi kendime. Gittim, tokalaştık, sarıldık.

Şöhreti olabildiğince az hasarla atlattığımı düşünüyorum. Ama zor bir şey. “Şöhret afettir.” diyorlar ya, gerçekten öyle.

Sonra şöhret hâlinden çıkıp bilinir ve tanınır olmayı sürdüren bir adama dönüştüm. Otuz küsur yıl geçti, hâlâ sahnedeyim, hâlâ bir şeyler yapıyorum ve insanlar hâlâ geliyor. Bundan çok mutluyum.

*Nil Gülsüm:* O dönemler maddi açıdan da çok kazandırdı mı?

*İbrahim Sadri:* Benden başka herkes kazandı! Şaka bir yana, tabii ki biz de kazandık elhamdülillah. Fakat işlerin nasıl yürüdüğünü, rakamların ne olduğunu çok bilmediğim için ne verirlerse razı oluyorduk.

Sonraları hakkımızı korumayı öğrendik.

Ama ben hep istediğim işleri yaptım. Özgürlük alanıma kimseyi sokmadım. Çok fazla kurumsallaşmaya, kurumların içinde yer almaya uğraşmadım.

*Ben hep sivil kaldım.*

Belki başka türlü davransaydım çok farklı yerlerde olabilirdim ama bunu tercih ettim. Sabah kalktığımda canımın istediğini yapmak, bir yere gitmek veya bir yerde görünmek zorunda olmamak istedim. Bunun elbette bir bedeli var ama bu benim tercihimdi.

*Nil Gülsüm:* Uzun yıllar televizyonculuk da yaptınız. Neden bıraktınız?

*İbrahim Sadri:* Televizyon benim işim zaten. 1990’ların başından itibaren farklı kanallarda çalıştım. En uzun dönemim ATV’de geçti; 14 yıl.

Önce her sabah, daha sonra yaklaşık 12-13 yıl cumartesi-pazar sabahları canlı yayın yaptım.

Haber ağırlıklı bir program yapmak gerçekten yorucu. Her cümleyi, her kelimeyi düşünmek zorundasınız. Bir taraftan da programın izlenir olması gerekiyor. Bizim izlenme paylarımız da çok iyiydi.

Haberin dışına çıkmaya da çalışıyorduk. Şiir okuyordum, film fragmanı gösteriyorduk, sanatçılardan söz ediyorduk. İyi bir editörüm vardı.

Ama artık yoruldum. “Sıkıldım” demeyeyim, yoruldum ve kendi isteğimle bıraktım. Sağ olsun ATV yönetimi de anlayış gösterdi.

*Nil Gülsüm:* Şimdi “İbrahim Sadri Sineması” adını verdiğiniz tek kişilik gösteriniz var. Nasıl ortaya çıktı?

*İbrahim Sadri:* Yıllarca şehir dinletilerine çağrıldık. Genellikle yerel yönetimler, belediyeler davet eder, belli bir ücret öder, biz de sahneye çıkardık. Ama böyle olunca birilerinin sizi çağırmasını bekliyorsunuz.

Dedik ki artık bunu değiştirelim. İnsanların karşısına kendimiz çıkalım, makul bir ücretle biletimizi satalım ve istediğimiz zaman, istediğimiz yerde gösterimizi yapalım.

Şehir dinletisini bir anlamda tek kişilik oyuna çevirdik.

Konusu da başından beri size anlattığım hayat. Özellikle 70’li yıllar, kısmen 80’ler ve İstanbul.

Fotoğraflar gösteriyoruz, bir iki şiir okuyorum ama daha çok tiyatral bir çalışma. Komedinin ağırlıkta olduğu, 70’li yılların hatıralarını anlattığım bir gösteri.

*Nil Gülsüm:* Aslında kendi hikâyeniz üzerinden bir döneme de ışık tutuyorsunuz.

*İbrahim Sadri:* Evet. Benim yaşadığım dönemler içinde 1970-1980 arası Türkiye’nin en renkli dönemiydi. Yokluk çoktu, yoksunluk çoktu, garibanlık ve fakirlik çoktu ama hayat çok renkliydi.

Bugün hâlâ Bizim Aile, Neşeli Günler, Gülen Gözler, Mavi Boncuk gibi filmleri defalarca seyrediyoruz.

Niye seyrediyoruz? Çünkü orada vefa var, dostluk var, mahalle var, arkadaşlık var, aşk var. Sahici şeyler var.

Ben o yılları yaşadım. O filmler doğru. Birer masal değildi. Elbette film olduğu için bazı şeyler abartılı olabilir ama dostluk öyleydi, arkadaşlık öyleydi.

Herkesin kapısı açıktı. Akşam mutlaka bir komşu gelir, bir şey getirirdi veya siz ona bir şey götürürdünüz. “Misafirliğe gitmek” diye bir şey vardı. Şimdi hayatımızda çok azaldı.

Biz o filmlerde aslında bunları özlüyoruz.

*İbrahim Sadri Sineması*nda da bunları anlatıyorum. Minibüs muavinlerinden, seyyar satıcılardan, onları kovalayan zabıtalardan, yazlık sinemalardan…

Bütün mahalle yazlık sinemaya giderdik. Tahta iskemlelerde otururduk. Elimize bir gazoz verirlerdi. Bir taraftan içmek isterdik, bir taraftan bitmesin diye yudum yudum içerdik.

Bunlar o dönemi yaşamış insanlara çok renkli, yaşamamış gençlere ise masalsı geliyor. Ama her iki kesimle de bir yerde buluşuyoruz.

Bugünkü gençlere de şunu söylüyorum: Bugün elinizde tabletler, arabalar, Marmaraylar, türlü imkânlar var. Ama bu ülke buralara kuyruklardan geldi. Ampul almak için bile kuyrukta beklediğimiz günler vardı.

Bugünkü nimetlerin kıymetini anlayabilmek için o günlerin de bilinmesi gerekiyor. Biz bunu renkli bir pencereden anlatmaya çalışıyoruz.

*Nil Gülsüm:* Sanatçı dediğimiz insanda belli ölçüde ego olması gerektiği düşünülür. Diğer tarafta, sizin ait olduğunuz muhafazakâr dünyada tevazu önemli. Bu ikisi arasında bir çelişki ortaya çıkmıyor mu?

*İbrahim Sadri:* Hastalık derecesine vardırmadığınız sürece sanatçıda o duygunun bulunması gerekir.

Bir toplantıda Şener Şen’i dinlemiştim. Bir seyirci ona, “Biz Taksim’den Tünel’e kadar rahat rahat yürüyoruz ama siz çıksanız insanlar etrafınızı sarar. Bu çok zor değil mi?” diye sordu.

Şener Şen de, “Ama ben böyle olsun diye yapıyorum. Bunu seçtim. İnsanlar beni tanısın diye o filmlerde oynadım.” anlamında bir cevap verdi.

O zaman “Demek ki mesele bu.” diye düşündüm.

Sahneye çıkan, kendisini ortaya koyan insanda bu duygu olmak zorunda. “Ben sahneye çıkayım ama ne olur beni alkışlamayın, ben bir köşede bir şeyler yapayım.” diyemezsiniz.

Asıl mesele bunun bir iş, bir hüner olduğunu bilerek duyguyu dozunda tutabilmek. Siz buna tevazu dersiniz, başkası başka bir isim verir.

Bu röportaj yayımlandığında bile insan merak eder: “Kaç kişi seyretmiş, kaç kişi görmüş?” İşin doğasında bu var.

*Nil Gülsüm:* Muhafazakâr kesimin sanatta geriden geldiği yönünde yaygın bir kanaat var. Buna katılıyor musunuz?

*İbrahim Sadri:* Çok katılıyorum.

Bunun temel sebeplerinden biri, özellikle sahne sanatlarının uzun yıllar dinî açıdan çok nezih bir alan olarak görülmemesi. Türkiye’de sahneyle uğraşan insanların da ağırlıklı olarak muhafazakâr veya dinî çevrelerden gelmemesi sonucunda farklı bir gelenek oluşmuş.

1985’te *İnsanlar ve Soytarılar*ı oynadığımız zaman oyunda saz vardı. Bir arkadaşımız saz çalacak, biz de aralarda marşlar okuyacağız. Daha ilk gün çocuk korkudan titremeye başladı. “Ben çıkamayacağım. Seyirciler bana saldırırsa ne yapacağım? ‘Bu şeytan işiyle sahnede ne yapıyorsun?’ derlerse?” diyordu. Alt tarafı marş çalacak.

Yani bizim ekolümüz yoktu, geçmişimiz yoktu, okulumuz yoktu.

Güzel kültür merkezleri yaptık. İsimlerini Necip Fazıl, Sezai Karakoç koyduk ama o kültür merkezlerinin içinden Necip Fazıl veya Sezai Karakoç çıkarabilecek bir geçmiş oluşturamadık.

Son 20 yılda işin öneminin daha fazla farkına vardığımızı düşünüyorum.

Bu işin okullaşması ve ekolleşmesi lazım. Yetenek çok ama zor bir iş. Uzun yıllar boyunca bu alanlardan uzak kaldık, hatta uzak kalmanın doğru olduğuna inandık.

Hasan Nail Canat anlatırdı: 60’lı, 70’li yıllarda bir şehre tiyatro oynamaya gittiğinde önce caminin imamına gidermiş. “Biz geldik, şu oyunu oynayacağız. Cemaate söyleyin de tiyatrocular geldi diye kapılarını kilitlemesinler.” dermiş.

İmam da namazdan sonra cemaate, “Bu bildiğiniz oyunlardan değil, gidebilirsiniz.” diye duyuru yaparmış. Buna rağmen katılım çok düşük olurmuş.

Dolayısıyla Darülbedayi’den bugüne kadar bu işe emek vermiş insanlara haksızlık etmemek gerekir. Onlar bu işi taşımışlar. Biz çok sonradan, “Biz neden yapmıyoruz?” diye düşünmeye başladık.

Son dönemde belediyelerin tiyatro ve sanat kurslarının önemli katkısı oldu. Bunların daha da çoğalması gerekir.

*Nil Gülsüm:* Sizin gösterilerinize gelen seyircinin de belli bir beklentisi var sanırım.

*İbrahim Sadri:* Evet. İnsanlar, “İbrahim Sadri’yi izlemeye gittiğimizde başımız öne eğilmeyecek. Bize ahlaksız bir şey anlatmayacak.” diye düşünüyor.

Ama diğer taraftan dinî konular üzerinden şaka üretmeyi de doğru bulmuyorum. Nasıl İslam’la alay edilmesine tepki gösteriyorsak, dini över gibi yaparak dinî kavramlar üzerinden şaka üretmenin de doğru olmadığını düşünüyorum.

Ben kendimi, yaşadıklarımı ve hatıralarımı anlatıyorum. İnsanlar da bununla mutlu oluyor. Böyle bir alanda iş üretmeye çalışıyorum.

*Nil Gülsüm:* Kırk yıllık bir tecrübeniz var. Neden bir okul açıp bunu gençlere aktarmıyorsunuz?

*İbrahim Sadri:* Hiç düşünmedim doğrusu. Ama çok sevinirim.

Çok uzun yıllar önce, yaklaşık otuz yıl önce bir ilçe belediyesinde kısa süreli bir şiir atölyesi yapmıştım. Oradan güzel gençler geldi, bir şeyler öğrendiler; karşılıklı bir etkileşim oldu.

Olabilir tabii.

*Nil Gülsüm:* Kendinizi “şair” olarak tanımlamadığınızı söylüyorsunuz. Neden?

*İbrahim Sadri:* Yok, kendimi şair olarak tanımlamıyorum.

Bir kere şair gibi yaşamak lazım. Şair biraz kenarda köşede, biraz aykırı yaşar. Yahya Kemal’in maddi durumu da iyiymiş ama hayatının uzun bir dönemini otelde geçirmiş. Orhan Veli elleri cebinde sokaklarda aylak aylak geziyor.

Bizim evimiz var, çoluk çocuk var, misafir gelecek…

Bir de insanın kendi kendine “Ben şairim.” demesi çok tehlikeli bir tanım. Buna insanın kendisinin karar vermemesi gerekir.

Çok karşılaşıyorum; “Abi ben de yazıyorum, şairim, kitabım var.” diyorlar. Kitap bastırmak başka bir şey. Şiirin kitap sayısıyla ilgisi yok.

Dilin kuyumcusu derler şair için. Elinizde değerli bir taş olacak; onu yonta yonta küçülteceksiniz. Ekonomik yazmayı bileceksiniz. Taş önce elmasa, sonra belki pırlantaya dönüşecek. İşte o zaman şiir ortaya çıkar.

*Nil Gülsüm:* Çok sevdiğiniz şairlerden biri de Bahattin Karakoç.

*İbrahim Sadri:* Bahattin Karakoç’un şiirini şöyle tarif ederim:

Bir yaz Ramazanında bütün gün açık havada, bedenen çalışmışsınız. İftarın olmasını yalnızca su içebilmek için bekliyorsunuz. Ağzınız, diliniz kurumuş. Sonra sizi buz gibi bir suyun aktığı bir pınarın başına götürüyorlar. Ezan okunuyor ve siz o suyu kana kana içiyorsunuz.

Bahattin Karakoç’un şiiri benim için o su gibidir. Şırıl şırıl akan soğuk su gibi… Sıcak bir Ramazan akşamında insanı ferahlatır.

1999’da Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman şiirini okumuştum. Vefatından bir iki yıl önce, yirmi küsur yıl sonra tekrar aradım. “Hocam, şiirinizi yeniden okumak istiyorum, müsaade eder misiniz?” dedim.

Çok zor nefes alıyordu. Bana, “İbrahim kardeşim, senin sayende o şiir çok bilinen bir şiire dönüştü. Ben sana teşekkür ederim. Elbette okuyabilirsin.” dedi.

Çok değerli bir insandı.

*Nil Gülsüm:* Şair olmak biraz da dünyaya başka türlü bakabilmek mi?

*İbrahim Sadri:* Kesinlikle. Dünyaya başka taraftan bakabilme hünerine sahipsen şairsin.

Cahit ağabeyin evini biz gençlere açması da bunun bir tarafıydı. Şairdi çünkü.

*Nil Gülsüm:* Şiirle aşk arasında gerçekten düşünüldüğü kadar güçlü bir ilişki var mı?

*İbrahim Sadri:* Var. Aşka en çok yakışan edebî tür şiirdir. Şiirin en çok beslendiği yerlerden biri de aşktır.

Yunuslardan bugüne kadar böyledir. Mevlâ aşkı da olabilir, bir insanın başka bir insanı sevmesi de… Sonuçta sözünü ettiğimiz şey sevme hâlidir.

Aşk hesap edilerek seçilen bir şey değil. “Yarın ben şu kişiye âşık olayım.” diyemezsiniz. Hesaba kitaba, ölçüye gelmez.

İçinizin titrediği, ayaklarınızın yerden kesildiği, kelebeklerin uçuştuğu o hâli anlatmaya şiir çok yakışıyor.

Ben aşkın biraz arızî bir hâl olduğunu da düşünüyorum. Çünkü âşık olduğunuzda kusur görmüyorsunuz. Hata görmüyorsunuz.

*Nil Gülsüm:* Tuğrul İnançer’le bu konuda yaptığınız bir konuşmayı da anlatıyorsunuz.

*İbrahim Sadri:* 2000 veya 2001 yılıydı. TRT’de Ramazan boyunca iftar programı sunuyordum. Karaköy rıhtımında bir vapurda çekiyorduk.

Rahmetli Tuğrul İnançer hoca konuğumuz oldu. Daha iftar olmamıştı. Ben de, “Hocam şu aşk işi nedir, bir anlatın bize.” dedim.

“Aşk” kelimesini bir sarmaşığa benzeterek anlattı. Sağlıklı bir ağacın dibinden çıkan bir filizin zamanla bütün ağacı sardığını, sonunda sarmaşığın da ağacın da kuruduğunu söyledi. “Aşk budur.” dedi.

Sonra bir şey daha söyledi; onu hiç unutmam: Aşkın süreli, muhabbetin ise süreklilik taşıyan bir hâl olduğunu anlattı.

Aşkta kusuru görmezsiniz. Muhabbette ise görürsünüz ama görmezden gelirsiniz.

*Görmemek başka bir şeydir, görmezden gelmek başka bir şey.*

Sevdiğiniz bir insanın eksiğini bildiğiniz hâlde görmezden gelmeniz çok değerli bir şeydir.

Tuğrul hocanın bu tarifini çok severim.

*Nil Gülsüm:* Kendi şiirleriniz arasında hâlâ ilk günkü heyecanla okuduğunuz, sizin için özel olan bir şiir var mı?

*İbrahim Sadri:* Kendi şiirlerimden soruyorsanız hepsi.

Çünkü ben yalnızca yaşadığım veya yakınımda yaşandığına tanıklık ettiğim şeyleri yazdım. Hiç “uydurmadım”. Uydurmayı tırnak içinde söylüyorum; çünkü edebiyatta kurmaca elbette vardır.

Ama ben yaşadığım şeylerden yola çıktım. Bu nedenle hepsi benim için kıymetlidir.

Bir Adın Kalmalı belki bir adım öne çıkar. Çok sevildi. Çok sayıda sanatçı seslendirdi. Güzel bir bestesi yapıldı ve Beni Affet adıyla da okundu.

Diğer şairlerde ise yelpazem çok geniştir. Cahit Zarifoğlu başta olmak üzere Orhan Veli, Necip Fazıl, Nâzım Hikmet, Ahmet Arif, Erdem Bayazıt… Son dönemde rahmetli Mevlâna İdris de çok önemli bir şairdi.

Bir albüm hazırlarken Mevlâna İdris’i aradım. Bir dua şiiri istediğimi söyledim; klasik bir dua değil, bir şairin kaleminden çıkmış bir dua olsun istiyordum.

“Bir bakayım bayım.” dedi, kapattı.

On beş-yirmi gün kadar bekledim. Sonunda *“Bırakıp Gittiğin Kadarız”* şiirini gönderdi. Olağanüstüydü. Belli ki o şiirin çilesini günlerce çekmişti.

Cahit Zarifoğlu’nun da vefatından kısa süre önce yazdığı *“ACZ”* isimli şiiri vardır. Hem isminin baş harflerini taşır hem de insanın acziyetini anlatır. Çok etkileyici bir şiirdir.

## KISA SORULAR, KISA CEVAPLAR

*Nil Gülsüm:* Sizi çarpan ilk kitap?

*İbrahim Sadri:* Çile. Necip Fazıl. Benden birkaç yaş büyük bir ağabeyim hediye etmişti. Çok etkilendim. Sabaha kadar okuyup kitabı bitirdim.

*Nil Gülsüm:* İzlemekten bıkmadığınız film?

*İbrahim Sadri:* Mavi Boncuk filmini çok severim. Yabancı sinemada da Tarantino’nun bütün filmlerini severim. Kurgu bakımından çok başarılı buluyorum.

*Nil Gülsüm:* Ruhunuzda derin iz bırakan bir şarkı?

*İbrahim Sadri:* Nasıl Geçti Habersiz. Benim favori şarkımdır. Çalma listemde mutlaka vardır.

*Nil Gülsüm:* Size verilen ve unutamadığınız ilk hediye?

*İbrahim Sadri:* Çocukken amcamın aldığı bir kol saati. Oyuncak saat de olabilir ama ilk defa kolumda saat olması beni çok etkilemişti.

*Nil Gülsüm:* Hayattaki en önemli üç kavram?

*İbrahim Sadri:* Birincisi sabır; çok sabırsız biri olmama rağmen. İkincisi kanaat. Benim için çok kıymetlidir. Üçüncüsü de azim; vazgeçmemek, direnmek.

*Nil Gülsüm:* Günlük hayatta en çok kullandığınız kelime?

*İbrahim Sadri:* “Hadi.” Eşimin de en çok nefret ettiği kelimedir. “Hadi yiyelim, hadi gidelim…” Hep “hadi”.

*Nil Gülsüm:* Sizce çocukluk nedir?

*İbrahim Sadri:* Çocuk kalmayı becerebilmektir. Ben öyle yapmaya çalışıyorum. Safiyet, masumiyet elbette var ama yaş aldıkça da eğlenmeye devam edebilmek, büyümemek önemli.

Bazı insanlar daha yirmili yaşlarında elli yaşındaki adam gibi davranıyor. Ben genç görünmüyorum aslında; genç gibi davranıyorum. O yüzden çocukluk, çocuk kalmayı becerebilmek diye düşünüyorum.

*Nil Gülsüm:* İnsan neyle yaşar?

*İbrahim Sadri:* Öncelikle ailesiyle yaşar. Aile benim için her şey. Belki beceremediğimiz tarafları olmuş olsa bile aile… Sonra dostluk. Ama tabii para da lazım. Ekmek eve bir yerden gelecek.

*Nil Gülsüm:* Son olarak annenize ve babanıza söylemek istediğiniz bir cümle?

*İbrahim Sadri:* Nerede okuduğumu hatırlamadığım bir cümle var. Çocuklarıma da defalarca söyledim:

“Ben dünyaya geldiğimde annem ve babam olarak sizi seçmedim. Aklım başıma geldiğinde ‘Annen bu, baban bu.’ dediler. Ama bana seçim hakkı verilseydi yine sizi seçerdim.”

Bunu söyleyebilirim.

*Nil Gülsüm:* İbrahim Bey, çok teşekkür ediyorum. Vakit ayırdığınız için, ayağınıza sağlık.

*İbrahim Sadri:* Ben teşekkür ediyorum.

About The Author

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir