Değirmen Taşları
Giresun'da işlediği taşlarla değirmenlerin uzun yıllar çalışmasını sağlayan Bayram Karaman, çeşmelere de su akarı yapıyor. Evinin önünde, taşların mısır tanelerini öğütmesi için gerekli ölçüleri hesaplayarak şekil veren Karaman, bölgede aranan değirmen taşı ustalarından biri oldu. ( Gültekin Yetgin - Anadolu Ajansı )
Belki hatırası var demişlerdir. O yüzden kıyamamışlardır. Belki de bir bahçe duvarı yapmak için burada bekletilmektedir. Şimdi nerede öyle taş duvarlar. O duvarı yapacak ustalar. İki kalıp, biraz demir, hazır beton. Al sana duvar. Ne bir sanat, ne bir zanaat, ne bir zarafet. Neyse zaten konumuz da bu değil. Biz şuracıkta üzerinde mısır öğütmek için çekiç darbeleriyle açılan dişlileri duran, her yeri yosun tutmuş, 30 yılı aşkındır kaderine terk edilen değirmen taşlarına geri dönelim.
İşte bu taşlar bahçeden usulca çıkan yaşlı adamın gözünden kaçmadı. Bir müddet ayakta durup baktı. Sonra yönünü eski değirmenin olduğu yere çevirip taşların üstüne oturdu. Buna oturdu denemez. Aslında onlarca yılın ağırlığı üzerindeyken çöküp kaldı. “Hey gidi günler hey!” demiştir içinden ve muhakkak o günlere geri dönmek istemiştir. İnsanın atiden beklentisi kalmayınca maziye sarılıyor. Geçmişteki kötü günleri bile özlüyor. Kendinden bir şey bulamadığı ve yalnızlaştığı bu garip dünyada zamanın garibi oluyor. İşte budur aslında maziye olan özlemdeki sır.
Üzerine oturduğu şu taşların bir dili olsa da konuşsa; kim bilir neler söylerlerdi? İki taş birlik olup nice mısırları un ufak etmişlerdi. Bütün bu olup bitenler; şimdi yerinde böğürtlenler, ısırganlar, boy boy yabani otlar büyümüş, kimi yerlerinden ağaçlar uzamış şu dere kenarındaki bir küçücük değirmende olup bitmişti. Suyun yukarıdan aşağıya doğru hızla akıp geldiği oluk olmasaydı elbette bu taşlar dönmezdi. İhtiyar da taşlarda aynı şeyi mi hatırlıyordu acaba? Kimi zaman oluk tıkanırdı da taşı döndüren çarklar dururdu. O zaman iş değirmenciye düşerdi. Girerdi değirmenin altına. Çarklara suyun hızla çarpmasını sağlayan oluğun en ucuna. Burası yapraklardan, çalıdan, çırpıdan velhasıl canlı cansız birçok şeyden tıkanabilirdi. Bazen kurbağanın bile oluğu tıkadığı olurdu. Değirmencinin bir çilesi de işte budur. Sırılsıklam olmayı göze almalı, tıkanıklığı gidermeli, dönmeyen taşı döndürmeliydi. Değirmen çalışmalı, sırası gelenin mısırı un olmalıydı. Değirmenin yazları müşterisi az olurdu. Çünkü derenin suyu taşı yeterince döndürmeye yetmezdi. Ama kışı öyle miydi? Kışın suyun coşkusu değirmenin de coşkusuydu. Coşkun akan su oluktan taşar, köylüler değirmene sığmazdı. Yakın köylerden bile gelenler olurdu. Atları, eşekleri bağlayacak yer bulunmazdı. Değirmen hiç durmadan çalışırdı. Değirmenci önce mısırın miktarına göre hakkı olanı alır, sonra tekneyi doldururdu. Bu arada değirmenin her yanı gibi değirmenci de undan nasibini alırdı.
Değirmende ne sohbetler olurdu bir bilseniz. Geçim derdi, kışı atlatma telaşı, alacaklar, verecekler, gurbetçiler, sınır anlaşmazlıkları, miras kavgaları, çocuklar ve onlar üzerine kurulan hayaller, düğünler, dernekler, davetler… Kışın soğuğunda değirmenin kıyısında hiç durmadan yanan ateş ve yudumlanan çaylar da sıkı sohbetlere eşlik ederdi.

Acaba bu garip ihtiyar hatırlar mı bilmem? Bir gün öyle kar yağmıştı ki değirmencinin evine gitmesi, evden birilerinin gelmesi ne mümkün. Kar ara vermeden yağıyor, rüzgâr kar tanelerini kurşun gibi savuruyor, değirmenci değirmende mahsur kalıyordu. Alışıktı böyle durumlara, hiç dert etmiyordu. “Nasıl olsa yakacak odunum var. Ateşin yanı başına boş çuvalları serer, kıvrılıp yatarım oracıkta. Bu arada işimi bitiririm. Elbet hava müsaade eder. Bu gün olmazsa yarın evime giderim.” diyordu kendi kendine. Tabiatın her hâline alışmış biri için bu çokta sorun değildi. Ona göre Allah’ın dediği olur, kaderinde ne varsa onu yaşardı. En önemli sorunu olsa olsa açlık olurdu. Yanında yiyecek yoktu. Çaydanlığı, çayı ve şekeri vardı ama çayla olacak iş değildi. “Olsun.” dedi değirmenci. “Oruç tuttuğuma sayarım. Yatsıyı kılıp yatarım. Sabah bir hâl çaresi bulunur elbet.” Yatsı vakti geldiğinde ateşe iki büyük odun parçası atıp, yatsıyı ateş başında kılıp ateşin kenarına uzandı. Üzerine kalın boş yün çuvallar serdi. Uykuya dalana kadar değirmen taşlarının çıkardığı sesleri, rüzgârın uğultusunu dinledi. Çıkan sesleri anlamlı hâle getirmeye çalışarak müzikal bir uğraş verdi. Kimi zaman seslerin ahengine denk düşen sözcükler mırıldandı. Hangi ara uykuya daldı bilinmez, her zaman olduğu gibi sabah namazına uyandı. Uyanır uyanmaz sönmeye yüz tutmuş ateşi yeniden canlandırdı. Hemen bir adım uzağındaki kapıyı açmak istedi. O da ne! Kapıyı açar açmaz içeriye kar doldu. Sabaha kadar yağan kar iyice yükselmiş, değirmencinin boyuna yaklaşmıştı. Hiç böyle olmamıştı. Bu kadar kar yağmıştı ama böylesine mahsur kalmamıştı.
Düşünceli düşünceli, değirmenin suyunu tekrar çarklara saldı. Taş yavaş yavaş dönmeye başladı. Taş hızlandıkça tıkırtı sesleri de hızlandı. Değirmenci sıradaki mısır çuvalını tekneye doldurdu. Tekne mısırdan nasibini almış, mısır taneleri un hâline gelmeye başlamıştı bile. Peki, şimdi iyice acıkan değirmenci ne yapacaktı? Kara kara düşünmeye başladı. Bir çözüm olmalıydı. İstemediği kadar un, pamuk beyazı kar, alev alev yanan ateş varken aç mı kalınırdı? Çok geçmeden kararını verdi. Ekmek pişirecekti. Bunu yapabilirdi. Değirmenci ekmeğini yapmış ve bir güzel yemişti. Ama nasıl? Önce yerlerini ezbere bildiği geniş yapraklı bitkilere kar yığınlarını sağa sola savurarak ulaştı. Tepsi büyüklüğündeki yaprakların üzerine un döküp, kar suyu ile hamur hâline getirdi. Hamuru yapraklarla iyice sarıp önceden hazır ettiği külün içine gömdü. Külün üstünde tekrar ateşi canlandırdı. Bir süre sonra tuzsuz ama mis gibi kokan ekmeği çay eşliğinde yemeğe başlamıştı bile.
Kim bilir? Derin düşüncelere dalmış ihtiyar şöyle düşünüyordur: şimdilerde kimse ne değirmende mahsur, ne de aç kalır. Bir kere yıllardır böyle kar yağmıyor. Artık su değirmeni mazide kalan hatıradan başka bir şey değil.
Derin düşüncelere dalmış ihtiyar değirmenci bir müddet daha taşların üzerinde oturdu. Sonra değirmenin olduğu yere doğru birkaç adım attı. Böğürtlen dikenlerini, ısırganları gözü görmüyor gibiydi. Bir an eski günlerdeki gibi değirmene ilerliyor zannettim. Tekrar durdu, bütün vücuduyla yavaşça geri döndü. Değirmen taşlarına yavaş hareketlerle ellerini sürdü. Belli ki; ihtiyar taşlara değil, değirmene ve hatıralarına veda ediyordu. Peki, kimdi bu ihtiyar?



Tebrikler güzel bir çalışma,
Teşekkür ederim.