Devlet İşlerini Kime Emanet Edelim?
Emevî Hükümdarı Mervân ve Hz. Hâlid b. Zeyd (Ebû Eyyûb el-Ensârî)
Medine, Efendimiz’den (s.a.s.) sonra O’nun pek çok arkadaşını bağrına basmış, ancak zamanla sahabe neslinden hayatta kalanların sayısı oldukça azalmıştı. Emevîler dönemi diye tarihe geçen bu sürecin kendine has, nev-i şahsına münhasır özellikleri vardı. Bu dönemde devlet yönetiminde öne çıkan önemli şahsiyetler de bulunuyordu. Bunların başında gelenlerden biri Mervân b. Hakem’di.
Tarih kitaplarında bu dönemi, imamet anlayışının yavaş yavaş saltanata dönüştüğü bir zaman dilimi olarak okuruz. Devlet yöneticilerinden bazılarının uygulamaları karşısında insanların çoğunun ses çıkaramadığı bu dönemde, Ebû Eyyûb el-Ensârî gibi sünnet müdafii ve Hz. Muhammed (s.a.s.) âşığı bir sahabi de vardı.
Havanın kara bulutlarla kaplanmaya başladığı o günlerden birinde Ebû Eyyûb (r.a.) öylesine daralmıştı ki evinden çıkmış, doğruca Hücre-i Saadet’e, Ravza-i Mutahhara’ya gitmişti. Başını o mübarek hücrenin eşiğine koymuş, Medine’nin içinde bulunduğu hâli Efendimiz’e (s.a.s.) şikâyet etmeye, gözyaşları içerisinde derdini ve hâlini O’na arz etmeye başlamıştı.

Bu tabloyu görenler hemen koşarak durumu Mervân’a bildirdiler.
Mervân, büyük bir öfkeyle oraya gelerek Ebû Eyyûb’a çıkıştı:
“Sen ne yaptığını zannediyorsun? Taştan, topraktan medet mi umuyorsun?” diyerek Ebû Eyyûb el-Ensârî’yi eleştirmeye başladı.
Ebû Eyyûb el-Ensârî ise başını kaldırdı, gözlerindeki yaşları sildi ve insanların karşısında konuşmaya dahi cesaret edemediği Mervân’a şu cevabı verdi:
“Ben ne yaptığımı çok iyi biliyorum. Ben taşa, toprağa değil, hâlimizi Efendimiz’e arz etmeye geldim. Vallahi O bir gün şöyle buyurmuştu: ‘Din işlerini ehil olanlar üstlendi mi dinin için kaygılanma. Ancak ehil olmayanlar din işlerini üstlendi mi dinin için ne kadar endişelensen, ne kadar ağlasan yeridir.’ İşte ben buraya hâlimi arz etmeye geldim.”
Yolumuz Medine’ye düşerse biz de onun gibi gider, Resûlullah’ın (s.a.s.) Hücre-i Saadet’inin eşiğine başımızı koyar, hâl-i pürmelâlimizi Rasûlullah’a arz ederiz.
Bulunduğumuz yerlere ve mekânlara şeref verenler, o mekânların üstündekileri kadar, belki de onlardan daha fazla, yerin altındaki sakinleridir. Tıpkı Hz. Hâlid b. Zeyd (r.a.) gibi… İnsanlar oralara gider, kendi hâllerini gözden geçirir, maneviyat yüklenir ve o mübarek mekânlarda Allah’a niyazda bulunurlar. Bugünlerde Eyüp Sultan semtine gelenlerin sayısı âdeta hesaba gelmeyecek kadar çoktur. Yerli ve yabancı pek çok insan, özellikle Hz. Hâlid Efendimiz’i ziyaret etmek için bu mübarek beldeye gelmektedir.
Buraya gelen misafirlerimize arz etmeye çalıştığımız bir hususun altını çizmek isterim.
Yazımızın başında kısaca bahsettiğimiz hadisenin ayrıntıları, kaynaklarımızda farklı yönleriyle ele alınmaktadır. Özellikle hadis kaynaklarında bu hadise; sahabenin, özelinde ise Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (r.a.) sünnete bağlılığını, haksızlıklar karşısındaki duruşunu, din gayretini ve sünneti savunma konusundaki hassasiyetini göstermesi bakımından zikredilmektedir. Bunun yanında idari mekanizmalarda liyakatin önemi ve kabir ziyaretinin, özellikle Hz. Peygamber’in kabrini ziyaret etmenin meşruiyeti bağlamında da bu hadiseden istifade edilmektedir.
Biz ise bu hadiseye, merhum büyüklerimizi ziyaret ve ziyarete konu olan şahsiyetler hakkında birkaç kelam ederek değinmek istiyoruz. Zikrettiğimiz hadisenin kaynağı ve sıhhati konusunda elbette bir şüphemiz bulunmamaktadır. Ancak her şeyi inkâr etme ve hadislere şüpheyle yaklaşma hastalığına tutulmuş olanlara da bir delil teşkil etmesi için kaynağı dipnotta belirtmekle yetindik.
Mervân dönemi, kayıtlarda istişarenin ve ehliyetin ikinci plana itildiği, siyasi gücün belirleyici hâle geldiği bir dönem olarak karşımıza çıkar. Medine Valisi Mervân b. Hakem, Emevî otoritesinin Medine’deki en sert temsilcilerinden biri olarak zikredilir.
Düşünün ki böyle bir baskı ortamında hakkın sesini gür ve cesur bir şekilde yükseltecek inanmış bir yüreğe ihtiyaç vardır. İşte ilerlemiş yaşına rağmen sünnetine samimiyetle bağlı olduğu Resûlullah’ın yolundan ayrılmayan, hakkı üstün tutan, Mihmandâr-ı Resûl Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin sergilediği bu duruş, büyük bir hakperestlik ve cesaret örneğidir.
Dersler ve İbretler
Bu hadisede iki farklı bakış açısı karşımıza çıkmaktadır.
Bunlardan ilki Mervân b. Hakem’in yaklaşımıdır. Mervân, meseleye şekilci ve zahirî bir açıdan yaklaşarak Ebû Eyyûb’un Hücre-i Saadet’in eşiğine başını koymasını, “Taşa, toprağa tapmak veya onlardan medet ummak” şeklinde yorumlamaktadır. Bu yaklaşım, dönemin siyasi figürlerinin, sahabenin Resûlullah’ın sünnet-i seniyyesine duyduğu derin bağlılığı ve asr-ı saadetten uzaklaşmanın meydana getirdiği manevi daralmayı anlamaktan ne kadar uzak olduklarını göstermektedir.
Diğer bakış açısı ise Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin cevabında ortaya çıkmaktadır. Büyük sahabi, yaptığı eylemin cansız nesnelere tazim etmek olmadığını, doğrudan Hz. Peygamber’in (s.a.s.) manevi huzuruna bir derdini arz etmek ve O’nunla dertleşmek olduğunu ifade etmektedir. Böylece mekânı anlamlı kılanın, onun içinde medfun bulunan zat, yani Hz. Peygamber olduğunu vurgulamaktadır. Maddenin ötesine geçilebileceğini, şekilden ibaret olmayan sünnetin diriltici nefesini hissettirmek istemektedir.
Peki, bize düşen nedir?
Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin Mervân’ın yüzüne karşı hatırlattığı şu ölçüyü iyi anlamak ve hayatımıza taşımak gerekir:
“Din işlerini, yani idareyi ve emaneti ehil olanlar üstlendi mi dinin için kaygılanma. Ancak ehil olmayanlar üstlendiğinde ne kadar ağlasan yeridir.”
Bu sözün işaret ettiği hakikatten ibret almalı; sünnete sarılan, hakkı üstün tutan ve istikamet üzere olanlarla beraber olmalıyız.
Elbette burada kastedilen din işleri, bugünkü bazı anlayışların laiklik penceresinden bakarak din ve dünya işleri şeklinde birbirinden tamamen ayırdığı bir çerçevede değerlendirilmemelidir. Zira dini devletten, devleti de dinden bağımsızlaştırdığınızda ne ahlak kalır ne de maneviyat. Devletiniz de elden gider, dünyanız da…
Bu asil duruşu, Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin yalnızca İstanbul surları önünde şehit düşen bir mücahit olmadığını; aynı zamanda Medine sokaklarında hakkı ve adaleti haykıran tavizsiz bir sünnet müdafii olduğunu bir kez daha hatırlatmak için kaleme aldık.
“Din işlerini ehil olanlar üstlendi mi dinin için kaygılanma; ancak ehil olmayanlar üstlendi mi dinin için ne kadar ağlasan yeridir.”
İslam literatüründe liyakat, adalet kavramının adeta ikiz kardeşidir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:
“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisâ, 58)
Bu Yazı Basri BEKTAŞ Tarafından Yazılmış Olup Sanaldan (Maarifin Sesi) Alınarak Yayınlanmıştır.