Acıya Sabır Değil, Alan Lazım
Yas, kaybın ardından insanın iç dünyasında açılan boşluğa verilen doğal tepkidir. Çoğu zaman ölümle ilişkilendirilse de, yas yalnızca bir insanı kaybetmekle sınırlı değildir. Bir ilişkinin bitişi, bir hayalin yitimi, anlam yüklediğimiz sembolikleşmiş bir eşyanın kaybı ya da bir imgenin silikleşmesi aynı duygusal mekanizmayı harekete geçirir. Çünkü yasın özü, bağ kurabilme yetimizdedir; sevgiyle temas etmiş her şey, yokluğuyla iz bırakır.
Yas, ister insan, ister fikir, ister imge olsun, bağlandığımız nesnenin zihnimizdeki yerinin yeniden düzenlenme sürecidir. Bu süreçte birey, kaybı kabullenmeye çalışırken hem dış dünyayla hem de iç dünyasındaki anılarla mücadele eder. Çelişkiler, pişmanlıklar, arayışlar, aynı anda olumlu veya olumsuz hisler… Freud’un deyimiyle, “sevginin enerjisi boşta kalır” ve bu enerji yavaş yavaş yeni anlam alanlarına yönelir. Ancak bu yönelme, bastırmakla değil, duygulara izin vermekle gerçekleşir.
Yasın en ağır halleri, evlat kaybı ya da uzun yıllar birlikte yaşanılan eşin kaybı gibi, kimliğin bir parçasını yitirdiğimiz kayıplardır. Böyle durumlarda sadece sevilenin yokluğu değil, insanın “kim olduğuna” dair algısı ve kimlik bütünlüğü de nasibini alır. Çünkü bir ebeveyn, bir eş, bir evlat kaybettiğinde, bir kimlik eksilir; bir parça da kendinden gider. Bu nedenle yasın süresi ölçülmez, standardı olmaz, acının büyüklüğüne biçilecek bir norm ya da referans aralığı yoktur. Her insanın kaybı insan DNA’sı kadar benzersizdir.
Yas, sabırla “geçmesi beklenen” bir şey değil; yaşanmasına alan açılması gereken bir süreçtir. Modern dünyada çoğu zaman “dik durmak”, “sabırlı olmak”, “hayata devam etmek”, ‘’güçlü olmak’’, ‘’ölenle ölünmemek’’ öğütleri verilir. Oysa yasın doğası, tam tersine, geçici bir kırılganlığa izin vermektir. Duygularını bastırmak, iyileşmeyi geciktirir; ağlamak, susmak, yalnız kalmak, anlatmak, hatırlamak hepsi bu iyileşme sürecinin farklı biçimleridir.
Yas tutan birinin en çok ihtiyaç duyduğu şey, sabır değil, alandır. Alan; duygusunu yargılamadan dinleyen, acısına hız biçmeyen, “artık toparlan” demeyen bir çevredir. Yas yaşayan kişi, çoğu zaman sözlerden çok sessizliğe ihtiyaç duyar. Onun yanında bulunmak, bazen hiçbir şey söylememek bile yeterlidir. Aile bireyleri birbirinin acısını düzeltmeye değil, taşıyabilmesine destek olmalıdır. “O da istemezdi üzülmeni” cümlesi, iyi niyetli görünse de, çoğu zaman acıyı inkâr eder. Oysa yas, inkâr edilmedikçe hafifler.
Toplum olarak da yası taşımanın ne kadar insani bir deneyim olduğunu yeniden hatırlamamız gerekir. Kaybın ardından hızla normalleşmeye, görünürde güçlü durmaya yönlendiriliyoruz. Oysa güç, duyguları bastırmakta değil, onlara yer açabilmektedir. Yas, bir zayıflık değil, sevmenin bedelidir. Tabii ki taziyeye gitmek, yas evine toplanmak, yemek götürmek, fiziksel olarak tükenen ailenin ev işlerine yardımcı olmak, bu dönemde aileyi veya bireyleri yalnız bırakmamak, cenazeye katılmak sosyal bir varlık olan insanın toplumsal örgütlenme başarısının sembolüdür. Yası olan bireylerin mümkün olabildiği kadar kayıp nesnesinden kaçmaması, bilakis daha fazla anımsaması, fotoğrafına bakması, mezarına gitmesi, içinden gelen duygu ve düşünceleri yazarak anı defteri oluşturması yaraya merhem olabilecek olan uygulamalardır.
Yas süreci kesinlikle yaşanılması gereken, duyguların bastırılmadığı, ağlamanın ertelenmediği, insanların acısını anlattığı ve bunun diğer insanlar tarafından öğüt, nasihat verilmeden dinlenilmesiyle toparlanabilecek bir süreçtir. Toplum, bu nasihat konusunda tabiki iyi niyetiyle bazı işlevsel olmayan öneriler verebiliyor, çünkü herkes bu hüzün dolu atmosferi yumuşatma gayesinde. Niyet çoğu zaman yardım etmektir. İnsan, o çok duyduğu sözleri söylemezse hiçbir şey yapmamış gibi hisseder. Oysa araştırmalar ve terapötik deneyimler bunun tersini gösteriyor:
Acıya sabır değil, alan lazım.

Herkesin dikkatle okuyup ders alması gereken yazı, tebrikler
Tebrikler, Allah kimseyi acılarla sımasın.
TEBRİKLER GENÇ YAZAR YAZIYA DEVAM….