valilik-tarih-verdi-istanbulda-karla-karisik-yagmur-bekleniyor-u2os

Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Adam, rüya görüyordu. Hem de nasıl bir rüya!

Evinin hayatındaydı. Karısının daha geçen hafta basıp sundurmanın altına serdiği kaba yün minderin üzerine bağdaş kurup oturmuştu. İnce belli çay bardağından tavşankanı çayını höpürdeterek yudumluyor, dışarıda sakin sakin yağan yağmuru seyrediyordu.

Birden büyük bir gürültü koptu. Adam belinleyerek uyandı. Gözlerini fal taşı gibi açtı. Korkudan olsa gerek, fısıltı hâlinde euzübesmele çekti. Tedirgin bakışlarını tavanda gezdirdi. Duvarda asılı beş numara gaz lambasının kısık fitilinden yayılan titrek, soluk sarı ışık odayı belli belirsiz aydınlatıyor; yanı başındaki karısı hafif bir horultuyla tatlı tatlı uyuyordu. Zaten top patlasa duymazdı. Uykusu derindi. Üzerindeki yorganı açıp karısının üstüne doğru itti, yatağın kenarına oturdu.

Bu gürültü neyin nesiydi? Gördüğü rüyanın bir parçası mı, yoksa gerçek miydi? Bir süre anlamaya çalıştı. Kulak kabarttı. Sanki cama yağmur damlaları vuruyordu. Yataktan kalkıp doğruldu. Odanın dört küçük camlı, tek penceresine yöneldi. Pencerenin önüne varır varmaz şimşek çaktı, ortalık şavkardı. Bu, öyle böyle bir aydınlanma değildi. Dışarısı âdeta gündüz kesilmişti. Cama düşen yağmur tanelerini, yerlerin ıslaklığını fark edince rahatladı; yağmur yağıyordu.

Pencerenin önünden çekilip hayata çıkmayı düşünürken bir gümbürtü daha koptu. Küçük pencerenin camları zangırdadı. Adam ürktü. Canıgönülden kelimeişehadet getirdi.

Bu seferki gürültüye karısı da uyandı. Neler oluyor bakışıyla bir süre kocasını süzdü. Kocası, “Yağmur yağıyor.” dedi. Kadın umursamadı. “Yağsın, ne olacak canım!” diye mırıldandı. Başını diğer tarafa çevirip uyumaya devam etti.

Adam, kendi kendine, alçak sesle, dura dura “yaz yağmuru” dedi, “rahmet” dedi, “bereket” dedi. Odanın içinde kısa adımlarla dolaşmaya başladı. Hayata çıkmaktan vaz geçti. Karısı, “Uykumu kaçıracaksın, yat aşağı. Sanki ilk defa yağmur yağıyor. Yaz yağmuru işte, geçer!” diye sitem etti. Yorganı iyice tepesine çekti.

Son çakan şimşek ve gök gürültüsünün ardından yağmur, bardaktan boşanırcasına yağmaya başladı. Dışarıda gök gürültüleri ve yağmur şakırtılarından başka ses duyulmuyordu.

Göç vere vere on haneye kadar gerileyen bu küçük dağ köyünde, gecenin bu saatinde hangi ses, hangi seda olsundu? Kendi çocukları dâhil, kimi iş, kimi okul kaygısıyla şehirlere çekip gitmiş; yılların şirin köyü yok olmaya yüz tutmuştu. Ellisini çoktan devirmiş karı kocalardan, ihtiyar ninelerden ve dedelerden başka kim vardı ki köyde? Kendisi gibi gök gürültüsünden ve yağmur sesinden uyananlar olabilirdi. Lakin ekseriyet, gecenin bu saatinde, birbirine mesafeli yorgun evceğizlerinde horul horul uyuyor olmalıydı.

Yağan yaz yağmuruydu işte. Karısına hak verdi. “Ne olacak canım! Yaz yağmurudur, gelir geçer. Sabah ola, hayrola.” diye geçirdi içinden. Yatağa girdi, sessizce karısının yanı başına sokuldu. Kazara uyanırsa yine söyleneceğini biliyordu. Başını yastığa koyup, yorganı üstüne çekti. Gözlerini tavana dikmiş,  yağmur sesini dinlerken az ekinini kaldırmış olmasına seviniyordu. Hepsi ihtiyar iki öküzü, bir ineği ve eşeği ahırda; tavukları kümesteydi. O hâlde endişelenecek bir durum yoktu.

Karadere’nin kenarındaki zerzevat bahçesi birden aklına düşüverdi. Bahçe, bu yağmurda suya doyar, hatta bahçenin bitişiğindeki avgan dolup taşardı. Havalar iyi giderse domatesler, biberler, patlıcanlar, bamyalar, fasulyeler ha bire çiçeklenir; zerzevat bol olurdu. Zerzevatın bol olması turşuların, salçanın, konservelerin, kurutmalıkların, tarhananın bol olması demekti.

Sevindi. Hazırladıkları kışlıklardan kızıyla oğluna bolca gönderir, onları da sevindirirdi. Çoluk çocuk ağız tadıyla yesinler, anam babam yapmış desinlerdi. Biliyordu ki şehir yerinde geçim zordur.

Ne yapıp edip seneye bahçenin üst başına bir kulübe kondurmayı düşündü. Az ekinini kaldırınca karısıyla birlikte bahçedeki bu kulübeye taşınıp sabah akşam bahçeyle ilgilenirlerdi.

Düşüne düşüne, hayal kura kura göz kapakları ağırlaştı. Bir müddet sonra gök gürültülerini, yağmur şakırtılarını duymaz oldu. Gözleri yavaş yavaş kapanmış, derin bir uykuya varmıştı.

Mevsim yaz, aylardan ağustos. Suyun az, tozun bol olduğu günler. Yaz yağmuru da olsa yağmur iyidir.

*

Meteoroloji'den İstanbullulara müjdeli haber: Yaz yağmuru geliyor, sıcaklar  azalıyor - Yeni Soluk

Meşeiçi köyünün ellisini çoktan deviren sakinlerinden Bahçıvan lakaplı Bekir Çoban; ağaç dikmeyi, sebze yetiştirmeyi çok severdi. Evinin etrafını incir, erik, vişne, kiraz, nar, dut, ayva ağaçlarıyla donatmış; neredeyse boş yer bırakmamıştı.

Yıllardan beri hayalini bir zerzevat bahçesi süslüyordu. Fakat evinin etrafında böyle bir bahçe kurulacak kadar yer yoktu. Baba yadigârı üçer beşer dönümlük birkaç parça tarlası bu iş için zaten elverişsizdi. Sulama imkânı olmadığı gibi toprak da verimsizdi. Oysa iyi bir bahçe için suya ve verimli toprağa ihtiyaç vardı. Ne kadar su, ne kadar toprak, o kadar bahçe.

Baktı olmuyor, yıllardır hayalini süsleyen bahçe için köyün yakınından geçen Karadere’nin kenarındaki yamaçta bahar sonuna kadar karasulak olan bir yeri gözüne kestirdi. Biraz eşelersem bol su çıkabilir diye düşündü. Kafasında evirip çevirdi. Kararını verdi. Günün birinde elliyi aşan yaşına rağmen kazmayı küreği kaptı, Karadere’nin yolunu tuttu. Gecesini gündüzüne kattı. Sanırsın ki toprakla, taşla güreş tuttu. İki yıl uğraştı. Yazları kuruyup, ancak güz sonundan bahar sonuna kadar akan derenin kenarındaki yamaçta bir evlekten az büyükçe bahçe yeri açtı.

Topladığı taşlarla dere tarafına iki metre yüksekliğinde bir duvar yaptı. Yaptığı duvar, ona kale duvarı gibi görünüyordu. Duvarın ardını yamaçtan kazdığı toprakla doldurarak düzledi. Çuvallarla getirdiği hayvan gübresini serpip toprağı höllük gibi etti. Diğer üç tarafına çalılardan, dikenlerden muhkem bir harım çevirdi. Değil davar, kaplumbağalar bile giremezdi. Bahçe duvarıyla derenin arasına sarnıç vazifesi görecek bir avgan açtı. Burada biriken su ile bahçesini sulayacaktı.

İşler yolunda gitti. O bahar sebze fidelerini dikti. Düzenli bakımını yaptı. Zerzevat bahçeye sığmaz oldu. Dillere destan bahçesinden bol sebze devşirmeye başladığı günden beri neredeyse kasaba pazarına uğramıyordu.

Sabahleyin erkenden hayvanlarını çayıra saldı. Kahvaltısını yapar yapmaz, her zamanki gibi bahçesinin yolunu tuttu. Hava günlük güneşlikti. Sanki gece yağmur yağmamıştı. Yolda karşılaştığı Duran’ın Ali, daha selamlaşmadan “Bekir Emmi, Karadere’ye iyi sel inmiş ha!” dedi. Bekir Çoban’ın içine iri bir kurt düştü. “O kadar çok mu?” dedi. “Çok” dedi Duran’ın Ali, “Yatağına sığmamış.” Daha konuşmadılar.

Dizlerinin bağı çözülen Bekir Çoban, adımlarını sıklaştırdı. Patika yollardan, meşeliklerin arasından geçip bahçesini karşıdan gören yamaca vardı. Vardı varmasına da bahçesini yerinde göremedi. Ne duvar vardı ortada ne zerzevat. Sadece bahçenin üst başına dikip sarılması için harımın kenarındaki meşe ağacına bağladığı genç kara üzüm asmasının ortada kalan kökü sallanıp duruyordu boşlukta. Avgan ise ağzına kadar çakıl ve çamur dolmuş, dümdüz olmuştu. Derede selden arda kalan boz bulanık yorgun bir su akıyordu.

Adam, bir iki çırpınıp olduğu yere, yamacın bağrına çöküverdi. “Vay benim emeklerim!” diye söylendi birkaç defa. Ellerini başının arasına aldı. Baktı, baktı… Âdeta donmuştu.

Bekir Çoban, o akşamüzeri karısının “Akşam oldu. Hadi, eve gidelim.” demesiyle irkildi. Başını çevirdi. Boş bakışlarla karısına baktı. Kalkmaya davrandı. Güç bela belini doğrulttu. Bacakları vücudunu taşımıyor, ayakları yerden kalkmıyordu.

About The Author

6 thoughts on “Yaz Yağmuru

  1. Прекрасная история. Мне понравилось читать её после перевода на русский язык. Поздравляю автора.

  2. Mustafa Hocam dili ve kurgusu bakımından nefis bir hikaye olmuş. Özellikle kaybolmaya yüz tutan kırsal hayata dair kelimelere yer vermesi bakımından çok ilginç ve yararlı olmuş. Kutluyorum.

  3. Kiymetli Mustafa Bey,
    “Yaz Yağmuru” yalnızca bir hikâye değil; emek, sabır, umut ve insanın doğayla kurduğu kırılgan ilişki üzerine güçlü bir yaşam okumasıdır. Bekir Çoban’ın iki yılını verdiği bahçenin bir gecede yok oluşu, bize emekle kazanılan her şeyin ne kadar kıymetli ve aynı zamanda ne kadar emanet olduğunu hatırlatıyor. Diliniz yalın ama derin; betimlemeleriniz gerçekçi, olay örgüsü ise son derece tutarlı ve inandırıcı.
    Bugün bir eğitim yöneticisi olarak bu hikâyede; emeğe saygıyı, risk yönetimini, sabrın pedagojik değerini ve “sonuçtan çok sürecin öğreticiliğini” görüyorum. Eğitimde de tıpkı bu bahçe gibi; doğru zemin, sabır ve emek olmadan kalıcı ürün alınmıyor. Hikâyeniz, hem insana hem eğitime dair güçlü bir farkındalık sunuyor.
    Bu kıymetli metni benimle paylaştığınız için teşekkür ediyor, kaleminize ve yüreğinize şükranlarımı sunuyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir