Vefatının 60. Yılında Nazım Hikmetin’in Dervişâne Şiirleri

0
nazım hikmet

Osmanlı döneminde doğmuş Cumhuriyet dönemini de idrak etmiş bir çok insan gibi Nazım Hikmet’in de bu tarz şiirleri vardır. Cümlemizi genelleştirebiliriz: XX. Yüzyılın başında Osmanlı toplumunda yaşayan her şairin konu ile ilgili şiirleri vardır. Bunun birinci sebebi bizim edebiyatımızı besleyen ana damarlardan birinin tekke oluşudur. İkinci sebep Yunus Emre başta olmak üzere Türk edebiyatının zirve şahsiyetleri bu kültürün içinde yetişmişlerdir. Nazım Hikmet için bir üçüncü sebep ise Mevlevi dervişi olan Mehmet Nazım Paşa dedesidir.

1840- 1926 tarihleri arasında yaşayan Nazım Paşa bir çok ilde görev yapmış olan bir Osmanlı valisidir. Son görevi Selanik valiliğidir. Torunu Nazım orada 1902 de doğmuştur. Dinî tasavvufî kültürle ilgili Arapça, Farsça’dan tercümeleri olan Nazım Paşa da şairdir .

Böyle bir aile ortamında büyüyen torunun, ilk şiirlerinin bu mecrada olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü o, Selanik Mevlevihane’si başta olmak üzere ilahiler eşliğinde dergâhların lahûti atmosferinde yapılan zikirlerin canlı şahididir. Ama gençlik döneminde başka arayışlar onu farklı noktalara taşıyacak, “muhalif olma” karakteri onun başına zaman zaman işler açacaktır.

İdeolojik dalgalanmalar bir tarafa şiirden anlayan herkes onun büyük şairlerimizden biri olduğunu itiraf eder. Şairin bu ilk şiirlerini görmezden gelme hakkımız yoktur. Bazı şairler ilk şiirlerini inkar ederler, bilinmesini istemezler. Bu tavır da doğru değildir. İnsan yaşarken ray değiştirebilir. Ama maziyi inkar etmeye gerek yok .

1921 tarihli şu dörtlüğü Mehmet Akif’i çağrıştırıyor:

Ya Rabbi bahtımız ne kadar kara

Biraz da nurunu yak bu diyara

Bir ışık bu sonsuz karanlıklara

Ya Rabbi bahtımız ne kadar kara

Aynı yıl yazılan şu mısralar Necip Fazıl’ın değil onundur:

Gel ey imanlı gençlik, gel ey beklenen gençlik

Gel ki Anadolu’da senin bükülmez çelik

İmanına azmine ümit bağlayanlar var

Fatih ve İstanbul sevgisini, Sekizyüzelliyedi isimli şiirinde Yahya Kemal ‘e benzer bir üslupla dile getirirken son mısralarında Ayasofya da var:

Hak yerine getirdi en büyük niyazını

Kıldı Ayasofya’da ikindi namazını

İşte o günden beri Türk’ün malı İstanbul

Başkasının olursa yıkılmalı İstanbul.

Dedesine ithaf ettiği şiirde bir tekke atmosferinin şairin ruhuna sunduğu mistik derinliğin net fotoğrafı vardır:

DERGAHIN KUYUSU

Büyükbabama

Ne içli bir dua, ne içten bir ah,

Uyuyor selviler altında dergah!.

Kaç kere gönlümü dinledi bu yer.

Tek tük kandillerde yorgun alevler

Titriyor gecenin sert rüzgarıyla.

Gece sanki sönen yıldızlarıyla

Gölgeli dergahın dolmuş içine..

Bir inilti, bir ses… Bu yalvarış ne?

Ya Rabbi,ne içten anıldı adın!..

“Ölmeden öl!”diyen bir itikadın

Gönülden duyarak ulu sesini ,

Ruha şifa sunan felsefesini,

Biri zikrediyor dergâhta işte.

Göklere yükselen bu inleyişte

Elemi gizlidir bir âh u vâhın.

Çoktan dervişleri yattı dergâhın..

Bu yalvaran kimdir, kim bu zikreden?

Yoksa ağlıyor mu gönlüm bilmeden!

Gönül! Bu inilti senden mi geldi?

Hayır, işte o ses yine yükseldi,

Yine yalvarıyor, yine ağlıyor

Gözümü dumandan eli bağlıyor

İçimde yakılan bir buhurdanım…

Vuruşu duruyor kalbimde kanım.

Bir hayalet oldu yanan benliğim:

Bu kuvvetli ruh kim? Bu zikreden kim?

Kim bu varlığımı kendine çeken?

Şimdi bir zulmette gölge gibi ben

O yalvaran sese ilerliyorum

“Benliğim ölmeden öldü” diyorum…

Böyle yürüyerek geçtikçe her an,

gitgide geliyor sesi yakından

git gide sinerken ben gölgelere

Yorgun ayaklarım çarptı bir yere.

Titredim bir taşa ani temasla,

Ömrümde bu kadar korkmadım asla:

Sanki ta kalbimi bir bıçak yardı…

Önümde bir küme karanlık vardı.

Bütün varlığımı bir an unuttum

Yavaşça eğilip o yeri tuttum.

Dergah kuyusunun duvarıydı bu..

Yeniden benzimi sararttı korku.

Burdan geliyordu o iniltiler!

Gönülde titrerken şüpheli bir yer

Allah’a yalvaran Allah’ın adı

Beynimin içinde bir uğuldadı.

Sanki bir dakika çarpmadı kalbim

Ey ulu Allah’ım, Ey ulu Rabbim!

Kuyuda zikreden , ağlayan kimdi?

İçine eğildim… Anladım şimdi:

İsm-i Celalini candan andıkça,

Yer yer yükselerek çalkalandıkça,

Kuyunun zulmette parlayan suyu…

Kuyu zikrediyor, ağlıyor kuyu!..

*

MEVLÂNÂ’NIN MÜRİDİ

Mevlevî bir dedenin torunu en çok kimi sevebilir?

Sararken alnımı yokluğun tacı

Silindi gönülden neşeyle acı

Kalbe muhabbette buldum ilacı

Ben de müridinim işte Mevlana

Ebede set çeken zulmeti deldim

Aşkı içten duydum, arşa yükseldim

Kalpten temizlendim, huzura geldim

Ben de müridinim işte Mevlana

Şairin Vasiyyeti Yerine Geldi mi?

Siz ey bizi sevenler istemezseniz bunu

İstemezseniz eğer böyle gam çekmemizi

Doymadan öldüğümüz Anadolu’da bizi

Evliyalar mezarı tepelere gömünüz

Bir şefaatçi bulur ahirette gönlümüz

Not: Bu yazı Prof. Dr. Mustafa Kara’dan alınmıştır.

About The Author

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir