Blue Tech’ten Kıymalı Lahmacuna Ya da Happy Birtday

0
Fantastik

Magic Old Book With Open Pages And Abstract Bokeh Lights Shining In Darkness - Literature And Fairytale Concept

Dil Böyle Böyle Elimizden Kaçıyor
Yeni bir dönem başlıyor hayatımızda.
Yaz bitti. Eylül geldi. Güzün en güzel mevsimindeyiz. Yaz rehavetinin, geç kahvaltıların, “bugün de böyle olsun”ların, saatlerin birbirine karıştığı o tatlı başıboşluğun yerini yavaş yavaş yeni disiplinlere, yeni heveslere, yeni başlangıçlara, yeni yaşlara bırakıyoruz.
Okullar açılıyor.
Çocuklu evlerin kadim ritüellerinden biri de yeniden başladı: kırtasiye listesi tamamlama merasimi.
Liste elime geçti. Evde bulunanların yanına tik, eksiklerin yanına alışveriş… Kalem, silgi, defter, dosya, yapıştırıcı… Hepsi gayet anlaşılır. Bir satıra kadar.
Blue Tech.
Durduk.
Bir daha okuduk.
Blue Tech.
“Acaba nedir?”
İnsanın eğitim materyalleri konusunda az çok bilgisi olunca, hele bir de eğitim öğretim işlerinin içinde bulunuyorsa, ister istemez kendisini sorgulamaya başlıyor:
“Ben mi bir şey bilmiyorum? Eğitim materyallerinde yeni bir şey mi çıktı? Çocuğun bu yıl başladığı yeni okulun kendine özgü bir sistemi mi var? Acaba çağın gerisinde mi kaldık?”
İnternette aradım.
Blue Tech…

Döküm Kazanı Fantastik Duvar Kağıdı
Karşıma teknolojik cihazlarla, markalarla, firmalarla ilgili sonuçlar çıktı. Biraz daha baktım. Başka bir şey aradım. Başka bir firma çıktı.
Ama kırtasiye listesinde ne işi vardı?
Bir türlü çözemediğim bu gizem, gün boyunca zihnimin bir köşesinde dolaştı.
İki gün sonra okulda bir toplantıya çağrıldık. Orada eski bir öğretmen arkadaşa rastladık. Yeni sistem üzerine biraz konuştuk, sonra ayrıldık. Akşam spor kurslarıyla ilgili mesajlaşırken birden aklıma geldi:
“Şu Blue Tech meselesini sorayım.”
Sordum.
Cevap, meselenin bütün gizemini bir anda çözdü:
Gülüşünü tavrını bildiğim bu sempatik arkadaş tebessümlü emojilerle donattığı mesajında kısa ve net ‘sakız yapıştırıcı var ya! İşte o ! ‘ diye yazmış. Karşılık olarak mütebessim ifadelerle dedim ki ‘ Epey kafa yorduk buna. Çünkü bir eğitim kurumundan gelen listede dikkate almam gereken bir eğitim ihtiyaç malzemesi var özellikle okuldan gelmesi dolayısıyla önemsedim. Çünkü ben de de dil hassasiyeti var.
Gülümseyen emojiler eşliğinde devam eden bu iletişim aslında benim için küçük bir dilbilim konferansı niteliğindeydi.
Demek ki Blue Tech, yapıştırıcıymış.
Meğer benim bütün gün zihnimde aradığım eğitim materyali, çocuğun çantasına girecek sıradan bir yapıştırıcıymış.
İşin komik tarafı şu: Bir eğitim kurumundan gelen listede karşıma çıkan yabancı bir ifadeyi özellikle önemsemiştim. Çünkü insan, okuldan gelen bir kelimeyi sıradan bir kelime olarak görmüyor. Hele çocuk söz konusuysa “Bunu da bilmem gerekiyor” diye düşünüyor.
Ben de öyle yaptım.
Gelgelelim dilimizin haline. Hal-i pürmelaline.. Bende dil hassasiyeti var!”
Asıl mesele de tam burada başlıyor.
Çünkü dil yalnızca anlaşmak için kullandığımız kelimeler toplamı değildir.
Dil, bir bakıma düşüncenin evidir.
Wittgenstein’ın meşhur önermesiyle söylersek, dilimizin sınırları dünyamızın sınırlarına kadar uzanır. Bir şeyi nasıl adlandırdığımız, onu nasıl gördüğümüzü de etkiler. Bir kelimeyi seçerken yalnızca bir nesneye isim vermeyiz; o nesneyle aramızdaki ilişkiye de biçim veririz.
Biz ise son yıllarda nesnelere isim vermekten çok, onlara etiket ithal ediyoruz.
Sanki Türkçede kelime kıtlığı varmış gibi.
Sanki “yapıştırıcı” demek artık eğitim teknolojilerinde yeterince havalı değilmiş gibi.
Sanki “Blue Tech” denildiğinde çocuk daha iyi yapıştırıyor, “sakız yapıştırıcı” denildiğinde yapıştırma gücü yüzde otuz azalıyor.
Bir zamanlar “öz Türkçe” tartışmaları yapılırdı. Dil Devrimi, sadeleşme, özleşme, yabancı kelimeler, Türkçenin imkânları… Yahya Kemal’den Nurullah Ataç’a, Mehmet Kaplan’dan Peyami Safa’ya kadar pek çok isim farklı yönleriyle bu mesele üzerine düşündü. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan modernleşme hikâyemizin en hararetli tartışmalarından biri de zaten dildi.
Çünkü mesele hiçbir zaman yalnızca kelime meselesi değildi.
“Nasıl konuşacağız?” sorusunun altında “Nasıl düşüneceğiz?” sorusu vardı.
Namık Kemal’in, Şinasi’nin, Ziya Paşa’nın döneminde dilin sadeleşmesi neden bu kadar önemliydi?
Çünkü halka ulaşmak istiyorlardı.
Şinasi’nin gazeteciliğinin, yazı dilini gündelik hayata yaklaştırmasının arkasında da böyle bir düşünce vardı. Gazete halka seslenecekse, halkın anlayacağı bir dille konuşmalıydı.
Sonra Cumhuriyet döneminde dil yeniden büyük bir tartışma alanına dönüştü. Türk Dil Kurumu kuruldu. Kelimeler üzerinde çalışıldı. Bir dilin kendi imkânlarıyla kendisini yenileyebileceği düşüncesi önem kazandı.
Bugün geldiğimiz noktada ise mesele biraz tuhaf bir hâl aldı.
Dili sadeleştirmek için mücadele edenlerin ardından biz, bazen sade Türkçeyi İngilizceyle karmaşıklaştırmakla meşgulüz.
“Toplantı” yerine “meeting”,
“etkinlik” yerine “event”,
“iş birliği” yerine “collaboration”,
“geri bildirim” yerine “feedback”,
“çevrim içi” yerine “online”,
“marka” yerine “brand”…
Ve nihayet:

2.442.800+ Fantastik Stok Fotoğrafları, Resimler ve Royalty-Free Görseller  - iStock
Bildiğin sakız yapıştırıcı yerine Blue Tech.
Dilimiz, küresel dünyaya açılırken kapıyı biraz fazla açık bırakmış olabilir.
İşin daha ilginç tarafı, mesele yalnızca okul listesiyle sınırlı değil.
Öğle arasında oğlumla bir fast food dükkânına girdik.Parantez içi bir açıklama bırakayım buraya lokanta diyemedim. Bildiğin dükkandı kasanın önünde çok açık bir alan arka ürünlerin hazırlanıp sunulduğu mutfak diyelim kenarda sıralanmış soğuk içecek dolapları ve gıdayı eğerki paket yaptırmayıp orada tüketeceksek duvara monteli uzun bir sıranın altında yüksek bar sandalyelerinin dizildiği bir yeme içme alanı ..Lokanta ifadesinden çok dükkan diyesim geldi
Menüyü incelerken gözüm bir ürüne takıldı.
Lahmacun Menü.
Gayet tanıdık.
Sonra altında başka bir ürün:
Kıymalı lahmacun.
Bir an durdum. Düşündüm içimden “Lahmacun zaten kıymalı değil mi?”
Kasadaki görevliye sordum.
“Bu lahmacunun içeriği nedir?”
“Kıyma,” dedi.
İşte orada dil yine imdada yetişti.
“Peki kıymalı lahmacunu neden ayrıca bir ürün olarak yazdınız?”
Uzun bir “haaaaa” çekti.
O “haaaaa”nın içinde önce şaşkınlık, sonra fark ediş, sonra da hafif bir “evet, galiba haklısınız” vardı.
“Biz onu ayrı bir ürün olarak göstermek için öyle yazdık,” dedi.
Şimdi burada insan ister istemez düşünüyor:
Peki öteki lahmacun neyle yapılıyor?
Madem “kıymalı lahmacun” diye ayrıca bir tür oluşturuyorsak, müşterinin zihninde kaçınılmaz olarak şu soru beliriyor:
“Diğer lahmacunda kıyma yok!! ( mu?)”
Belki peynirli?
Belki mercimekli?
Belki çağdaş sanat?
Belki de menünün henüz açıklanmayan sürprizi?
Dil tam da böyle bir şeydir.
Söylediğiniz kelime yalnızca söylediğinizi anlatmaz; söylemediğiniz şeyi de düşündürür.
“Kıymalı lahmacun” dediğiniz anda, “lahmacun” ile “kıymalı lahmacun” arasında bir fark varmış gibi bir anlam üretirsiniz.
Dilbilimde buna anlam ilişkileri açısından bakılabilir; gündelik hayatta ise adına basitçe “insanın kafasında soru işareti oluşturmak” diyebiliriz.
Görevli, başı önde:
“Bunu müdürüme söyleyeyim,” dedi. Siparişi sesizce aldı .Ama mesele zihnimde kaldı.
Çünkü mesele lahmacun değildi.
Mesele dildi.
Biz bazen kelimeleri önemsiz ayrıntılar sanıyoruz.
Oysa tarih boyunca insanlar kelimeler uğruna kavga etmiş, şiirler yazmış, kitaplar yakmış, yeni alfabeler oluşturmuş, diller kurmuş, dilleri değiştirmiştir.
Bir kelimenin bile insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi değiştirebildiğini edebiyatçılar herkesten önce fark etmiştir.
Nâzım Hikmet’in şiirindeki bir kelimenin, Yahya Kemal’in bir mısrasındaki sesin, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın zaman duygusunu taşıyan cümlesinin yerini başka bir kelimeyle doldurmayı deneyin.
Olmaz.
Çünkü kelime yalnızca anlam değildir.
Kelime aynı zamanda ses, çağrışım, tarih, kültür ve hafızadır.
“Gurbet” dediğinizde yalnızca “uzakta bulunmak” demezsiniz.
“Yâren” dediğinizde yalnızca “arkadaş” demezsiniz.
“Vatan” dediğinizde sözlükteki karşılığından daha büyük bir dünyaya dokunursunuz.
“Eylül” dediğinizde bile yalnızca dokuzuncu ayı söylemiş olmazsınız.
Eylülün içinde benim doğum günüm 😊 sararan yapraklar, okul telaşı, akşam serinliği, yeni başlangıçlar, biraz hüzün ve biraz da insanın kendi hayatına dönüp bakması vardır.
Kelime dediğimiz şey, sandığımızdan daha ağırdır.
Elbette yabancı dillerden kelime almaya karşı değilim.
Zaten hiçbir dil tamamen yalıtılmış değildir. Türkçenin tarihine baktığımızda Arapçadan, Farsçadan, Fransızcadan ve daha pek çok dilden aldığı kelimeleri görürüz. Dil canlıdır; karşılaşır, alışveriş yapar, değişir.
Mesele yabancı kelimenin varlığı değil.
Mesele, kendi kelimemiz varken neden onu kullanmadığımızdır.
Bir kelimeyi gerçekten ihtiyaç duyduğumuz için mi alıyoruz?
Yoksa daha modern, daha kurumsal, daha havalı, daha “premium” göründüğü için mi?
“Yapıştırıcı” demek neden yetmiyor?
“Blue Tech” deyince ne kazanıyoruz?
Çocuğun elindeki yapıştırıcının yapışma kapasitesi mi artıyor?
Hayır.
Sadece anne-babanın zihnindeki “Acaba ben bir şeyi bilmiyor muyum?” duygusu artıyor.
Üstelik eğitim kurumları bu konuda biraz daha dikkatli olmalı.
Çünkü okul yalnızca çocuğa matematik, fen, tarih, edebiyat öğretmez.
Okul aynı zamanda dil öğretir.
Bir çocuğa “yapıştırıcı” demekle “Blue Tech” demek arasında yalnızca iki farklı ifade yoktur; hangi dilin doğal, hangi dilin tercih edilir, hangi dilin prestijli olduğu konusunda da örtük bir mesaj vardır.
Çocuk bunu fark etmese bile öğrenir.
Dil böyle öğrenilir zaten.
Bazen ders kitabından değil, koridordaki tabeladan.
Bazen öğretmenin cümlesinden değil, kantindeki menüden.
Bazen bir kırtasiye listesindeki tek bir satırdan.
İşin ironik tarafı şu:
Biz çocuklara “Türkçeyi doğru kullanın” diye ödev veriyoruz.
Sonra çocuğun okul ihtiyaç listesinin ortasına Blue Tech bırakıyoruz.
Çocuk daha “yapıştırıcı”yı yeni öğrenmişken biz ona marka bilinci, küresel terminoloji ve dilsel kafa karışıklığını aynı pakette sunuyoruz.
Üstelik ücretsiz.
Lahmacun da bu konuda boş durmuyor.
O da “Ben zaten kıymalıyım,” demek yerine menüde kimlik arıyor.
Bugün kırtasiye listesinde Blue Tech, menüde kıymalı lahmacun…
Yarın belki okul listesinde “paper”, “pencil”, “eraser”, “glue” diye devam ederiz.
Sonra bir gün çocuğun Türkçe defterini açarız:
“Evladım, bu ne?” “Homework.”
“Türkçesi?”
“Ödev.”
İşte o zaman oturup hep birlikte “Dilin önemini” anlatan bir seminer düzenleriz.
Seminerin adı da muhtemelen:
“Language Awareness Workshop.”
Çünkü Türkçesi biraz sıradan kalabilir.
Dil konusunda titiz olmak, kelimeleri yabancı düşmanı gibi kapıda aramak değildir.
Dilin gelişmesini engellemek hiç değildir.
Tam tersine, dile güvenmektir.
Türkçenin kendi kelimelerinin, kendi anlatım imkânlarının, kendi inceliklerinin farkında olmaktır.
Doğru kelimeyi doğru yerde kullanmak, yalnızca güzel konuşmak meselesi değildir.
Açık düşünmenin de bir parçasıdır.
Çünkü yanlış kelime bazen yanlış anlam doğurur.
Yanlış anlam bazen yanlış anlaşılmaya.
Yanlış anlaşılma bazen yanlış karara.
Ve bazen de insanı iki gün boyunca internette “Blue Tech nedir?” diye dolaştırmaya.
Sonunda öğrenirsiniz ki mesele teknoloji değilmiş.
Sakız yapıştırıcıymış.
Hayatın bütün ironisi de burada zaten.
Biz kelimeleri büyütürken anlamı küçültüyoruz.
Daha havalı görünelim derken daha anlaşılmaz oluyoruz.
Daha modern olalım derken bazen kendi dilimizin gayet güzel, gayet yeterli ve gayet anlaşılır kelimelerini unutuyoruz.
Oysa bazen ihtiyacımız olan şey çok basit:
Doğru kelime.
Yeri geldiğinde “yapıştırıcı” demek.

115,000+ Creative Brain Illustrations - iStock
Lahmacuna kıymalı demeden önce lahmacunun zaten ne olduğunu hatırlamak.
Bir eğitim kurumunun listesine, çocuğun ve velinin anlayabileceği ifadeyi yazmak.
Ve en önemlisi, dilin yalnızca bir iletişim aracı olmadığını unutmamak.
Çünkü dil, insanın dünyaya açtığı penceredir.
Pencerenin camı kirlenirse manzara değişmez belki.
Ama biz onu başka türlü görmeye başlarız.
Eylül geldi. Doğum günüme doğru geri sayım başladı.
Yeni dönem güz esintileri pastırma sıcakları arasında açıldı..
Defterler, kalemler hazırlandı, çantalar düzenlendi.
Benim listede ise düzenlı sipariş verdiğim çiçekçinin telefonu bir de tek Blue Tech kaldı.
Onun da Türkçesini artık biliyorum:
Yapıştırıcı.
Ne büyük keşif! Pehh !!
Christopher Columbus haşmetmeap Amerika’yı keşfettiğinde herhalde bu kadar uğraşmamıştır.
Bitirmeden ekleyeyim. Eylülde doğan burçdaşlarımmm!! Doğum gününüz kutlu olsun 😊)
Happyyy Birtdayyy .. Happy Birtday 😊 😊 😊

About The Author

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir