Viyana: Bir İmparatorluğun Hüzünlü Şiiri ve Merzifonlu’nun Sessiz Vedası

0
VİYANA

Viyana, sadece Avusturya’nın başkenti değil; bizim tarihimizin en büyük “keşke”sinin adıdır. Sokaklarında yürüdüğünüz her köşe başında, bir zamanlar burayı “Kızıl Elma” belleyen bir imparatorluğun ayak izlerini ve o meşhur kuşatmanın soğuk nefesini hissedersiniz.

Kızıl Elma’nın Gölgesinde: Kanuni’den Merzifonlu’ya Viyana Muhayyilesi
​Viyana, Osmanlı zihninde sadece bir coğrafi hedef değil; Batı’nın kalbine vurulacak bir mühür, Avrupa’nın kilidiydi. Şehre adım attığınızda sizi karşılayan o aşırı düzen ve kurallar silsilesi, aslında yüzyıllar süren bir “Türk korkusunun” (Türkengefahr) taşlaşmış disiplinidir. Bizim için ise bu şehir, Kanuni’nin yarım bıraktığı bir rüya, Merzifonlu’nun ise feda ettiği bir aşktır.

​Kanuni’den Kalan Miras: Aşılmayan Surlar
​1529’da Kanuni Sultan Süleyman, Viyana önlerine geldiğinde amacı sadece fetih değil, Cihan Şümul bir imparatorluğun sınırlarını belirlemekti. Ancak doğa ve zaman o gün Osmanlı’nın yanında değildi. Kanuni’nin çekilmesiyle başlayan o “erişilemeyen şehir” imgesi, Osmanlı dış politikasının ve askeri stratejisinin iki yüzyıl boyunca en büyük motivasyonu oldu. Bugün Hofburg Sarayı’nın devasa kapılarından geçerken, Habsburgların o dönemdeki titreyişini ve bu sarayı Türklerden korumak için nasıl bir savunma mimarisi geliştirdiklerini her taşta görebiliyorsunuz.

Viyana Gezi Rehberi 2024 - Öneriler, Pratik Bilgiler - Gezire.com

Merzifonlu’nun “Estetik” Hatası ve Kuşatmanın Kalbi
​Merzifonlu Kara Mustafa Paşa buraya yıkmaya değil, sahip olmaya gelmişti. Şehre baktığında yıkılacak bir kale değil, Osmanlı mülküne katılacak bir mücevher görüyordu. Stephansdom (Aziz Stephan Katedrali)’un o meşhur kiremitli çatısının top gülleleriyle delik deşik olmasını istemeyecek kadar şehre “aşıktı”.
​Bu romantik ve korumacı tavır, stratejik bir felakete dönüştü. Yağmaya izin vermemesi askerin şevkini kırarken, lağımcıların tünellerine bel bağlaması şehri bir “bekleme odasına” çevirdi. Oysa o sırada Avrupa’nın her yerinden yardım kuvvetleri toplanıyordu. Kırım Hanı Murat Giray’ın, Merzifonlu’ya duyduğu şahsi kin sebebiyle Kahlenberg tepelerinden süzülen Leh ordusunu durdurmaması, tarihin akışını değiştiren o meşum ihanetti.

​Katedralin gölgesinde yürürken aklımızda hep o soru vardı: Neden olmadı?
1683’te Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Viyana’ya bir fatih olarak değil, adeta bir aşık gibi gelmişti. Şehri yağmalatıp sanat eserlerine zarar vermemek için gösterdiği o “ikircikli” tutum, askerlerin motivasyonunu kırarken Avrupa’nın birleşmesine ve yardım gelmesi için zaman kazandırdı. Kırım Hanı’nın tepedeki sessizliği ve Jan Sobieski’nin arkadan kuşatmasıyla sonuçlanan bu yenilgi, sadece bir savaşın kaybı değil, Osmanlı’nın Avrupa’daki altın çağının kapanışıydı. Merzifonlu’nun Viyana hayranlığı, belki de imparatorluğun kaderini değiştiren en dramatik tercihlerden biriydi.

​1683’te Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Viyana önlerine geldiğinde elinde tarihin en büyük fırsatlarından biri vardı. Ancak Merzifonlu’nun Viyana’ya olan “estetik hayranlığı” stratejinin önüne geçti. Şehri top ateşine tutup harabeye çevirmek yerine, onu bir bütün olarak, sanat eserlerine ve tarihi dokusuna zarar vermeden teslim almak istedi. Aziz Stephan Katedrali’nin o muazzam kulesini yıkmak yerine, onun tepesine Osmanlı hilalini dikmeyi hayal ediyordu.
​Bu “ikircikli” tutum, yani şehri yağmalatmama kararı, askerin motivasyonunu bozarken düşmana zaman kazandırdı. Kırım Hanı’nın, Merzifonlu’ya olan şahsi kininden dolayı Leh ordusuna yol vermesi ise sadece bir savaşın değil, bir devrin sonu oldu. Kırım Hanlığı, Osmanlı’yı yalnız bırakarak aslında kendi sonunu da hazırlamış oldu.

Viyana Gezilecek Yerler | Türk Hava Yolları Blog

1. “Kızıl Elma” ve Sanat Sevdası
​ Merzifonlu şehri yağmalatmak istemedi; çünkü Viyana onun için sadece fethedilecek bir kale değil, Osmanlı’nın Avrupa’daki yeni merkezi, bir nevi Batı’daki İstanbul’u olacaktı. Şehri “bozulmamış” bir mücevher olarak teslim almak istemesi, klasik Osmanlı akıncı ruhuyla (yağma ve ganimet motivasyonuyla) çelişti. Bu “ikircikli tutum”, askerin iştahını kapattı.

​2. Kırım Hanı ve İhanetin Bedeli
​Kırım Hanı Murat Giray’ın, Merzifonlu’nun kibrine olan öfkesi yüzünden Leh ordusunu (Jan Sobieski) durdurmaması, tarihin en büyük kırılma noktalarından biridir. Kırım Hanlığı bu ihanetle aslında kendi koruyucu kalkanını (Osmanlı gücünü) zayıflattı ve bir asır sonra Rus yayılmacılığı karşısında yapayalnız kalarak yok oluşa sürüklendi.

​3. Zaman Kaybı: Altın Tepside Sunulan Fırsat
​Leopold şehri çoktan terk etmişti ve savunma Starhemberg gibi az sayıda kişiyle yapılıyordu. Merzifonlu, lağımcılarla (tünel kazarak) surları zayıflatıp teslim olmalarını beklerken, aslında Avrupa’nın birleşmesi için gereken o hayati zamanı onlara hediye etmiş oldu.

​4. Makus Talih: 1683 Bir Dönüm Noktası
​Bu yenilgi, sadece bir ordunun geri çekilmesi değil, Avrupa’nın Türk korkusunu yenmesi ve karşı taarruza (Kutsal İttifak) geçmesi demekti. Bugün Balkanlar’dan çekilmiş olmamızın kökleri o günkü stratejik hataya, yani askerî gerçekliğin estetik kaygıya kurban edilmesine dayanıyor.
​Viyana sokaklarında bu tarihi atmosferi solurken şu İngilizce cümle bize durumu ozetlemektedir.
​”This city was the turning point of Ottoman history in 1683.”
“Bu şehir, 1683’te Osmanlı tarihinin dönüm noktasıydı.”

​Viyana Sokaklarında Osmanlı İzleri:
Mağlubiyetin İçindeki Gurur
​Viyana sokaklarını tramvayla gezerken, her ne kadar 2. Viyana Kuşatması bir yenilgi olarak görünse de, aslında büyük bir zaferin nişanesidir; çünkü İslam orduları Batı’nın en derin damarına kadar nüfuz etmiştir. Katedralin duvarlarındaki o meşhur Yeniçeri heykelinde, Türk askerinin ayaklar altında gösterilmesi, aslında Avrupalıların yüzyıllarca süren o derin korkusunun aciz bir dışavurumudur.

​Katedral’in Taşlarına Kazınan Mağlubiyet ve Ayaklar Altındaki Yeniçeri
​Viyana’nın tam kalbindeki Aziz Stephan Katedrali, Gotik mimarisiyle büyüleyici görünse de, Osmanlı için acı hatıralarla doludur. Katedralin hemen dışında, çoğu turistin dikkatinden kaçan ama bir Türkün içine oturan o meşhur heykel grubu vardır: Kapistran Heykeli. Aziz John of Capistrano’nun ayakları altında, can çekişen veya ezilmiş şekilde tasvir edilen sarıklı ve bıyıklı figürler, aslında o günkü yenilginin bir taş üzerine kazınmış intikam çığlığıdır. Hristiyanlığın İslam karşısındaki zaferini sembolize eden bu heykel, 1683’ün Avrupalılar için ne büyük bir korkudan kurtuluş olduğunu yüzümüze vurur.

Saraylar ve Sokaklardaki “Türkengefahr” (Türk Korkusu) İzleri
​Hofburg Sarayı, Habsburgların gücünü simgelerken, sarayın her taşı aslında bir zamanlar “Türklerin gelmesinden” duyulan endişeyle örülmüştür. Viyana sokaklarında (özellikle merkeze yakın ara sokaklarda) binaların cephelerine dikkatli bakarsanız, hala duvara çakılı duran eski Osmanlı top güllelerini veya “Türk kafası” figürlerini görebilirsiniz. Bu, şehrin sosyo-kültürel dokusuna işlemiş bir savunma refleksi gibidir.

Kahvenin Hikayesi: Bir Çuval Hatıra
​Viyana sokaklarında dolaşırken karşımıza çıkan bir heykel bizi oldukça şaşırttı. Elinde kahve çuvalıyla tasvir edilen o figür, kuşatmanın ardından geride kalan binlerce çuval kahveyi Viyanalılara tanıtan Georg Franz Kolschitzky’den başkası değildi. Aslında Osmanlı ordusunun çekilirken bıraktığı o “siyah tohumlar”, bugün Viyana’nın dünyaca ünlü kafe kültürünün (Wiener Kaffeehaus) temelini oluşturdu. Yani Türkler Viyana’yı kılıçla alamadı ama kahveyle fethetti.
Osmanlı ordusunun geri çekilirken bıraktığı kahve çuvalları, bugün Viyana’nın dünyaca ünlü kafe kültürünün (Kaffeehaus) temelini atmıştır.
​Viyana’nın bugün dünyaca ünlü olan o nezih kahve kültürü, aslında Merzifonlu’nun ordusundan kalan bir mirastır. Geri çekilirken bırakılan bir çuval kahve, Leh asıllı Kolschitzky tarafından toplanmış ve ilk Viyana kahvehanesi açılmıştır. Sadece kahve değil, bugün Fransızların sandığı Kruvasan (Croissant) bile Viyanalı fırıncıların kuşatmadan kurtuluşun anısına, Osmanlı sancağındaki “Hilal” şeklinde yaptıkları bir çörektir. Viyanalılar her sabah aslında bizim sembolümüzü yiyerek o zaferi kutladılar.

Viyana/Avusturya | Rota Nereye?

​İmparatorluğun Kalbinde: Hofburg ve Stephansdom

​Güne, Habsburg Hanedanlığı’nın ihtişamlı yönetim merkezi olan Hofburg Sarayı’nda başladık. Barok ve Rokoko mimarisinin zirvesi olan bu devasa kompleks, sadece bir saray değil, Avrupa tarihinin yazıldığı bir sahne gibi. Sarayın balkonlarından süzülen güneş ışığı, bir zamanlar dünyayı yöneten bu ailenin gücünü fısıldıyor.
​Ardından şehrin ruhu olarak kabul edilen Aziz Stephan Katedrali’ne (Stephansdom) yöneldik. Gotik mimarinin en güzel örneklerinden biri olan bu yapı, devasa kulesi ve renkli çinilerle süslü çatısıyla Viyana’nın her yerinden selamlıyor sizi. Katedralin içine girdiğinizde, yüksek tonozların altındaki o loş atmosfer ve yanan mumlar, insanı yüzyıllar öncesine götürüyor.
​Viyana, insanın üzerine bazen bir kütüphane sessizliğiyle, bazen de aşırı düzenin getirdiği o görünmez, gergin bir kurallar zinciriyle çöken bir şehir. Her şeyin yerli yerinde, her hareketin bir saate bağlı olduğu bu düzende, insan kendini bir anlığına yabancı bir dişli gibi hissedebiliyor. Ancak bu “düzen stresi”, metronun kapıları açıldığında yerini şaşırtıcı bir güvene bıraktı. Ne bir turnike, ne bir bilet kontrolü… Cebimizde gün boyu geçerli olan biletimizin güveniyle, Viyana’nın bizi denetlemeden kabul edişine şahitlik ettik. Bu, şehrin kurallara olan bağlılığının, insana duyulan sarsılmaz bir güvenle taçlandırılmış haliydi.

Bir İntikamın Estetiği
​Bugün Viyana sokaklarında yürürken, Merzifonlu’nun o yarım kalan hesabını sorma isteği uyanıyor içimizde. Ancak biz yine onun o asil hassasiyetini gösterirdik; şehre zarar vermez, onun sanatsal dokusunu baş tacı ederdik. Çünkü bizim medeniyetimiz, fethettiği yeri yıkmak için değil, ihya etmek için gider.

​Katedralin duvarlarında, Türk askerini ayaklar altında gösteren o meşhur heykelin önünde durduğumuzda; hissedilen o gurur, Batı’nın korkusunun ne kadar büyük olduğunun kanıtıydı. Bugün belki yine gelsek, Merzifonlu’nun o yarım kalan hesabını sormak isterdik. Ancak biz yine onun o asil hassasiyetini gösterir; Viyana’nın sanatsal dokusuna, o muazzam estetiğine kıyamazdık. Çünkü bizim medeniyetimiz, fethettiği yeri yıkmak için değil, ihya etmek için gider. Tıpkı çekilirken bıraktığımız bir çuval kahvenin, bugün Viyana’nın dünyaca ünlü kafe kültürünü (Wiener Kaffeehaus) yaratması gibi…

​Bugün bu sokaklarda Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın hayaliyle dolaşırken, içimizde bir “ah” yükseliyor. Belki bugün yine gelsek, o yarım kalan hesabı, Merzifonlu’nun intikamını alırdık. Fakat bir farkla; yine onun o asil hassasiyetiyle… Merzifonlu, bu şehri savaşla değil, kuşatarak teslim almak istemişti; çünkü o, Viyana’nın sanatsal dokusuna, o eşsiz mimarisine kıyamayacak kadar estetik bir ruha sahipti. Şehri yağmalamak yerine onu korumayı seçen o büyük kumandanın mirasını, bugün biz de aynı zarafetle taşıyoruz. Şehrin dokusuna zarar vermeden, kalpleri fethetme arzusunu bugün de derinden hissediyoruz.

​Ancak bir Türk araştırmacı için Viyana, sadece Batı’nın düşünce merkezi değildir; o, İslam ordularının ulaştığı en uç, en görkemli “Kızıl Elma”dır. Katedralin gölgesinde yürürken hissedilen o gurur, 1683’ün bir yenilgi değil, aslında bir zafer olduğu gerçeğiyle perçinlendi. Çünkü biz oradaydık; Batı’nın kalbine, o aşılmaz denilen surların dibine kadar ulaşmış, tarihin akışını o topraklarda durdurmuştuk.
Sokaklarda ilerlerken aklımızda hep o hüzünlü figür vardı: Merzifonlu Kara Mustafa Paşa. Onun Viyana sevdası, askeri bir stratejiden öte, estetik bir hayranlıktı. 1683’te bu şehri top ateşiyle yerle bir edip harabeye çevirmek yerine; sanat eserlerine, o meşhur Aziz Stephan Katedrali’nin (Stephansdom) Gotik dokusuna zarar vermeden onu bir bütün olarak teslim almak istedi. Bu “ikircikli” tutum, yani şehri koruma arzusu, askerin ganimet iştahını kapattı ama İslam ordusunun Batı’nın kalbine kadar ulaşmış olduğu gerçeğini değiştirmedi. Bu yüzden 2. Viyana kuşatması bir yenilgi değil; İslam sancağının Avrupa’nın merkezine kadar taşındığı tarihi bir zaferdir.
Viyana, insanın üzerine bazen bir kütüphane sessizliğiyle, bazen de her hareketin milimetrik bir saate bağlı olduğu aşırı bir düzenin stresiyle çöken bir şehir. Sokaklarında yürürken hissettiğiniz o kurallar silsilesi, aslında Avrupa’nın yüzyıllar boyunca iliklerine kadar hissettiği o derin “Türk korkusunun” (Türkengefahr) modern bir disipline dönüşmüş halidir. Ancak bu düzenin içinde şaşırtıcı bir güven saklıdır; metrolara ve tramvaylara binerken ne bir bilet soran ne de bir kontrol eden vardı. Biz, gün boyu geçerli biletimizin güveniyle, Viyana’nın bizi denetlemeden kabul edişine, bu medeni güvene şahitlik ederek süzüldük şehrin damarlarında.

Felsefe ve Sanatın Kavşağında Bir Yürüyüş
​Tramvayın raylar üzerinde süzülen sesiyle Viyana sokaklarını arşınlarken, şehir bize sürprizlerini birer birer sundu. Beethoven’ın mezarını bir tesadüfün kucağında bulmak, müziğin o ölümsüz ruhuyla göz göze gelmek gibiydi. Hemen ötede Goethe’nin heykeli, Alman edebiyatının vakarıyla selamladı bizi. Karl Popper Caddesi’nden geçerken, zihnimizde “Viyana Okulu”nun hararetli tartışmaları canlandı.
​Viyana sadece taş ve mermerden ibaret bir mimari şölen değil; aynı zamanda düşüncenin, felsefenin ve insan ruhunun derinliklerine inen bir laboratuvardı. Freud’un adımladığı caddelerde, onun hastalarıyla geçtiği yolları hayal ederken; bir yanımızda Beethoven’ın senfonileri yankılanıyor, diğer yanımızda Karl Popper’ın açık toplum felsefesiyle şekillenen bir dünya görüşü yürüyordu.

Şehirde dolaşırken Beethoven’ın müziği kulağımızda, Karl Popper, Goethe ve Freud’un izleri ise aklımızdaydı. Viyana Okulu’nun felsefi derinliği, Osmanlı’nın o vakur askeri gücüyle bu sokaklarda çarpışmış ve bugünkü modern Avrupa’yı doğurmuştur.

​Viyana, ne kadar ihtişamlı olursa olsun, içinde hep bir hüzün barındırır. Belki de bu hüzün, hem Osmanlı’nın hem de Habsburgların artık tarihin tozlu raflarında kalmış olmasındandır.

Felsefe, Müzik ve Taşın Hafızası
​Viyana sadece kılıçların değil, aklın ve ruhun da çarpıştığı bir meydandı. Kulaklarımızda Beethoven’ın bir senfonisi (ki mezarını bir tesadüfün kucağında bulmak gezinin en güzel sürpriziydi), aklımızda ise Viyana Okulu’nun felsefi tartışmalarıyla dolaştık. Goethe’nin heykeli önünde durup Alman edebiyatının o ağırbaşlı selamını aldık, Karl Popper’ın adını taşıyan caddede yürürken açık toplum felsefesinin bu sokaklarda nasıl filizlendiğini düşündük. Freud’un adımladığı, insan ruhunun derinliklerini analiz ettiği o vadileri ve caddeleri görüp; şehrin sadece taştan değil, düşünceden de inşa edildiğini hatırladık.

Viyana Ulusal Doğa Tarihi Müzesi: Naturhistorisches Museum

Budapeşte’ye Doğru:
Raylarda Akıp Giden Tarih
Akşam Budapeşte’ye dönmek üzere Viyana Merkez İstasyonu’na doğru metroyla ilerlerken, arkamızda disiplin ve kuralcılığın getirdiği o hafif stresi ama aynı zamanda tarihimizin en görkemli hatıralarını bıraktık. Viyana, bizim için her zaman ulaşılmış bir Kızıl Elma ve hüzünlü bir sevda olarak kalacaktır.

​Günün sonunda Wien Hauptbahnhof’un o modern yapısından metroyla (U1 hattı) süzülerek trene yetişmek, zaman makinesinden çıkmak gibiydi. Railjet Express ile Budapeşte’ye doğru yola çıkarken, camdan süzülen Viyana ışıkları altında Merzifonlu’nun sessiz vedasını ve Kırım Hanı’nın o bitmek bilmeyen ihanetinin bedelini düşündük. Tren, Tuna boyunda hızla ilerlerken, Osmanlı’nın bir zamanlar at koşturduğu bu topraklar şimdi sadece hatıraların ve demir yollarının sessiz şahidiydi.
​Viyana, bizden bir parçayı hala bağrında saklayan, hem çok tanıdık hem de çok yabancı bir “Kızıl Elma” olarak arkamızda kaldı.

​Akşam olduğunda, Viyana’nın o kuralcı ama asil ruhunu arkamızda bırakıp Budapeşte’ye doğru yola çıktık. Raylar üzerinde akıp giden sadece tren değildi; Beethoven’ın notaları, Freud’un analizleri ve Merzifonlu’nun hüzünlü sevdasıydı. Viyana, zihnimizde sanatın, felsefenin ve yarım kalmış bir fethin en edebi kurgusu olarak mühürlendi.

​Tramvayın raylar üzerindeki sesi, bizi Kanuni Sultan Süleyman’ın 1529’da yarım bıraktığı o büyük rüyaya geri götürdü. Viyana, Osmanlı zihninde sadece coğrafi bir hedef değil, Batı’nın kalbine vurulacak bir mühürdü. Hofburg Sarayı’nın o devasa, vakur kapılarından geçerken, Habsburgların bu sarayı “Türklerden korumak” için nasıl bir savunma mimarisi geliştirdiklerini her taşta okuyabiliyorsunuz.

​​Akşam olup Budapeşte’ye dönmek üzere Viyana Merkez İstasyonu’na metroyla ilerlerken, arkamızda disiplin ve kuralcılığın getirdiği o hafif stresi ama aynı zamanda tarihimizin en görkemli hatıralarını bıraktık. Railjet Express ile Tuna boyunda hızla ilerlerken; kulağımızda Beethoven, aklımızda Popper ve Freud, gönlümüzde ise Merzifonlu’nun o vakur sevdası vardı.
​Viyana; bizim için her zaman ulaşılmış bir Kızıl Elma, hüzünlü bir fetih ve Batı ile Doğu’nun en asil karşılaşma noktası olarak kalacaktır.

Viyana, aslında bize bir medeniyetin neyi feda edebileceğini öğreten sessiz bir ders gibidir. Merzifonlu’nun o “ikircikli” ruh hali; barbarca bir fetihle estetik bir sahipleniş arasındaki o ince çizgidir. Biz bugün Viyana’dan ayrılırken sadece bir şehri geride bırakmıyoruz; aynı zamanda bir imparatorluğun en zarif hayalini ve Batı’nın en derin korkusunu yanımızda taşıyoruz.
​Cebimizde gün boyu duran ama hiç sorulmayan o bilet, aslında Viyana’nın bize sunduğu o soğuk ama güvenli modernizmin bir özetiydi. Biz ise o biletin çok ötesinde; Beethoven’ın sarsıcı notaları, Popper’ın berrak mantığı ve Merzifonlu’nun hüzünlü vakarıyla donanmış birer “zaman yolcusu” olarak istasyondan ayrıldık.

Viyana Gezi Rehberi - Viyana Şehir Rehberi | Pegasus

Metro ve Raylı Sistem
​Gezinin sonunda, Budapeşte’ye dönmek üzere Wien Hauptbahnhof istasyonuna doğru yola çıktık. Viyana’nın kusursuz işleyen metro sisteminde (özellikle Katedral’den bizi istasyona bağlayan U1 hattı) modern teknolojinin kolaylığını yaşadık. Bilet makinelerindeki pratiklik ve istasyonlardaki dakiklik, Avusturya disiplininin bir yansıması gibiydi.
​Saat 21:50’de hareket eden Railjet Express (RJX 261) trenine bindiğimizde, arkamızda ışıl ışıl parlayan Viyana’yı ve tarihin derin izlerini bıraktık. Budapeşte’ye doğru süzülen trende, Merzifonlu’nun o hüzünlü hikayesini ve Avrupa’nın kalbindeki bu eşsiz Türk mirasını düşünerek geceyi karşıladık.
​Viyana; bizim için hem bir kayıp hem de hala nefes alan muazzam bir sanat galerisi olarak hafızalarımıza kazındı.
​Trenin raylar üzerindeki ritmik sesi, şimdi bize başka bir hikayeyi fısıldıyor: Budapeşte. Tuna’nın iki yakasını birleştiren o kadim şehirde, Osmanlı’nın daha derin ve belki de daha sıcak izlerini süreceğimiz bir yolculuk bizi bekliyor.
​Viyana’nın kurallarla örülü disiplini yerini Budapeşte’nin sarı ışıklı romantizmine bırakırken, heybemizdeki bu “Viyana İzlenimleri” Türk edebiyatı ve tarih yazımı için kıymetli birer not olarak kalacaktır.
İbrahim Halil Er
31 Mart 2026 Viyana

About The Author

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir