Prag, Bizi Bırak (2. Bölüm)
Meydandaki insan selinden uzaklaşmak isteyerek her milletten insanın bayağı bir iltifat ettiği vintage kafelere doğru ilerledik. “Meşhur Prag tatlısından yemek üzere şık bir mekân arıyoruz. Meydanı izleyebileceğimiz bir yer seçiyoruz. Çiseleyen yağmurdan biraz da olsa korunmak için şemsiyeli bir masayı gözümüze kestirdik. Hem meydanı hem turistleri izleyebilmek için sandalyemi güzel bir şekilde konumlandırıyor, etrafa çapkın bakışlar atan sarışın, mavi gözlü garsonla göz göze gelip C3 seviye sandığım İngilizcemle sipariş vermeye çalışıyorum. Samimi bir tebessümle yanıma gelip mönüyü uzatıyor. Eşim bir garsona, bir bana bir de mönüye bakmak arasında kararsızlık yaşayıp sonunda siparişi veriyor. “Soğuk bir şeyler içelim, içimiz yandı,” diyor. Ben çantamın ön gözünde peçeteye sarıp ta Yalova’dan getirdiğim kıtlama şekerimi çıkarıyorum. Doğru valla içimiz yanmış, şöyle demli bir çayın yanında kıtlama şekerim… Eşim elimdeki şekere taaccüple bakarken onun içeceği hemen geldi. Mönüde çay göremeyince ben de bildiğimden şaşmamak için listedeki en ucuz içeceği seçtim: sütlü kahve. Yanına iyi gider diye aldığımız ve güzelce kazıklandığımız Prag tatlısını da hiç beğenmedik. İki içecek, iki tatlıya 500 Çek korunası veriyoruz. Yani ortalama 1000 liraya denk geliyor. Kahvemi yudumlarken etrafı seyre dalıyorum. İnsanların huzuru ve sukȗneti dikkatimi celbediyor. Yerlisi, yabancısı herkes çok sakin ve rahat. Kimse koşturmuyor. Hafta içi işten çıkıp evine gitmek isteyen Avrupalılar, eve gitmeden bir kafede oturuyorlar. Bu adamlar; bira ya da bir fincan kahve içiyor, sigara içenlerin az sayıda oluşu da gözümden kaçmıyor, biraz manzaraya biraz elindeki kitaba bakıp sonra da bisikletine atlayarak evinin yolunu tutuyor. Herkes kurallara uyuyor, araçlar kesinlikle korna çalmıyor. Yaşlısı, genci, nüfus piramidinin her tabanından insanlar, bisikletlerin üstünde konumlanmış. Trafik kaosu burada yok. İnsanlarda aşırı bir sadelik göze çarpıyor. Kıyafetler çok sıradan ve spor. Genç kızların makyajsız doğal hallerinin güzelliği ayrıca hoş. İstanbul’da on altı yaşındaki bir genç kızın aşırı makyajlı halini ve kendini yaşından çok büyük gösteren kıyafetler tercih ettiğini görünce buradaki gençleri takdir ettim doğrusu. Belki de yaz havasının bunaltıcılığı ve etrafını seni olduğun gibi kabul eden bir toplumun çevrelemiş olması da makyajdan uzaklaşmalarına yardımcıdır, kim bilir.

Garsonun masadaki küllüğü iki defa almaya gelmesiyle artık kalkmamız gerektiğini anlıyoruz. Çantamı eşimin eline tutuşturup, Pamuk Prenses kıyafetimle Prag Kalesi’nde şehir manzarası görmek arzusuyla kafeden ayrılıyoruz.
Ne kadar basamak çıktım saymadım ama artık dermanım kalmadı. Manzara ve tarihi eser, katedral göreceğiz diye canhıraş tırmandığımız merdivenlerin tepesinde durduk. Biraz daha yukarda Aziz Vitus Katedrali bütün ihtişamıyla bizi karşılıyor, bulunduğumuz yerde ise eşsiz bir şehir manzarası… Henüz doğal görünümüne dokunulmamış eski Prag evleri kırmızı kiremitleri ile çam ağaçlarının arasında masalımsı bir hava yaratıyor, yağmurun da etkisiyle şehri izleyenler, romantizm zirvelerinde şehirle adeta aşk yaşıyorlardı. Manzara için konulan dürbüne iki euro atmak istemediğimden gözlüklerimi takıyorum. Bütün netliğiyle seçemediğim detaylar için bana yardımcı olacak bir hayal gücüm, tarih bilgim ve cebimde kalan 90 liram var. Eşim benim bu pintiliğime bozuluyor ama ne yapalım, manzarayı görmek için kalenin içinde güzel bir yer seçiyoruz yine de. Biraz daha dizlerimize kuvvet vererek kalenin ve Çekya’nın manevi sembolü olan ve yapımı 600 yıl sürmüş Aziz Vitus Katedrali’ni görüyoruz. Gotik mimarinin en önemli eserlerinden biri karşımızda bütün asaletiyle duruyordu. En son Selimiye Camii’ni gördüğümde böyle bir duyguya kapılmış adeta nutkum tutulmuştu. Katedralin içine girmek için ortalama 450 çek korunası vererek bilet almanız gerekiyor. Bu muhteşem eserin içinde katedralin manevi merkezi olan Azizi Wenceslas Şapeli, Bohemya krallarının mezarlarının bulunduğu Kraliyet Mozolesi tarihe meraklı iseniz mutlaka görmeniz gereken bir bölüm. Katedralin içine girdiğimiz andan itibaren bizi adeta başka âlemlere davet eden renkli vitray pencereleri görünce: “oh my god, vaav, auuu” gibi ünlemler dilimizde boynumuz tutulana kadar bu sanat şaheserinin her santimini verdiğimiz her “cent”i çıkarmak istercesine inceledik.

Kalenin içindeki maceramıza son verip boğaz derdine düşüyoruz, çok acıkmıştık. Asıl önemli mevzu: ne yiyeceğiz? Helal gıda mı arasak bütçemize uygun bir yer mi bulsak derken zincir restoranların birinde patates yemeğe karar veriyoruz. Eşim isyan edip: “yine mi patates, ben yemiyorum, yeter artık…” diyerek açlıktan kan şekeri düşmüş halde veryansın ediyor. Marketten peynir ya da sandviç alalım, diyemedim ve onu kararında serbest bıraktım. Restoranın içinde yarım yamalak İngilizcesiyle dokunmatik mönüden hamburger ve su aldı. Ben de kızarmış patates ve su sipariş ettim. Kartımızla ödeme yaptık ve çok beklemeden yemeğimizi yedik. Kendimizi tekrar sokaklara atmadan lavaboya gideyim dedim. Elimizdeki yemek fişindeki kodu okutarak tuvaletin kapısını açmaya çalıştım. Olmadı. Haydaa bizim ülkemizde elindeki fişten kodu girersin ve kapı açılır. Burada kasaya 2 euro ödeyip tekrar fiş almamız gerekiyor. Kalenin içinde manzarayı görmek için vermediğim daha doğrusu kıyamadığım 2 euroyu mecburen elim titreyerek veriyorum. Barkodu okutunca kapı “dııt” diye açıldı. İçeri girince gözlerime inanamadım. Tertemiz, pırıl pırıl parlayan lavabolar, mis gibi yeni yıkanmış ve deterjan kokuyor. Kendi evimizdeki lavabolar bile ancak bu kadar temiz olabilirdi. Tuvalet kâğıdı, el kurulama sensörü, çöp kutuları ışıldıyor… Az evvel verdiğim parayı sonuna kadar hak eden bir temizlik hizmeti. Ne diyeyim valla helal olsun. Lavabodan çıkarken kapının önünde bekleyen temizlik görevlisi ile göz göze geliyoruz. Orta yaşlı ve sevimli bir Çek kadın. Çivit mavisi gözleri, doğuştan pembe yanakları ile oldukça munis bir görünüme sahip. Temizlik için teşekkür ediyorum. Bana nereli olduğumu soruyor, gururla: “Türk’üm” diyorum. Gözleri irileşiyor ve Úžasné diye haykırıyor. Yani harika diyor. İçimden: sanki ne biliyor da ne yorum yapıyor diye düşünürken, kardeşinin Türkiye’de okuduğunu ve Türk tarihini ondan öğrendiğini söylüyor. Sonra bana Alparslan’dan Fatih’ten ve Atatürk’ten bahsediyor. Kadına sarılmak, yanaklarından öpmek istiyorum. Atatürk’ün de kendisi gibi mavi gözlü, cesur ve çok yakışıklı olduğundan bahsederken tebessüm ediyor. Kıskançlık damarım kabarıyor ve Atatürk’ü millet olarak çok sevdğimizi söyleyerek mevzuyu kapatıyorum ama bu tatlı kadının tarihimize ve atalarımıza olan alâkasından da memnun olmuyor değilim. Kadına Türkçe : Allah’a emanet ol diyerek vedalaşıyorum. Eşim bana dönerek mühtehzi bir edayla: —Sanki seni hemen anladı da…
Lâ havle, derken kadın da bana karşılık veriyor:
-Kéž Bůh ochraňuje i tebe. (Tanrı seni de korusun) Kadının ne dediğini anlamasa da tahmin eden eşime göz kırpıp kahkahayı basıyorum.
Karnımızı doydu, çok şükür… Dışarda biraz sakinleşen havayı ciğerlerimize doldurup kararan atmosfere ve yorgunluğumuza aldırmayıp kendimizi Prag’ın tarihi sokaklarında lüks mağazaların önünde buluyoruz. Bir şey alacağımdan değil ama ben yine de bakıyorum. Şehirdeki ticari tabelalar bile çok şık ve estetik. Yanımızdan tıpkı İstanbul’dakilere benzeyen tramvaylar geçiyor. Şehrin ışıkları yanınca bir gurbetlik basıyor gönlümüzü. Bu kadar güzelliği unutup İstanbul’u, Galata’yı, Haydarpaşa’yı özlüyorum. Yanımdan bir yılan gibi süzülerek geçen tramvayın ziliyle kendime geliyorum. Buralara kadar gelmek ve en az İstanbul kadar güzel ve popüler olan Prag’ı görmek bizi çok mutlu etmişti. Alışverişten vazgeçip geliş güzergâhımızdan farklı yollara ve sokaklara saparak el yordamıyla biraz da haritaların yardımıyla otelimize dönüyoruz.

Yol boyunca, aslında bütün şehirlerin birbirine benzediğini düşünüyorum. Prag’la İstanbul’un, tarihi dokularından tutun da bu şehirlerde mimari harikası olan her eserin ilginç bir hikâyesinin oluşuna kadar ortak noktalarının varlığı beni şaşırtıyor. Prag da İstanbul gibi bağımlılık yapan bir şehir. Ne zaman Kadıköy sahilinde Haydarpaşa’yı seyretsem, Sultanahmet’te oturup bir çay içsem, Piyer Loti’den Haliç’e baksam, Beşiktaş-Üsküdar vapurundan martılara simit atıp çayımdan keyif alsam bu şehrin güzelliğine bir kez daha hayran olurum. Aklım denizin köpüklü dalgalarında, balık ekmeğin kokusunda ve Adalar vapurunun çığlığında kalır. Prag’tan yarın sabah Viyana’ya geçeğiz. Bu şehirle vedalaşmak kolay olmayacak gibi. Gitmeden son defa Vltava Nehri’ne bakmak ve Karl Köprü’süne el sallamayı arzu ediyorum. Franz Kafka’nın kaygıyla ve ümitsizce dolaştığı taş parkeli sokaklardan son kez geçmek ve onun adına yapılmış heykele: “Prag seni yaşadığın zaman benimsemedi, çünkü Almanca konuşuyordun. Ama şimdi heykelini yaptı” diye fısıldamak istiyorum. Flixbus’un ikinci katından Prag’a tanıdığım bir dostuma veda edercesine dolu gözlerimle el sallıyorum: “Kafkovo krásné město, sbohem” “Kafka’nın güzel şehri, hoşçakal!”



Yazınızın ikinci bölümünü de ilgiyle okuduk, kaleminiz yeni yılda da daim olsun, tebrikler güzeldi.
Prag’a yolculuk gözüküyor, tebrikler güzel anlatım.