ölüm
Spread the love

Ölecek zamanı olmalı insanın. Baki, son yıllarda bu sözü diline dolamıştı. Ölüm döşeğinde yapayalnız kalmayı hiç mi hiç istemiyordu. “Üç gün yatak, dördüncü gün kara toprak.” demiş eskiler. Her özlü söz gibi bunun da hayatta bir karşılığı vardı. Demek ki eskiler, insanın son anlarında çoluk çocuğunun yanında olmasını isterlerdi.
Baki de öyle olsun istiyordu. Bütün sevdikleri başucunda toplansın, hepsiyle bir güzel helalleşsin istiyordu. Üç oğlu, bir kızı yanı başında dua etsin; kendisi de onlara son sözlerini söylesin istiyordu. Ne söyleyeceğini de yıllardır kafasında kurup duruyordu.
Derdi, bağını bahçesini, az da olsa elinde bulunan malını mülkünü adaletli bir şekilde paylaştırmak değildi. Onun derdi başkaydı. Çocuklarına kâmil insan olmayı öğütlemeliydi. Onlara bırakacağı en büyük miras buydu.
Çok şey mi istiyordu? Baki’ye kalsa tabii ki hayır. Ne vardı bunda? Bu, onun en doğal hakkıydı. Çocuklarının da görev ve sorumlulukları vardı. Hiçbir Allah’ın kulu, Baki’nin çocuklarından şikâyetçi olmamalıydı. Aksine, insanlar dar günlerinde onlara sığınabilmeli, onları güvenli bir liman olarak görebilmeliydi. Aslına bakılırsa, kim istemezdi böyle bir ölümü?
Bu düşünceler içindeki Baki, ilerleyen yaşına rağmen hastaneye pek az gitmişti. Dualarından biri de şuydu:
“Allah doktora düşürmesin, doktorsuz da bırakmasın.”
Şimdilerde bir hastalanmaya gör! Yürümeye takatin yoksa ambulans ne güne duruyor? Acı acı sirenlerini çalarak kapına kadar geliyor. Sonra sağlıkçıların rutinleri başlıyor: acil müdahaleler, bitmek bilmeyen kan almalar, filmler…
Çoğu zaman yüzüne bile bakmıyorlar. Sen artık bir dosyadan, bilgisayarlara ve telefonlara kaydedilmiş bilgilerden ibaretsin. Bu da onlara yetip artıyor bile. Kimi zaman bir hemşireden ya da doktordan güzel bir söz duymak, güler yüz görmek istiyorsun. Ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorsun. Refakatçin varsa gözlerinin içine bakıyorsun. Çoğu zaman o da bilmiyor neyin ne olduğunu.
Ah, bu doktorlar yok mu! Tıbbi terimlerle bir şeyler söylüyor, sonra da hızla uzaklaşıveriyorlar. Ölümcül bir hastalığın olsa da taburcu edilecek olsan da ne olup bittiğini tam olarak anlayamıyorsun.
Bir de hastanede artık yalnızca bir hastasın. Sağlık çalışanları birbirlerine senden söz ederken “hastanın tansiyonu”, “hastanın değerleri”, “hastanın filmi” diyorlar. Adın bile anılmıyor hastane odalarında.
Hâlbuki evinde ölümü bekliyor olsan, böyle mi olur?
Sevenlerinin her birinde, yıllar içinde kazandığın nice unvan birikmiştir. Baba, dede, kardeş, amca, dayı derler sana. Yaptığın işten gelen bir unvanın da vardır: şoför, terzi, hoca, mühendis… Bir lakabın varsa onunla da anılırsın.
Kimi gelir, sana sarılır. Kimi de “Aman, enfeksiyon kapma. O yüzden kucaklamıyorum, öpmüyorum seni.” der. Bir de durduğu yerde titizlenir. Komşuların, iş arkadaşların ziyaretine geldikçe kıvanç duyarsın. Hastalığını bile unutursun.
Hayatının bu son günlerinde anlatacak ne çok şey birikmiştir içinde! Anlatmak istediklerin… Defalarca anlattığın hâlde yeniden anlatmak istediklerin… Hepsi bir bir gelir aklına. Her ziyaretçi seni başka bir hatıraya götürür.
İşte bu yüzden insanın ölmeden önce zamana ihtiyacı vardır. Geçmişi bir kez daha yaşamalı, sevdikleriyle birlikte olmanın tadını çıkarmalı, bir yandan da ebedî âleme hazırlanmalıdır.
Ne diyordu Yahya Kemal Beyatlı, “Sessiz Gemi” şiirinde?
“Artık demir almak günü gelmişse zamandan, Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.”
Baki bunun farkındaydı. Yaşıtları bir bir bu dünyadan göçüyordu. Kimi aniden vefat ediyor, kimi hastanede can veriyor, kimi de yıllarca yatağa mahkûm yaşıyordu. Bütün bunlar Baki’yi derinden üzüyordu.
Yakın zamanda, çocukluk arkadaşı Selami’nin yapayalnız ölmesine çok üzülmüştü.
Kimsesiz bir ölüm ha!
Dört çocuğun olsun. Hepsini nice zorluklarla büyüt. Ev bark sahibi olsunlar. Torun torbaya karış. Sonra hepsinden ayrı bir hayat sür ve başucunda kimse olmadan öl.
Üstelik Selami dediğin, mahallede selam vermeden geçmeyeceği kimse olmayan bir adamdı. Kapısını çalanı geri çevirmez, bayramlarda en uzak akrabasını bile arayıp sorardı. Böyle bir adamın öldüğü ancak iki gün sonra anlaşılmıştı. Haftada bir evine süt getiren sütçü olmasaydı belki de yatağında çürüyecek, kokusu apartmanı saracaktı.
Baki, çok sevdiği Selami’nin cenazesine gidememişti ama hiç durmadan dua etmişti. Dilinin döndüğünce, ezberden bildiği sureleri okuyup durmuştu.
Duyduğuna göre oğulları cenazeye son anda yetişmişlerdi. Tabutun bir ucundan zoraki tutmuşlardı. Defin işçileri olmasa babalarını toprağa bile veremeyeceklermiş! Mezara en büyük oğlu lütfedip inmiş.
Baki, “Böyle mi olmalıydı, ah be Selami?” dedi ve oturduğu koltuğa biraz daha gömüldü.
Sonra kendi yaşını hatırladı. Artan hastalıkları, başucunda duran ilaçları geldi aklına. İlaçlar azalmıyor, aksine her geçen gün artıyordu.
Gözü, çok sevdiği oğluyla gelinine ilişti. Yıllardır hastaydı. Artık yorulmuştu. Çocuklarını da yormuştu. Onlar bunu belli etmiyorlardı ama Baki her şeyin farkındaydı. Yıllarca bakıma muhtaç bir yaşlıya bakmak, onu rahat ettirmeye çalışmak hiç de kolay değildi. Bütün çocukları, gelinleri ve torunları ona ihtimam gösteriyordu. Ama sürekli yanında duran oğlu ile gelini daha çok yorulmuştu. Baki onlar için de durmadan dua ediyordu.
Sonra ne mi oldu?
Duaları kabul oldu. Allah, Baki’ye dilediğini nasip etti. Hak vaki oldu. Çocukları, mezar taşına en gösterişli hatla “Hüve’l-bâkî” yazdırdılar.

Hikmet AZER

About The Author

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir