28 Şubat Darbesi Sürecinde Uğradığım Haksızlıklar/Ahmet SEZGİN

0
IMG_20260227_160753

Refah-Yol Hükümeti kurulunca, Terme’nin merkezî ve tarihî camisi olan Pazar Camii’nde başında takkesi olduğu halde namaz kılıp müezzinlik yapan, sabah içtimalarında öğrencilere âyet ve hadislerle süslü nutuklar çeken Terme Lisesi Müdürü S.Y; 28 Şubat sürecinde çark edip darbecilere adeta şapka çıkarırcasına biz öğretmenleri âcilen toplayıp gece yarılarına kadar lâiklikten, Atatürkçülükten bahsedip bizlere gözdağı veriyordu. Eski ülkücülükten dindarlığa, oradan da jakoben lâikliğe terfi eden S.Y., okula kasketle gelmeye başlıyor, konuşmalarında darbe jargonları kullanmaya çalışarak müdürlük koltuğunu sağlama almaya, hatta oradan daha büyük mevkilere ulaşmaya çalışıyordu. Her devrin sadık kulu ve kölesi olan S.Y., bir zamanlar okul bahçesinde İstanbul’un fethini mehteran takımının söylediği marşlar eşliğinde kutlattırırken, şimdi Onuncu Yıl Marşı’nı çığırmaya çalışıyordu.

Darbe şakşakçısı despot müdür, bir pazartesi sabahı, erkek öğrencileri gönderip kız öğrencileri okulun bahçesinde bekleterek, irticayla mücadele nutukları atmaya, evinden okul bahçesine kadar başörtüleriyle gelen öğrencileri tehdit etmeye, dışarıda bile başörtüsü takmalarını engellemeye uğraşıyordu. Bu gücü darbecilerin kurduğu illegal BÇG’den mi, daha sonra üyesi olduğu ADD’den mi alıyordu, emin değildim.

Öğrencilerimizin çantalarındaki başörtülerine bile müdahale eden okul müdürüne kararlı ve sert bir ses tonuyla: “Sizin yaptığınız anayasaya, insan haklarına, temel hak ve özgürlüklere, yasa ve yönetmeliklere aykırıdır. Siz alenen suç işliyorsunuz!.” dedim. Beklemediği bu sert tepkiden sonra bir süre afallayan okul müdürü, arkasına aldığı şubat rüzgârının verdiği güçle hücuma geçerek: “Ahmet Bey, siz dini istismar eden, örtülerini siyasi simge olarak kullanan bu öğrencilere yüz veriyorsunuz, bunları korumaya, savunmaya kalkmayın.!” dedi. Ben çok hiddetlenmiştim. Aklıma Maraş’ı kahraman yapan, kutsal başörtüsü için ilk kurşunu sıkan, orada milli mücadele meşalesini tutuşturan Sütçü İmam geliyordu. Darbe şakşakçısı müdüre eski fikir ve tavırlarını, annesinin, bacısının da, arkasına saklanıp istismar edilen Atatürk’ün eşi ve annesinin de örtülü olduğunu, başörtülüleri toptan istismarcı olarak yaftalamanın iftira olduğunu, hukuk dışı uygulamalara tevessül etmemesini ifade ediyordum.

Terme Lisesinde öğretmenlik yapan, kendini çağdaş, lâik ve Atatürkçü bir aydın zanneden bir bayan; bir gün müdür yardımcısının odasına büyük bir hışımla, güçlü ve haklı olduğunu hissettiren bir gururla bazı kız öğrencilerin İstiklâl Marşı okunurken türbanlı olduklarını, bunun yönetmeliklere aykırı olduğunu, Atatürk ilke ve inkılâplarından, lâiklikten ödün verilemeyeceğini söyleyince ben dayanamadım:

“Bakın Hoca Hanım, güzel konuşuyorsunuz da, sizin başınızda niye şapka yok? Ben sizin gibi Atatürkçü, devrim yasalarına bağlı olan çağdaş bir öğretmene hiç yakıştıramadım. Siz de suç işliyorsunuz. Bu yasaları işine geldiğiniz gibi okuyup uygulamaya kalkıyorsunuz. Sonra siz, İstiklal Marşımızın mana ve ruhunu anlamış olsaydınız, başörtüsünün o Milli Mücadele ruhuyla tezat teşkil etmediğini siz de anlardınız.” diyerek sert bir ses tonuyla cevap verdim. Atatürk’ün başörtüsü aleyhinde tek bir beyanının olmadığını söyledikten sonra, bayan öğretmen önce şok oldu, sonra “Ben böyle şeyler okumadım, hiç duymadım, siz bunları nerden çıkardınız?” deyince ben, tek yönlü okuyup düşünmemesi gerektiğini, Atatürk düşmanı olmadığımı, ona saygı duyduğumu, onu putlaştırmadan, doğru anlamamız gerektiğini ifade ettim. Bayan öğretmen, biraz çaresizlikten susup morali bozuk şekilde odayı terk ediyordu.

Her dönemin adamı okul müdürü S.Y.’in ders kitaplarının seçimiyle ilgili kitap dağıtım firmasından yüklü bir rant elde ettiğini sağlam bir kaynaklardan duyuyordum. Okuldaki öğretmenlere, bazı okul müdürleri ve meslektaşlarıma, bazı kitapçılara durumu anlatıyordum. Ama öğretmenlerin çoğu, müdürün bir adet ders kitabı rüşvetine tav oluyordu. Öğrencilere geçen seneki kitapları kullanabileceklerini, bakanlığın kitap tercihini öğrenci ve velilere bıraktığını söylüyordum. Kitapçılardan pek kitap alan olmayıp üstelik yeni alınan kitaplar iade edilmek istenince kıyamet kopuverdi. Kitapçıların ekmeğiyle oynamakla beni suçlayarak, susturmaya kalkan okul müdürüyle şiddetli tartışıyorduk. Kitapçılara “Bu kitapları öğretmenlerimiz seçti.” diyerek kendine haksız kazanç elde etmeye çalışan müdürün psikolojisi bozulmaya başlıyordu.

“En büyük kutsal ilan edildi bu çağda mal mülk,/Cüzdanların içinde unutulan, vicdan oldu.”

“İstiklâl Marşı’nın Kabulü ve Mehmet Akif’i Anma Programı” yaparken beni irticaî faaliyet yapmakla itham edenlerin de etkisiyle, Terme Lisesi Müdürü S. Y., beni susturup birilerine yaranmak adına, hiçbir gerekçe belirtmeksizin, yıllardır sürdürdüğüm “Kültür, Edebiyat ve Yayın Kolu” rehber öğretmenliğinden beni haksız bir şekilde alıyordu. Durumu bir öğretmenler kurulu toplantısında dile getirip bu konuda öğretmenler kuruluna bir açıklama yapmasını talep ettiğim okul müdürü, paniğe kapılıp bağırarak beni susturmak istiyordu. Okulda öğretmen, öğrenci ve velilere karşı despot davranışlarıyla ün yapmış, okulda daha önceki yıllarda birçok öğretmeni canından bezdirip öğretmenlikten soğutmuş olan S.Y, beni susturup sindiremeyeceğini anlamaya başlayınca beni tehdit etmeye, sonunda da en şerefsiz iftiraları atmaya başlıyordu. Ama bu ibretlik, zalim tutum ve sözler karşısında alnı secdeye giden, dindar, muhafazakar, demokrat, milliyetçi geçinen öğretmenler de dâhil olmak üzere tek bir karşı duran, haklıyı savunan bir cesur yürek, bir onurlu ses çıkmıyordu maalesef!

Despot, yalaka ve şahsiyetsiz müdür, hızını alamayıp öğretmenler odasına her gün getirdiğim Yeni Şafak ve Akit gazetelerinin okula getirilmemesi konusunda uyarılarda bulunuyordu. Ben yine isyan ediyordum. Böyle bir yasağın olamayacağını, kraldan fazla kralcı olduğunu, böyle emirleri dinlemeyeceğimi haykırırken, bu sefer yalnızca bir coğrafya öğretmeni beni cılız bir sesle savunuyordu.

“Gül bahçesinde bülbüller, mahkûm-u ferman oldu,/ Göğe yükseldi ahımız, gönlümüz hazân oldu!/ Güle tükürenler gördük serkeşlik ormanında,/ Gülistanda aç kurtlar, kuzulara çoban oldu!”

Ben, her engele rağmen bir yıl sonra öğrencilerimin de aşırı ısrarı üzerine “Çanakkale Zaferi” ile ilgili bir tiyatro oyunu sergilemenin hazırlığı içindeydim. Oyunda rol alacak öğrencileri de belirlemiştim. Provalara başlayacağımız hafta, despot ve darbeci müdür, bunun için yer olmadığı bahanesini ileri sürerek, önemli bir hayalimize daha balyoz darbesini vuruyordu. Ama ben, her şeye rağmen, bir yıl sonra Tarih öğretmeni M.Baş ile “Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma” programı hazırlayarak, askerlerin de bulunduğu bir solanda dinleyenlere “Çanakkale ruhu”nun ölmediğini ve ölmeyeceğini haykırıyorduk.

Lise ve üniversite yıllarında ülkücü, daha sonra ateist olan, postmodern darbe döneminin en hararetli döneminde darbesever takılan D. K. isimli edebiyat öğretmeni, onların gönüllü ajanlığına soyunarak, inançlı öğrencilerin mukaddes değerlerine saldırmayı en büyük zevk ve görev bellemişti kendine. Böylece nice kuduz köpekler gibi kutsallara karşı salya akıtarak “yükseldik sanıyordu alçaldıkça tabana!” Aynı üniversiteden, mahalleden olduğumuz için bazı şeyleri konuşup paylaşabiliyorduk.

Bir gün okul kantininde D.K. isimli şerefsiz öğretmene ateist olma hakkının başkalarının inanç değerlerine hakaret hakkı vermediğini ifade etmeye çalışıyordum ki, bana “Senin gibi yobaz mollalar, İran’a gitsin!” diye bağırmaya başladı. Ben de hiddetle bu ülkenin mukaddesleri için can veren şehitlerin mübarek kanlarıyla vatan kılındığını, eskiden dedelerimin, yakın zamanda da polis ağabeyimin şehit olduğunu, bu aziz vatanın birtakım şerefsizlerin çiftliği olmadığını, bu vatanın asli unsurunun Müslümanlar olduğunu, haddini bilmesi gerektiğini yüksek sesle söyledim. BÇG elemanı gibi hareket eden bu sözde öğretmen ve insancık, bir gün öğretmenler odasında arkamı döndüğüm anda üzerime sandalye fırlatma cüretinde bile bulunmuş ama kendisine hiçbir idari işlem, soruşturma yapılmamıştı.

1998 yılının Mayıs ayında Terme Lisesi müdür yardımcılarından ve aynı zamanda edebiyat öğretmeni A.K, bir pazartesi sabahı derse girmeden bütün öğretmenleri odasına çağırıp “Onuncu Yıl Marşı”nın birer fotokopisini elimize tutuştururken: “Arkadaşlar, Terme İlçe Milli Eğitim Müdürü N. K. Bey’den gelen talimat gereği bugün bütün öğretmenler, Onuncu Yıl Marşı’nı tahtaya yazıp öğrencilere söylettirip ezberletecekmiş.” diyordu.

Bütün öğretmenler, hayretengiz bir yüz ifadesiyle ama hiçbir yorum yapmadan sınıflarına gidiyordu. Ben ise yürek yangınları içinde cayır cayır yanıyordum. İçimde patlamaya hazır volkanlar kaynıyordu. Ben, A.K. Beye: “Bak hocam, benim sizlere bahsettiğim o kara günler de başımıza geldi demek. Bu mukaddesat düşmanı, despot ve kahpe zihniyet, Mehmet Akif’in yazdığı, orduya ithaf edip Türk milletine hediye ettiği İstiklal Marşımızı lâikliğe aykırı diye kenara atıp bu marşı önce “Cumhuriyet Marşı”, sonra da “ulusal marş” yapmanın emelinde. Ben bu hainliğe, şerefsizliğe boyun eğmeyeceğim. Bugün her derste milli marşımızın, bayrağımızın ebediyyen yaşayacağını söyleyerek İstiklal Marşımızı haykıracağım öğrencilerimle.” diyordum. A.K. ise: “Ahmet Hocam, ben de üzgünüm bu durumdan. Ama biz emir kuluyuz. Sen ne yapacağını bilirsin. Ben size bildirdim.” diyordu.

Sınıflarıma girip sevgili öğrencilerime kahpe Bizans oyunlarını, darbeci zihniyeti, millî ve manevî değerlerin düşmanlarını, masonları deşifre edip günün bütün değerlerimize sahip çıkma günü olduğunu, zalimlere asla boyun eğmeyeceğimizi, “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan” olmayacağımızı söylüyordum.

Öğrencilerim dehşete kapılmıştı. Kimi “Bu ihanet, bu alçaklık!” diyordu. Kimisinin gözleri buğulanmış halde gözyaşlarını gizlemeye çalışıyordu. Ben de kahrımdan ağlıyordum ama gözyaşlarımı içime saklıyordum. Benim bu saf ve idealist öğrencilerim karşısında dik durmam gerekiyordu.

Çaresizlik ve kahır içinde öğrencilerim, bana ne yapmak gerektiğini soruyordu. Ben anîden “kükremiş bir sel gibi” coşmaya başlamıştım: “Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın./ Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın./ Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…/ Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.” Sevgili öğrencilerim de coşmuştu. Kararlı, cesur, onurlu, inançlı, sabırlı ve hüzünlü tavırlarıyla sanki İstanbul fethine koşan yiğit Ulubatlı Hasandılar! Ne asil duruşları, tertemiz kalpleri, hesapsız, çıkarsız sevdaları vardı. Hep bir ağızdan İstiklal Marşımızı haykırıyorlardı. Sanki TBMM’de ilk defa okunur gibi okuyorlardı: “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı:/ Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı./ Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:/ Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.”

Öğrencilerimle Millî Marşımızı okuduktan sora Necip Fazıl Üstadımın şu mısraları yüreğime ve dudağıma bir güvercin gibi konuvermişti:

“Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte!/ Ölsek de sevinin, eve dönsek de! Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!/ Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!/ Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!”

O önemli ve unutulmayacak günde ben, bütün sınıflarda benzer tabloyla karşılaşıyordum. Sevgili öğrencilerim de bütün derslerde bazı öğretmenlerin engel olmak istemesine rağmen dayatılan “Onuncu Yıl Marşı”nı değil, gerçek Millî Marşımızı söylemişlerdi:

“Zulme râm olanlarla/ Acının künhüne eremeyenler içinde/ Hüznün adresi oluyor gönlüm./ Yalnız sapsarı bir hüzün ve siyah bir öfke sağıyorum/ Yürek memelerinden bu çağın!”

1998 yılının Mayıs ayında ANASOL-D Hükümetinin koalisyon ortaklarından bir partinin Terme İlçe Başkanı’nın benimle görüşmek istediğini haber aldım. Hemen iş yerine gittim. Beni çok kibar karşıladı. Başkan, İlçe Milli Eğitim Müdürü N. K’nin sürekli olarak yanına gelip beni şikâyet ettiğini ifade etti. Benim gibi mürtecinin Terme Lisesi’nde, hatta devlet okulunda görev yapmasının çok tehlikeli olduğunu, sürgün edilmem gerektiğini, gerekirse Ankara’dan fişimim çekileceğini ifade ettiğini söyledi. Ben de Allah’a ve kanunlara karşı bir suç işlemediğimi, millet ve mukaddesat düşmanlarına göre yaptığım şeyler suçsa eğer, o suçları severek, şerefle işlemeye ölünceye kadar devam edeceğimi haykırdım. Parti İlçe başkanı, beni şaşırtarak tavrımdan çok etkilendiğini, beni samimi ve idealist bir öğretmen olarak takdir ettiğini, tedbirli olmam gerektiğini ifade etti.

Bazen dost suretinde yanıma gelen kişilerle uyarılıyordum. Çok yakın akrabalarımdan bazı kişiler dâhil olmak üzere birçok dindar kişi: “Ahmet Hocam, köprüden geçene kadar eşeğe dayı de!” diyerek “gelenin keyfi için” geçmişe kalkıp sövenlere, zulümlere ses çıkarmamamı istiyordular.

Askerlik Şubesine gelen gizli belgede fişlenen, tehlikeli addedilen kişilerin başında olduğumu öğrenmiştim bir gün.

Önemli bir karar aşamasındaydım. Ya Mehmet Akif’i, Necip Fazıl’ı, Yunus Emre’yi, Çanakkale ruhunu, İstiklal Marşımızı, bayrağımızın anlamını, şehitliği, Selçuklu ve Osmanlı büyüklerini vb. sevdiğimi söylemeyecektim. Yapılan bunca haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan olacaktım. Ya sürgün edilmeyi hatta görevden uzaklaştırılmayı göze alacaktım. Yahut Milli Eğitim’deki görevimden yani memuriyetten istifa edip özel öğretim kurumlarında çileli ama onurlu bir hayatı yaşamanın mücadelesini verecektim.

Rızık ve makam endişesiyle kolayı seçmedim. Sürgünü ve görevden atılmayı da göze alamadım.Çünkü yalnızca kendimin ödeyeceği bedelle sınırlı kalmayacak bir tercih olurdu bu. Sorumlu olduğum eşime, çocuklarıma, yanlarında benden başka evlatları olmayan ihtiyar anne ve babama, şehit ağabeyimin emanetleri olan yeğenlerime kaldıramayacakları bir ağır bedeli ödetemezdim. Ama hayatımı sürdürebilmek için yaşadıklarımı en yakınlarımdan bile saklamak zorundaydım: “Göz pınarlarımızdan akan yaşlarımızı/ Dostlarımızdan bile sakladık biz.”

Eğitim tüccarı olmamak için Allah’a çok dua etmiştim ama 28 Şubat’ın sert soğuğunda bir taraftan onurumu korumak bir taraftan da tamamen donmamak için özel öğretim kurumunda çalışmak zorundaydım. On iki yıl süren çileli bir hayatım oldu. Ancak Rabbimin lutfuyla ve samimiyetle görev yaptığım dershanelerde de büyük ve şahsiyetli Türkiye’yi inşa edecek bir neslin gül yüreklerine sağlam tohumlar ekmek ve onların hizmet edebileceği mesleklere sahip olmalarına vesile olmak nasip oldu elhamdülillah.

Çocuklarıma maddi bir servet bırakamadım ama babalarıyla her zaman gurur duyacakları onurlu, namuslu ve temiz bir hayat ile zengin bir kütüphane bırakırken, beni tanıyıp seven dostlarımın, gül yürekli öğrencilerimin yürek ve zihinlerine de hak, hakikat, kültür, edebiyat, eğitim, sevgi, saygı, fedakârlık, dostluk, iyilik, güzellik, merhamet, hizmet, vefa, çile ve sabırla örülü bir hoş seda bırakabilmişsek ne mutlu bize!

“Dilsiz şeytan olmadık zulüm karşısında yâ Rab!/ Yüreğimizde çilemiz, ağır imtihan oldu/ Acıları bal eyledik, çileyi gül eyledik/ Sonsuz rahmetini yağdıran yüce rahman oldu!”

Darbecilere, millet ve mukaddesat düşmanlarına, ülkenin öz evlatlarını şubat soğuğunda titreten zalimlere gelince, üstat Sezai Karakoç’un dediği gibi: “Onlar sanıyor ki, biz sussak mesele kalmayacak. Hâlbuki biz sussak tarih susmayacak. Tarih sussa, hakikat susmayacak. Onlar sanıyorlar ki, bizden kurtulsalar mesele kalmayacak. Hâlbuki bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar. Vicdan azabından kurtulsalar, Allah’ın gazabından kurtulamayacaklar.”

28 Şubat 2026. Bu zulümleri yaşayıp Millî Eğitim’den istifa edeli 28 yıl (çeyrek asırdan fazla) olmuş. Bu haksızlıkları yaşadığım o okulun bahçesinde sonradan yapılan, ismi Mehmet Akif Ersoy Anadolu Lisesi olan okulda 7 yıl “Asım’ın nesli”ni yetiştirmek için aşk ve sabırla gayret ettim. Beş buçuk yıl da Temel Kır Kız Anadolu İmam-Hatip Lisesinde gül yürekli öğrencilerin yüreklerine dokunmaya gayret ettim ve emekli oldum yüz akıyla. Zalimlere, alçaklara rağmen mukaddes davama hizmet etmeye devam edeceğim inşallah. Rabbim hak ve hakikat üzere yaşamayı ve en güzel şekilde anlatmayı nasip eylesin.

Necip Fazıl Üstadın ifade ettiği gibi: “Buluştururlar elbet bizi bir gün hesapta/ Yarın elbet bizim elbet bizimdir./ Gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir.”

About The Author

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir