Adalet ve Azgınlık Arasında İnsan Vakarı
Hiç kuşkusuz Allah; adaleti, ihsanı, akrabaya yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalığı ve azgınlığı yasaklar. O, tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 90)
Mukaddes kitabımız, biz faniler adına karanlıkları dağıtan, yolumuzu aydınlatan sönmez bir meşale vasfı taşır. Beşeriyetin varoluş gayesini anlamlandırması yolunda, ilahi kelamın sunduğu her bir hüküm, ruhlarımıza şifa veren birer iksir hükmündedir. Kur’an-ı Kerim, yalnızca geçmişin bir anlatısı yahut kuru bir bilgi yığını olmaktan öte; güncel hayatın keşmekeşinde kaybolan insan evladı için kusursuz bir yol haritası sunar. İçerisinde barındırdığı hikmet dolu bilgilerle, kâmil bir şahsiyet inşa etmenin temel taşlarını döşer. Bu muazzam külliyat, insanlığın onurunu korumak ve yeryüzünde hakikati tesis etmek adına paha biçilemez örnekler barındırmaktadır.

Her cuma günü minberlerden yükselen ve gönüllerimize hitap eden yukarıdaki ayet-i kerime, bu ilahi rehberliğin en veciz, en kuşatıcı misallerinden biridir. Yüce Yaradan, bu mukaddes hitabıyla bizlere nasıl bir hayat nizamı kurmamız gerektiğini, hangi ölçülerle hareket etmemizin elzem olduğunu açıkça beyan buyurmuştur. Varlık âlemindeki o hassas dengede, nefis ile vicdan arasındaki o ince çizgide yerimiz neresi olmalıdır? İşte bu ayet, bizlere savrulmaktan kurtulacağımız o sabit noktayı, sarsılmaz denge merkezini işaret etmektedir. Hayatın fırtınalı denizlerinde pusulasız kalan her can, bu ilahi buyruğun limanına sığınarak huzur bulma imkânına sahiptir.
Beşeriyetin tarih sahnesine çıktığı ilk andan itibaren en büyük mahrumiyetini yaşadığı, hasretle aradığı yegâne kavram kuşkusuz adalettir. Hakkaniyeti yeryüzünde tesis etmekte neden bu denli zorlanıyoruz? Adil bir şahsiyet olabilmek, neden insan ruhunun en çetin imtihanı haline gelmiştir? Şayet her fert, kendi menfaatinden önce hakkın ve hakikatin hatırını âli tutarak yaşasaydı, dünyayı kuşatan o ağır keder ve gözyaşı seli durulmaz mıydı? Hakka riayet ederek bir ömür sürmek, neden nefsimize bu kadar ağır ve meşakkatli gelir? Kişinin kendi benliğine hapsolması, sürekli şahsi ikbal ve kazanç hırsıyla yanıp tutuşması, kalbi körelten amansız bir illet gibidir. Bu hastalıktan kurtulmanın yolu, özüyle yüzleşmekten geçer.
Esasen adalet, yalnızca hukuka dair bir terim olmaktan öte, ruhun en yüce mertebesi ve vicdanın en berrak aynasıdır. Her an, her solukta ve her türlü şart altında hakkaniyetten zerre kadar sapmamak, beşer için ne muazzam bir tutku ne asil bir duruştur. İnsanı hamlıktan kurtarıp kemale erdiren, maneviyatını sarsılmaz bir kale gibi kuvvetlendiren, azgınlaşmaya meyleden nefsini terbiye ederek dize getiren bu ulvi vasıf, kişiyi “gerçek bir insan” mertebesine yükseltir. Hakkaniyeti kendisine sarsılmaz bir rehber edinen, adalet terazisini bir an olsun elinden bırakmayan bir topluluk, ayette zikredilen diğer güzelliklere de kendiliğinden kapı aralar. Zira ruhun adaleti, beraberinde gönül zenginliğini ve başkasına faydalı olma iştiyakını getirir. Bu denge kurulduğunda, kişi kendi varlığının ötesine geçerek, iyiliğin ve ihsanın o huzur veren iklimine dâhil olur.

Gerçekte birine el uzatmak, hayırlı bir işe vesile olmak, adil bir şahsiyet olmanın tabii ve kaçınılmaz bir neticesidir. Hakkı teslim eden, terazisini her daim doğruluk üzere tutan bir gönül, zaten iyilik yoluna çoktan girmiştir. Kalbinde büyük bir şevkle, hiçbir karşılık beklemeksizin başkasına faydalı olma arzusu taşıyanlar, mutsuzluğun o boğucu karanlığını hayatlarından tamamen uzaklaştırırlar. Bu kutlu meyil, insanın ruh dünyasını tarifsiz bir aydınlığa kavuşturur; kalbi pasından arındırır. İyi bir fert, hayata her daim tebessümle bakar ve çevresindekilerin çehresinde bir nebze olsun ferahlık oluşturmak adına samimi bir gayret sarf eder. Gönlünde başkalarına karşı beslediği kin, haset yahut nefret gibi zehirli hisleri tasfiye etmek için çabalar; ruhunu bu kirli yüklerden azat eder. Kederin pençesine düşmekten vazgeçip huzura ermek ve etrafına neşe saçmak adına meşru bahaneler arar.
Andre Gide’in ifadesiyle, her türlü fenalığı yapmaya gücü yeterken iradesine sahip çıkıp kötü bir yola sapmamak; işte asaletin ve iyiliğin ta kendisidir.[1] Tabiatıyla bu güzellikler, gösterişten uzak, tamamen kalpten gelerek ve samimiyetle sergilenmelidir. Aksi halde, gizli bir menfaat yahut dünyevi bir çıkar hesabı devreye girer ki bu vaziyet, insanın fıtratındaki o saf dokuya asla uygun düşmez. Cervantes’in de isabetle belirttiği üzere, karşılık umarak yapılan eylemler ilahi huzurda makbul sayılmaz; zira böylesi bir durumda kişi, mükâfatını bu dünyadaki alkışlarla peşin almış demektir.[2] Berrak, duru ve beklentisizce iyilik yapabilmek bir gönül yüceliğidir. Bu ulvi tutumdan yoksun kalan ruhlar, emeklerinin karşılığını hemen göremediklerinde nefret tohumları ekmeye başlarlar. Oysa bizden beklenen; karşılıksız ve sadece rıza gözeterek yapılan, karşısındakini minnet altında bırakmayan bir ihsan ahlakıdır.
Üçüncü ilahi emir olan “yakınlara yardım etme” hususu, içtimai huzurun ve sarsılmaz bir nizamın en hassas denge taşıdır. Aile bağları ile akrabalık hissi, fertleri birbirine kenetleyen, cemiyeti ayakta tutan en temel harçtır. Hısımlık münasebetleri, bir millet için maddiyatla ölçülemeyecek kadar kıymetli bir manevi hazinedir. Yakınlarını gözetmek, onların dertleriyle dertlenip meseleleriyle hemhal olmak, kederlerine samimiyetle ortaklık edip dar zamanlarında sarsılmaz bir destek sunmak her ferdin vicdani borcudur.
Hakkaniyet sahibi ve hayır peşinde koşan bir şahsiyetin, yanı başındaki ihtiyaç sahibi akrabasını ihmal etmesi asla düşünülemez. İlk iki emri hayatına düstur edinen birinin kendi kanından olanı unutması, mühim bir tutarsızlık ve ruhani bir boşluktur. Kişi, her şeyden evvel hanesine, eşine ve en yakın dairesinde bulunanlara karşı adil davranmakla mükelleftir. İyilik ekseni de tam olarak bu noktadan başlar ve halka halka genişler. Kendi eşine ve ailesine karşı katı bir tutum sergileyen, onlara karşı gönül kapılarını kapatan birinin dışarıdaki dostuna veya yabancıya iyilik etmesi ne ifade eder? Bu hal, özü ihmal edip kabuğa yönelmekten başka bir şey sayılmaz. Gerçek ihsan, en yakından uzağa doğru akan bir rahmet pınarı gibidir.
Edep zafiyeti ve hayâ mahrumiyeti, insanın doğrudan kendi öz varlığına, kendi haysiyetine reva gördüğü bir zulümdür. Ruhta başlayan bu manevi tahribat, kısa bir süre zarfında dış dünyaya ve çevreye de sirayet eder. Ar damarı çatlamış, edep dairesinden çıkmış kimseler, beşer vakarına yakışmayacak her türlü nahoş eylemi fütursuzca sergilemeye başlarlar. Ahlaki değerlerini, manevi pusulasını yitiren bir fert, adalet duygusunu da beraberinde kaybeder. Artık her adımını, her sözünü ve her hesabını yalnızca nefsinin doymak bilmez arzularına göre kurgular.

Hayâsızlıkla başlayan bu tehlikeli savruluş; önce fenalığa, nihayetinde ise ruhun tamamen karardığı azgınlık durağına varır. Azgınlık batağına saplanan bir kimse, bütün insani ve ruhani melekelerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu habis kişiliğe bürünmüş bir şahıs için başkasının hakkı, hukuku yahut canı hiçbir mana taşımaz; o artık tamamen kendi bencil varlığına hizmet eden bir esire dönüşür. Öyle ki, yapacağı bir iyilik dahi ancak kendisi adına büyük bir menfaat kapısını aralayacaksa vaki olur. Rabbimiz, kullarına selamet yolunu ve hüsran uçurumunu en açık biçimde beyan buyurmuştur. Hakikat ile dalalet arasındaki bu yolda tercih, insanın iradesine bırakılmıştır. Şüphesiz öğüt verenlerin en yücesi, bizleri var eden Allah’tır.
[1] https://tr.wikiquote.org/wiki/Andr%C3%A9_Gide
[2] https://www.edebiyatokulu.org/2024/01/iyilik-ile-ilgili-ozlu-sozler.html


