Kadın, Tutku ve Cemiyet Nazarıyla “Dul” Romanı (Jose Saramago)

3
dul(1)

José Saramago’nun kaleminden çıkan bu erken dönem meyvesi, görünüşte yalın bir taşra hikâyesi olarak yansır. Lakin metnin yüzeyinden öteye geçip içeriği incelediğimde, karşımıza çıkan manzara bir olay anlatısı olmaktan uzaklaşır. Bu eser; kadının tutkuyla, cemiyetle ve kaçınılmaz yazgıyla yürüttüğü sessiz, ancak bir o kadar da çetin pazarlığın kaydı niteliğindedir. Yazar, taşranın durağanlığını bir zemin olarak kullanırken, asıl fırtınayı karakterin zihninde koparır.

Bu romanı okurken, bir dulun alışılagelmiş matemini müşahede etmedim; aksine bir şuurun tuğla tuğla örülmüş duvarlarının ağır ağır çözülüşüne şahitlik ettim. Maria Leonor’un eşini yitirmesi, anlatının dış dünyadaki kırılma noktasıdır. Fakat asıl büyük kopuş, onun gönül dünyasında, kimsenin göremediği o kuytu köşelerde vuku bulur. Kadın artık eşinden ayrılmakla kalmamış, kendisini ayakta tutan ananevi nizamı ve o güne dek sığındığı limanı da kaybetmiştir. Saramago, dul kalmayı şahsi bir keder veya biyografik bir vakıa olarak ele almaz; bilakis varoluş katında bir eşik, bir dönüm noktası olarak kurgular. Maria, tam bu sınırda; dizginleyemediği arzuları ile taşra ahlakının katı, aşılmaz ve sert duvarları arasında sıkışıp kalır.

Jose Saramago Bütün Kitapları

Romanın zihni iskeletini ayakta tutan ve metnin ruhunu ele veren cümlelerden biri şudur:

“Hayat dediğin şey toplumun, geleneklerin, insanların kötülüğünün duygular, hisler, pişmanlıklar, umutlar, hayal kırıklıkları ve üzüntülerle günlük olarak karmaşıklaştırdığı basit bir işlemdir.” (s.76)

Bu ifade, zihnimde şu tefekkürü uyandırdı: Beşer hayatı aslen berrak ve durudur; bu saflığı karmaşaya boğan, insanoğlunun kendi eliyle kurduğu yapay nizamlar ve prangalardır. Maria’nın yaşadığı ruhanî cenk de tam olarak bu noktadan doğar. Kendi hür muradı ile cemiyetin ondan beklediği donuk roller arasında kalmış, sıkışmış bir kadın portresi çıkar karşımıza. Bu portre, bir dönemin veya bir coğrafyanın hikâyesi olmaktan öte; insanın kendi hakikatiyle yüzleştiği her anın ve her yerin anlatısıdır. Saramago, henüz bu ilk eserinde, insanın özündeki o sarsılmaz çatışmayı, gösterişten uzak ancak tesiri yüksek bir dille mühürlemiştir.

Saramago’nun fikri ufkunda arzu, gelgeç bir heyecandan veya romantik bir kıvılcımdan ibaret kalmaz. Bilakis bu, en kuytu köşelerde baskı altına alınmış, zincire vurulmuş bir yaşama talebinin güçlü tezahürüdür. Maria’nın genç kızlıktan kadınlığa evrildiği o eşsiz demleri anlatan şu tasvir, bu dönüşümün ruhi veçhesini şüpheye yer bırakmayacak biçimde aşikâr kılar:

“Genç kızlıktan kadınlığa geçişi ona, nemli, kasvetli bir alacakaranlıkta uzun süre kaldıktan sonra açık havaya çıkmanın çılgın ve baş döndürücü neşesini hissettirmişti.” (s.107)

Bu satırlar, bedenin hapsolduğu dar kalıplar ile ruhun sonsuz genişliği arasındaki gerginliği berrak biçimde gözler önüne serer. Kadınlık burada şahsi bir vaziyet olmaktan çıkar; şuurda yeni ufukların açıldığı taze bir sahadır. Ne var ki bu yeni saha, vadedilen bir hürriyetle bezeli olmayıp; aksine çok daha ağır mesuliyetlerle ve aşılması güç engellerle kuşatılmıştır.

Toplum, romanda ete kemiğe bürünmüş bir şahıs gibi görünmese de her köşe başında pusuya yatmış kudretli bir aktör sıfatıyla yer alır. Hizmetçi Benedita’nın her şeyi sezen tavırları, çevrenin ketum ve dondurucu yargıları, taşra ahlakının o sarsılmaz katılığı… Bütün bu unsurlar, Maria’nın hareket sahasını adım adım daraltan görünmez birer pranga hükmündedir. Dul bir kadının gönül kapılarını yeniden aralama ihtimali, bu dar zihin çerçevesinde kolayca kabul gören bir hal teşkil etmez. Arzu, adeta gizli tutulması gereken bir cürüm gibi omuzlarda taşınır. Bu ağır yük, karakterin her adımında ensesinde hissettiği, toplum kaidelerinin o soğuk ve mesafeli nefesidir.

Saramago, anlatının bu safhasında beşerin kaderle olan girift münasebetini de köklü bir tartışmaya açar. Metinde karşımıza çıkan şu ifade, karakterlerin üzerinde sallanan görünmez kılıcı aşikâr kılar:

“İnsanlar, Tanrı’nın sonsuzlukta belirlediği yazgıları yerine getirmek için ilahi irade tarafından kullanılan basit araçlardır.” (s.72)

Bu cümle, romanın bütününe hâkim olan o çaresizlik hissinin asıl anahtarı hükmündedir. Karakterler, kendi hür kararlarını verdikleri vehmine kapılsalar da aslen çok daha azametli bir nizamın içerisinde sürüklenmektedir. Maria’nın zihin hesaplaşması, bu bakımdan cemiyetle sınırlı kalmayıp; varoluşun ötesine uzanan, metafizik bir ağırlık kuşanır. Kişi, kendi hayatının sahibi olduğunu zannederken, aslında önceden çizilmiş bir hattın üzerinde sessizce ilerleyen bir yolcu sıfatıyla yer alır.

Romanın sayfaları ilerledikçe, beşerî münasebetlerin özüne dair sarsıcı bir hakikat daha gün yüzüne çıkar:

“Bu dünyada karşılıklı tavizler vermek ve fedakârlıklar yapmak için yaşıyoruz…” (s.207)

Burada sevgi dediğimiz o ulvi his dahi, örtük bir pazarlıkla iç içe geçmiş vaziyettedir. Kimin ne kadar sükût edeceği, kimin neyden vazgeçeceği ve kimin hangi hakikatleri içine gömeceği bu pazarlığın esasını teşkil eder. Maria’nın serencamı, kadının çoğu vakit kendi hayatından, hayallerinden ve özgürlüğünden feragat ederek mevcut nizamı ayakta tutan asıl direk olduğunu sezdirir. Düzenin bekası, bir kadının sessizce feda ettiği rüyaların omuzlarında yükselir. Bu vaziyet, sevginin dahi sosyal bir borç ödeme biçimine dönüştüğü hazin bir tabloyu resmeder.

Kitap İncelemesi: Jose Saramago/KÖRLÜK 'Seda Aşkın' - Medya Çuvalı - Sanat,  Düşünce ve Bilim Dünyası

Metnin nihayetine doğru karşımıza çıkan şu iç hasbihal, romanın ruhi zirve noktası hükmündedir:

“Sanki ruhumu boşaltmışlar ve bana sadece vücudumu bırakmışlar, yaşayamaz ve kendi kendine düşünemez haldeyim! Bütün bunlar bana açıklanamaz boşluk hissi veriyor, arayıp bulamayanların, bir şeyler yapması gerektiğini bilen ama ne olduğunu bilemeyenlerin ıstırabı gibi bu.” (s.250)

Bu satırlarda bir tek Maria’nın şahsi kederini müşahede etmedim; aksine modern zaman insanının genel ahvaline şahitlik ettim. Bedeni dünyada duran lakin ruhu muallakta kalan bir insan tipi… Arayan, fakat neyi aradığını dahi idrak edemeyen bir şuur… Saramago’nun anlatımı, bilerek mesafe koyan, serinkanlı bir tavır arz eder. Duyguyu köpürtüp yapay bir hüzne yaslanmaz; acıyı abartıp okurun merhametine hitap etmez. Okura ne hissetmesi gerektiğini telkin etmez. Bilakis bu soğukkanlı üslup, metni çok daha sarsıcı bir mertebeye taşır. Zira o koca boşluk, yazar tarafından doğrudan okurun zihnine ve gönlüne bırakılır.

saramago Kötü kader diye bir şey yoktur; 21. yüzyıl vardır ve bu yüzyıl  yavrucuğum, bir kelebeği bile intihar ettirebilir. José Saramago x x

Netice itibarıyla Dul, kadın kimliğini, tutkuyu ve cemiyet baskısını yalın bir taşra çerçevesinde etraflıca tartışan kudretli bir metindir. Saramago insanı göklere çıkarıp yüceltmez; onu çelişkileriyle, boyun eğişleriyle ve o meşhur sükûtlarıyla olduğu gibi resmeder. Roman nihayete erdiğinde elimde hazır cevaplar kalmaz; lakin omuzlarıma binen ağır sualler kalır.

About The Author

3 thoughts on “Kadın, Tutku ve Cemiyet Nazarıyla “Dul” Romanı (Jose Saramago)

  1. Çok teşekkür ederiz böyle Nobel ödüllü yazarın eseriyle bizi tanıştırdığınız için.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir