Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Desem Ki” Şiirinde Varlık Dayanağı Olarak Aşk ve Ölümün Mağlubiyeti
Türk şiirinde “vakit” ve “akşam” kavramlarıyla bütünleşmiş müstesna bir isim olan Cahit Sıtkı Tarancı, “Desem Ki” manzumesiyle aşkı, geçici bir heyecan olmaktan kurtarıp varlığın özünü teşkil eden bir dayanağa dönüştürür. Şairin dünyasında ölüm, hayatın karşısında duran bir boşluktan ziyade; ömre asıl kıymetini veren, onu kristal bir vazo gibi narin kılan kesin bir sınırdır. Fakat bu şiirde Tarancı, söz konusu aşılmaz sınırı aşkın yüksek kudretiyle aşmayı dener. Sevgiliyi dış dünyayı süsleyen bir bezenti olarak görmez; aksine onu tabiatın varlık gerekçesi ve anlam merkezi olarak seçer. Kâinat, ancak sevgilinin varlık süzgecinden geçtiğinde hakiki bir karşılık bulur. Sevgilinin bulunmadığı bir âlemde deniz alelade bir su birikintisi, rüzgâr ise kuru bir hava akımı olarak kalırken; onun mevcudiyeti bu fizikî olayları his ve mânâ katına yükselten bir kuvvettir.
Bu bakış açısıyla bakıldığında, tabiatın tüm unsurları sevgilinin varlığıyla yeniden biçimlenir; ağaçlar onunla yeşerir, gökyüzü onunla aydınlanır. Şair, sevilen kişinin varlığını kâinatın nabzı sayarak, dış dünyadaki her kıpırtıyı o kişinin nefesiyle birleştirir. Bu durum, insan ruhunun dünyayı ancak bir mefhum eşliğinde kavrayabileceğini düşündürür. Nesneler kendi başlarına dilsiz birer madde yığınıyken, sevginin dokunuşuyla her biri birer işarete, birer müjdeye evrilir.
Böylece gökyüzünün maviliği basit bir ışık kırılması olmanın ötesine geçer; sevgilinin bakışındaki berraklığın yeryüzüne yayılmış hali olur. Rüzgârın dokunuşu, teni serinleten bir esintiden öte, maşukun geçtiği yollardan taşınan bir selam hükmü kazanır. Tarancı, bu sarsılmaz bağ vasıtasıyla kişiyi evrenin kalbine yerleştirirken, eşyanın fani yüzünü aşarak her varlığı ebedi bir güzelliğin parçası kılan yolu açar. Bu bakışla, seven kişinin gözünde dünya yabancı bir mekân olmaktan kurtulur ve sevgilinin her bir zerresinde hayat bulduğu sıcak bir yuvaya dönüşür.
Bu kuvvetli bağ, sevgiliyi ekilen tohumdan alınan mahsule kadar her noktada bir bereket sembolü kılar. Toprağın verimi ve yaşamın sürekliliği, sevgilinin varlığıyla birleşerek tabiatın asıl eksenini kurar. Şiir boyunca kişi ile eşya arasındaki sınırlar silinir; rüzgâr artık tabiatın bir hareketi olmaktan çıkarak sevgilinin ruhuyla birleşir. Tarancı, dış dünyayı sevgiliye benzetmek yerine, tabiatın tüm güzelliğini sevgiliden koparıp alır. Böylece kâinatın uçsuz buçaksız büyüklüğü, sevgilinin nahif varlığına sığdırılır. Artık evren, ancak onun mevcudiyetiyle şair için yaşanabilir bir yuva vasfı kazanır.
Bu bütünleşme, sevilen kişiyi alelade bir seyir nesnesi kılmanın ötesine geçer; onu kâinatın can damarı haline getirir. Şairin nazarında toprak, ancak o kişinin adımıyla canlanır; gökler ancak onun gülüşüyle genişler. Bu durum aşkı, olağan bir gönül ferahlığı seviyesinden kurtarıp hava, ekmek ve su gibi yaşamın devamı için gereken ana unsurlar arasına yerleştirir. Şair için sevgi; nefes kadar mecburiyet, ekmek kadar kutsal ve su kadar aziz bir ihtiyaçtır. İnsan ruhu, bu temel gıdalar olmadan nasıl kuruyup giderse, sevgilinin yokluğunda da varlık bütünüyle anlamını yitirir.
Sevginin bu hayati hali, insanı evrenin yabancısı olmaktan kurtaran en güçlü dayanak olarak belirir. Hava göğüs kafesine dolarken nasıl ki yaşamın devamını sağlıyorsa, sevgilinin varlığı da ruhun soluk almasını mümkün kılar. Ekmeğin ve suyun azizliği, bu aşkın sıradan bir tutkudan ziyade varoluşun en temel şartı olduğunu düşündürür. Şair böylece sevgiyi, biyolojik hayatın devamı için şart olan unsurlarla bir tutarak, ruhun açlığını ancak bu kutlu bağlılıkla dindirebileceğini ortaya koyar. Nesnelerin dilsiz dünyası, bu hayati ihtiyaçların sevgilinin çehresinde birleşmesiyle dile gelir ve kâinatın her köşesi şair için bir rızık, bir şifa ve bir huzur durağına evrilir.
Aşkın bu biyolojik değeri, “Nimettensin!” haykırışıyla tam bir şükür ve kutsiyet zeminine oturur. Nimet, insana bahşedilmiş en kıymetli lütuftur; bu sebeple sevgili, şairin yoluna tesadüfen çıkmış bir yolcu olmaktan çıkarak, varlığını sürdürebilmesi için göklerden süzülüp gelen bir hediyeye dönüşür. Şairin bu yüksek bakış açısını “evindeki şenlik” ve “sofrasındaki şarap” gibi samimi benzetmelerle harmanlaması, aşkı hem göklerin katında hem de gündelik hayatın tam ortasında diri tutar.
Ölüm ise bu büyük sevginin önünde bir son teşkil etmez. Sesinin rüzgârın ve nehirlerin uğultusunda kaybolması bir bitişi işaret etmekten uzaktır; aksine bu durum, sevgilinin güzelliğini tabiatın ortak hafızasına fısıldama gayretidir. Şair, bedeniyle toprağa karışsa dahi aşkın hakikatini dile getirmek için kendisine yeni bir varlık alanı açar. Burada ölüm, bir yok oluş hükmü taşımaktan ziyade, sevginin biçim değiştirerek tüm evrene yayılmasıdır. Bu yayılma, ferdî bir sesin kâinatın korosuna katılması gibi, sevilen kişinin vasıflarını rüzgâra, suya ve toprağa nakşetme sürecidir.
Böylece fani olan beden toprağa dönerken, sevgi kâinatın değişmez bir parçası haline gelir. Şairin bu tavrı, yokluk karşısında boyun eğmek yerine, sevgiyi sonsuzluğa taşıyan bir köprü kurar. Bu köprü, sevgilinin güzelliğini zamanın hırpalayıcı etkisinden kurtararak onu her mevsimde yeniden uyanan bir doğa olayına dönüştürür. İnsan, kendi sınırlı ömrünü aşan bu bağlılık sayesinde, ölümün soğuk yüzüne sevginin sıcaklığıyla cevap verir. Bu durum, sevginin hayattayken sığınılan sıradan bir liman olma vasfını aşarak, ebediyete kadar süren bir yolculuğun pusulası olduğu gerçeğini düşündürür. Nesnelerin gelip geçiciliği karşısında, ruhun bu sarsılmaz sadakati, varoluşun en vakur duruşu olarak belirir.
“Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini” ifadesi, aşkın karanlığa ve yok oluşa karşı açtığı en vakur savaştır. Tarancı burada ölümü bir engel olarak kabul etmeyi reddederek; aşkı toprağın altında, sessiz mahlukata ders olarak okutulacak kadar baskın ve eğitici bir güç mertebesine yükseltir. Karanlığın içinde güzelliği bir ışık gibi taşıyan bu tavır, aşkın hayatta olanlara has bir durum olma sınırını aşarak, faniliği ebediyetin diline tercüme edebilecek bir güce sahip olduğunu gösterir. Toprak altındaki o dilsiz dünya, şairin öğretisiyle sevgilinin zarafetini tanır; böylece en kuytu yerler bile bu sevginin ışığıyla aydınlanır.
Bu irade, mezarın sessizliğini bir mektebe dönüştürürken, sevginin fizikî sınırları nasıl darmadağın ettiğini düşündürür. Şair, bedeni çürümeye terk edilse dahi, ruhundaki güzellik mirasını toprağın en derin katmanlarına nakşetmeyi seçer. Bu durum, sevginin bayağı bir duygu olma sınırını aşarak, ölümü bile terbiye eden bir bilgi ve bilinç hali olduğu gerçeğini ortaya koyar. Şiirin sonundaki mahşer sahnesi ise bu sarsılmaz sadakatin en büyük kanıtıdır. Herkesin kendi canının derdine düştüğü, her ruhun kendi hesabıyla meşgul olduğu o büyük kaos anı, Tarancı için sevgiliyi aramanın ve ona kavuşmanın mutlak vaktidir.
Mahşerin kalabalığında “ortalığa düşüp” sevgiliyi aramak, aşkın hiçbir zaman bitmeyecek olan aktif bir irade ve varlık mücadelesi olduğunu anlatır. Burada karşımıza çıkan tablo; korku ve endişeden arınmış, bütünüyle vuslata odaklanmış bir ruhun hikmetli duruşudur. Kıyametin koptuğu bir düzlemde bile arayışın sürmesi, sevginin zamandan ve mekândan azade bir hakikat olduğunu kanıtlar. Bu epik final, seven kişinin varlık iddiasını en yüksek perdeden dile getirerek, sevgiyi kâinatın son gününde bile ayakta kalan yegâne dayanak kılan yolu açar. Böylece ölüm ve ötesi, bir ayrılık mekânı olmaktan çıkarak, sevginin ebedi zaferini ilan ettiği bir meydana evrilir.
Sonuç itibarıyla “Desem Ki”, bir şairin şahsi seslenişinden çok daha fazlasını barındırır; insanın bu dünyadaki geçiciliğine ve yalnızlığına karşı aşk ile inşa ettiği sarsılmaz bir kaledir. Yaşamı anlamlandırmanın en saf yolunu sunan bu manzume, biyolojik sınırları zorlayan ve ölümü aşkın hafızasıyla terbiye eden bir duruştur. Sevgiyi toprağın sessizliğinden gök kubbenin sonsuzluğuna taşıyan bu başkaldırı, faniliğin soğuk nefesini ortadan kaldırmayı amaçlar.
Okuyucu bu satırlarda sıradan bir gönül hikâyesine şahitlik etmenin ötesine geçer; bir insanın kendi varlığını ölümün pençesinden kurtarıp ebediyet zırhıyla nasıl kuşattığını hayretle izler. Bu kuşatış, fani olanın baki olana attığı bir imza gibi, insanın dünyadaki yerini sağlamlaştırır. Tarancı’nın kelimeleri, toprağın altında dahi sönmeyen bir kandil gibi, insana en büyük korkusuyla baş etme gücü verir. Korku, yerini sevginin vakur huzuruna bırakırken; kelimeler kâğıt üzerinde kalan dilsiz harfler olma sınırını aşarak ruhu koruyan bir kalkan halini alır.
Bu eser, yok oluş karşısında ruhun kazandığı en nazik ve en hakiki zaferlerden biridir. Şairin kurduğu bu mânâ köprüsü, yaşamın en kuytu köşelerinden ölümün en ıssız dehlizlerine kadar her yere nüfuz eder. Bu durum, insanın ancak severek ve bu sevgiyi varlığının merkezine koyarak ölümsüzlüğe adım atabileceğini düşündürür. “Desem Ki”, bir aşk ilanı olmanın ötesinde, her türlü bitişe ve tükenişe karşı sunulmuş bir ebediyet manifestosu hükmündedir. Kelimelerin bittiği yerde başlayan bu sessiz ama güçlü haykırış, her kuşakta yeniden uyanarak seven kalplere bir yol haritası sunmaya devam eder.
Muhammed IŞIK


